İçeriğe geç

ZENİTH KEHANETLERİ

Bölüm 2 · 16 dk okuma

ZENİTH KEHANETLERİ

Bölüm 2

2.BÖLÜM ♦ SEÇİLMEYEN

Selaaam, ikinci bölümle geldiiimm m>
İlk bölümler, başrol tanıtımları gibi, bu bölümde de başka bir karakterimizi tanıyacağız. Umarım seversiniz m>
İyi okumalar ^^

**

1. KISIM ♛ NİX'İN GÖLGESİ ♛

2.BÖLÜM ♦ SEÇİLMEYEN

**




Dizlerimin üstünde iki parçaya ayrılmış ve vücudumda ağırlık yapmaktan başka işe yaramayan göğüs zırhımı hızla sırt bağlarından çözerek çıkarttım. Gorilla bana varmadan hızla bağları bileğime bağladım. Gorilla birkaç metre ötemde havaya zıpladığında zırhı kalkan gibi vücudumun üstünde kaldırdım. Metal kolunun, metal zırha çarpmasıyla kulaklarımda yankılan ses sona erdiği gibi zıhla birlikte kolunu havaya ittirip kayaya tutunarak kendimi bacaklarının arasından diğer tarafına kaydırdım. Büyük bedeni yüzünden yavaş hareket ederek ardına dönene kadar düşen vortex kılıcımı alıp havaya savurdum. Bana doğru indirmek üzere olduğu kollarıyla çarpılan kılıcımdan yayılan güç dolayısıyla kolları gerilerken kulağımı uğuldatan bağırışlarıyla daha da sinirlendi. Kılıcımı yere yaslayıp güç alarak havaya doğru atılırken henüz parçalara ayrılmamış dirseğimdeki metal ile karnına vurdum. Havaya yükseldiğimde bile ancak karnına ulaşabiliyordum. Kolu benden kurtulmak üzere bedenime geldiğinde bacaklarımı büyük koluna sardım ve yere sapladığım kılıcımı da çıkardım. Büyük bedeninde hareket kabiliyeti kısıtlı olduğu için diğer kolu bana uzanmaya çalışırken, üstünde adeta seyehat ettiğim kolunu da savurarak beni silkeliyordu. Omuz ile kolunun birleşim noktasındaki metalin çıkıntısından güç alarak kolunda üst noktalara ilerlediğim gibi sağ bacağımı omzuna doğru kaydırdım. Ayağımı sağ omzunun önünde atarken kılıcımı tuttuğum elimle sol omzuna tutunarak sırtına bindim. Etrafında silkelenerek dönmeye başladıktan saniyeler sonra daha işe yarar bir hamlede bulunmaya karar verdi ama geç kalmıştı. Her ne kadar teknolojiyle güçlendirilmiş olsa da zekâsı istediğimiz kadar gelişmediğinden geriye doğru adımlayıp vücudumu ağaç ile arasında bırakmaya ve cüssesi dolayısıyla ağacı yerinden sökerken vücudumu da ezmekte geç kaldı. O geriye doğru adımlarken başından destek alarak omuzlarında kalktım. Dengem kaybolmadan önce iki elimle tutarak hızla kaldırdığım kılıcımı başının üstünden sapladım. Ayaklarımın altındaki Gorilla tükürükler saçarak acıyla inlerken vücudu öne geriye sarsılmaya başlamıştı. Kılıcı başından vücuduna doğru ittirirken yüzüme sıçrayan kanlar yüzünden dudaklarımı kapattım. Godzilla kanının tadı, en az diğer kanlar kadar kötüydü. Kabzasındaki güç tuşuna bastığımda vücudu boyunca dolaşarak içini eriten güç patlamasının iç organlarında oluşturduğu sesi dinledim.




Kolları hareketsizleşip de metal kıyafetleri dolayısıyla hala bir arada durabilen vücudu öne doğru savrulduğunda ağaçların arasında beliren Yelta ile göz göze geldim. Godzilla asansörüm zemine varırken yerden kaldırdığı tozlar arasında önüne doğru atladım. Kılıcımı Godzilla'nın kafasından çıkartarak Yelta'ya ilerlemeye başladım.




Eldivenimi çıkartıp kılıcımdaki kanı sildikten sonra ardımdaki Godzilla'ya doğru atarken Yelta da yaklaştığı için durdum. Yelta da karşıma varınca durdu.




"Taç teslim törenine sadece yarım saat kaldı ve sen burada Godzilla ile mi dövüşüyorsun?"




Kılıcımı son anda yavaşlatarak boynuna getirdiğimde gözlerini bile kırpmamıştı. "Hayır." dediğimde boyu benden daha uzun olduğu için ardımdaki Godzilla'ya bakıp kaşlarını kaldırdı. "Dövüşmüyorum, öldürüyorum."




"Halkının önüne yüzündeki Godzilla kanları ile çıkmak istemiyorsan, bir an önce hazırlanmaya başlaman lazım. Majestelerine hamamda olduğunu söyledim."




"Halkımın önüne çıkmayacağım Yelta. Bunu sen de biliyorsun." dedikten sonra omzunu sıvazladım ve kılıcı yanımda yere attım. Bileğimdeki kalkan gibi kullandığım zırhı çözdükten sonra vücudumda geriye zırhları çözmek üzere sol koluma uzandım.




"Konsey tercihini henüz bilmiyorsun." derken o da sağ koluma yöneldi. Sağ kolumdaki metal zırh parçalarını da çözdükten sonra yere attı ve bacaklarıma yöneldi. O bacaklarımdaki zırhları çözerken saçlarımdaki tokayı çıkartarak terden birbirine yapışmış saçlarımı özgür bıraktım. Tüm metal parçaların vücudumdan eksilmesiyle vücudum rahatlarken daha fazla gevşeyebilmek amacıyla sağ tarafımda kalan göle yöneldim. Burası Amorsus'un son doğal alanlarından biriydi. Ne var ki Amorsus halkı da, Amorsus'un başkenti Amore halkı da, burasının varlığını bile sadece efsane olarak biliyordu. Buraya giriş hakkı soylularda bile yoktu. Sadece kraliyet ailesinin kullanımına açıktı. Ailem, işlemden kaçırdığım bir Godzilla ile savaşmak için kullanmamı yeğlemiyordu tabii ama kendilerinin de burayı kullandıkları olmadığı ve yakında buradan gideceğim için ses etmiyorlardı. Tabii, bulunmam gereken yerde bulunduğum sürece. Yarım saat kadar sonra sarayın geniş terasından halkı selamlarken yerimde dikilmek gibi...




Sıcak suya ilerlerken zırhımın içine giymiş olduğum kumaş içliği de çıkarttım. Yelta'nın ardımdan geldiğini ayakkabısının tozlandığı için bir hayli rahatsız olduğuna emin olduğum toprak seslerinden anlıyordum. Toprak sevmiyordu. Artık pek de toprağın kalmadığı Amorsus'ta yaşadığı için şanslı olmalıydı ama o Amorsus'u da sevmezdi. Çıplak kaldığımda göle doğru ilerlemeye devam ettim.




"Hamama gitsen daha iyi olabilir..." derken yeterince ilerlediğim için ellerimi önümde birleştirerek suyun derinlerine atladım. Su kulağımı uğuldatmaya başlarken gülümseyerek ilerlemeye devam ettim ve gözlerimi araladım. İşlemden son getirilen ırklar da ölüp gölün zeminini balık mezarlığına çevirmeye devam ettiği için suda dalgalanan bitkiler dışında hiçbir şey yoktu. Bir bitkinin uzun yaprakları bacaklarımı gıdıklatarak bana temas ettiğinde yeniden suyun üstüne yöneliyordum. Sudan çıktığımda saçlarımı yüzümden geriye attım ve bakışlarımı Yelta'ya çevirdim.




Ellerini, saygıyla önünde birleştirmiş olmasına rağmen gözlerime bakma cesareti gösterebilmesinin sebebi, özellikle de soyunmuş bir şekilde yüzen bir prensesin önünde bir erkek olarak hala boynunu eğmemiş olmasının sebebi benim onun idamına karar vermeyeceğime emin olmasıydı.




"Sen de yüzmek ister misin?"




"Eftel..." diye sızlandıktan sonra bileğini kaldırıp yüzüne yansıyan holograma bakarak "Yirmi altı dakika." dedi. "Saçlarının istenilen şekle gelmesi bile normalde yirmi dakika sürüyor. Saraya dönmeliyiz."




"Hayır, desen yeterdi." dediğimde bileğini indirip bana kötü bir bakış attı. Ayağımın altındaki kayadan güç alarak suyun üstüne yükselip tekrar kendimi geriye attığımda söylenmeleri suya dalmamla kulağıma ulaşamaz oldu.




Suyun zeminine doğru yüzüp uzandım. Tuz seviyesi düşük olduğu için kaldırma gücü de azdı. Gözlerimi suyun üstüne çevirdim ve suya çarparak yayılan ışığın oluşturduğu görüntüleri izlerken ellerimi ve bacaklarımı iki yanıma doğru açtım. İçimde yükselen sinirle dudaklarımı aralayıp çığlık attığımda dudaklarımdan yayılan su baloncukları kulağıma boğuk sesler iletti.




Bugün Amore'daki son günümdü...




**




Üzerimde, zırh ve kalkanlardan dahi daha ağır durabilmeye başaran kabarık bir elbiseyle koridorda ilerlerken duvarları kaplayan renkli vitray pencerelerden yansıyan mavi, mor ve sarı ışıklara gözlerimi kıstım. Gün ışığını sevmezdim.




Önümdeki saray askerleri hızla geniş kapıyı açtığında sessizlik oluştu. İleride kapıları geniş bir şekilde açılmış saray terasında ve yüksek bir büst alanında büstün ardında duran annemle göz göze geldim. Tacının altından bana attığı bakışı, tacının ağırlığı yüzünden başının kopmak üzere olduğuna yoruyordum ama Yelta'nın başka bir fikri olduğuna emindim. Bu anı en yakından görmek üzere şimdi ilerlediğim taht odasına sıralanmış sandalyelerde oturan soyluların gözü üstümdeydi. Birçoğunun tören için gelmemin beklenilmesini saçma bulduğuna emindim. Ben de saçma buluyordum. Bu tören yarım kürenin diğer ucuna gidecek olmamı ilan etmek dışında beni ilgilendirmiyordu. Yüksek tavanların altından ilerleyerek terasa vardığımda önümdeki askerler iki yana ayrılarak yolumu açtı. Ve kısık bir sesle "Ekselansları..." diyerek eğilip geri yükseldiler. Altın tonlarıyla ışıldayan büstün ardından annem bakışlarını tekrardan halkına çevirdiğinde ablamın yanına geçtim.




"On dakikadır seni bekliyoruz. Bu sefer nereye kayboldun?"




"Yakınlardaydım." derken bakışlarımı ona çevirdim. Yüzünde biraz sonra olacakları bilmenin getirdiği bir mutluluk vardı. Bu anı yaşamak için ailemizin ölmesini beklemek üzere yıllar geçireceğini, o sıra yarım kürenin güçlü bir ailenin lorduyla evlenip en az beş çocuk doğururken tahtını düşleyeceğini sanıyordu ama Amore'da bir ilk yaşanıyordu. Kral ile Kraliçe, hayattayken iktidarlığından vazgeçiyorlardı. Kahinleri böyle yapmaları gerektiğini söylemişti.




"Seni özleyeceğime inanamıyorum." dediğimde gözleri kırpışarak bana döndü. Saçları, gören herkesin kıskanacağı bir parlama ile örülmüş, ensesinden kıvrılarak yeniden kafasına dönüyor, hoş tokalar ile bir araya geliyordu. Kraliyet renklerini herkesten daha iyi taşıyordu. Koyu yeşil elbisesi, altın detaylarla işlemeliydi. Bir elbisede ne kadar detay varsa, onu giyen o kadar önemli olurdu. Sonuçlar açıklanmadan önce, tam şu an dışarıdan bakan herhangi biri, kimin daha önemli olduğunu ve taç takacağını bilirdi.




Gözlerini, bu törenden sonra benim de gitmem gerektiğini fark ederek kırpıştırmıştı. Çocukluğumuz boyunca birbirimiz ile yarıştırılmış olsak da her zaman iyi bir oyun arkadaşı olmuştuk. Onun bir adım gerisinde olmayı kabul ettiğim sürece taht hırsıyla beni de yakmıyordu. Yakın zamana kadar, ikimizden biri evlilik ile saraydan ayrılana kadar bir arada kalacağımızı sanıyorduk. Şimdi ise bu törenin ardından bir gün geçmeden, yarım kürenin diğer ucunda olacak, başkentten uzaklaştıkça sefilleşen halkı, ablam için yönetecektim. Amore krallığının siyah ölüme bir hayli yakın olan topraklarında, kraliyetten 'orayı terk edebilirsin' emri gelene kadar, halkın başında duracaktım. Belki de ölecektim. Amore krallığı tahta varis olanlar konusunda yaşanan kafa karışıklığını sevmezdi. Kraliçe olduğu açıklanmasının hemen ardından gerçekleştireceği evliliği varisi ile taçlandıracaktı. Bakışlarımı teras kapısının diğer tarafında dikilen Malis Lordu'na çevirdim. Kraliçe olan onunla evlenecekti ve son ana kadar ikimize de gülümsemeler saçmayı sürdürüyordu. Kraliçe ilan edilmediğim gibi, göz göze bile gelemeyeceğimize emindim.




"Yakında ışık dönümü var. O zaman kraliyete geri döneceksin kardeşim." dediğinde bakışlarımı ablama çevirdim. Ömrü boyunca duygularını pek belli etmeyen bir kadın olsa da şimdi gözleri kızarmıştı. Onun gibi yetiştirilmemiştim. O bir kraliçe nasıl olması gerekiyorsa öyle yetiştirilmiş, ben ise savaşçı gibi yetiştirilmiştim. Sonra ise diplomasi dersleriyle yarıştırılmıştık, her seferinde kaybetmiştim. Ablam Ely, bir gün kraliçe olmak için doğmuştu. Halkına sağır, kötüye kör, güçlüye toleranslı, düşmana acımasız olmayı biliyordu. Bir tavşan yakalayıp pişirmeyi beceremezdi, eline kan bulaşsa hızla yıkamaya giderdi ama askerine bir bebeği öldürmesinin emrini verebilirdi. Kraliçeler öyle yapardı. Öldürmez, öldürtürdü.




Eli, elimi bulduktan sonra bana ayırdığı duygusal sürenin sona erdiğini gözleri kraliçe anne ve kraliçe babamıza döndüğünde anladım. Dudakları mutlulukla aralanırken gözleri parlıyordu. Ben de bakışlarımı kral ile kraliçeye çevirdim. Birbirlerinden birkaç adım uzak mesafedelerdi. Babam, annemin elini aralarında tutuyordu. Sadece bu tutuşun zarifliğini öğretebilmek için bile Mohar bana üç ders vermişti. Öyle dan diye elinizi, lordunuzun ya da kralınızın avucuna götüremezdiniz. İstekli de isteksiz de görünmemeniz gerekirdi. Kaldırdığınız kolunuz, en az eliniz kadar zarif görünmeliydi. Elleriniz, adamınızın elinde her an düşecekmiş ama hiç de düşmezmiş gibi durmalıydı. Parmak uçlarınız birbirine temas etmeli, duracağı noktayı iyi bilmeliydi. Bu zariflikler elbette ki halk için değildi. Halk, sarayın altında, ışığa bakarken kısılan gözleri yüzünden sadece yukarılarda onların kaderine karar veren birilerinin varlığıyla bakıyorlardı. Ailem, balkon konuşmalarını bir hayli sevmesine rağmen çoğunun annemin yüzünü bilmediğine emindim. Babam arada ata benzer altın işlemeli beyaz robotunun üstünde sokaklarda dolaşırdı. Halkın, onların arasından biri olduğumuzu bilmeleri gerekir, derdi ama hayır. Sanmaları, gerekir demek isterdi. Sırf kral yürüyecek diye herkesi evlerine kapattıklarında, kurşun ve güç geçirmez camların ardında, babamı izlerken içlerinde hayranlık ve güven değil de nefretin biriktiğine emindim. Bazıları en azından bu yüzü daha yakından görebildiği için kendisini şanslı buluyor olmalıydı. Bazı sokaklar, yerde değil, binalar arasında havada olurdu. Öyle olduğunda ve babam o sokaklarda dolaştığında, yüksek katlarda yaşayanlar da görme şansı elde ederdi.




Annemlerin bereket, besin ve güç dilekleri son bulduğunda göremediğim halktan sevinç nidaları yükseldi. Böyle anlarda hep arkalarda, halktan uzakta olduğum için gerçekten isteyerek mi bu sesleri çıkarıyorlar yoksa hemen yanlarında muhafızlar silah mı tutuyorlar, bilemezdim ama merak ederdim. Buradan gitmeden önce bir balkon konuşmasında arkalarında değil de aşağıda, halkın arasında olmak ve ailemi oradan izlemek isterdim. Bugün neredeyse yapacağım şey de buydu ama ne olursa olsun ablamı bir süreliğine son kez görürken uzakta kalmak istemedim.




"Boynun."




Yelta'nın fısıltısını duyduğumda bakışlarımı ona çevirdim. Ellerini ardında birleştirmiş, saygıyla kral ile kraliçesine bakmayı sürdürüyordu. Kurallardan biriydi. Bir yerde kral ile kraliçe varsa, başka herhangi bir şeyle ilgilenilmezdi. Kral ile kraliçenin kendilerini idam etmeyeceğini düşünenler, bu kuralı esnetebilirdi. Ben, diğer kurallar gibi bu kuralı da oldukça esnetirdim. Benden herhangi bir beklentilerinin olmadığını fark ettiğimden beri, ben de kibarlıkla kuralları yerine getirmekle uğraşmıyordum. Her ihtimalde, seçilmeyen olmaya devam edecektim. Ailem beni idam etmese de, bizzat ölüme göndermekten geri durmuyordu. Yarım kürenin diğer ucu demek, ölüm demekti. Annemin kardeşi, teyzem Vollan geçen sene siyah ölüm sebebiyle vefat etmişti. Naaşı, törenle kutsanmak üzere bile kraliyet topraklarına getirilememişti. Her ne kadar ablam, ışık dönümünde buraya gelebileceğimi söylese de, bir yanım buradaki son günüm olduğuna emindi. Siyah ölümün saçtığı tehlike ve kapladığı alan, gittikçe artıyordu. Oraya giden birini, böyle bir riske rağmen kraliyet topraklarına geri çağırmazlardı. Ablam bile, çağırmazdı.




Elim boynumda, elbisemin yakasının altından tenime geldi. Dantelli eldivenimi tenime sürtüp elimi geri çektiğimde beyaz eldivenime kurumuş kanın parçalarının bulaştığını fark ettim. Görünmeyecek biri olarak, fark edileceğini sanmıyordum. Yine de eldivenimi çıkartıp kabarık eteğimin ceplerine yerleştirdim.




"Amore soyunun Amorsus başkentindeki siz halkıma ve tüm Amorsus'a hizmet etmeye başlamasının dört yüzüncü yıldönümünde iktidarımızı sevgili kızlarımızdan hak eden ve seçilene devredilme törenine yeniden hoş geldiniz. Biz, Kraliçe Pinat Amore ve sevgili eşim Yanaç Amore olarak halkımızın da çok iyi bildiği bir sözü tekrar hatırlatmak isteriz. Hiçbir Amore, taht için yaşamaz."




Güler gibi olduğumda ablam elimi sıktı. Yargılayıcı bakışları üstüme dönen birkaç soyluya kral ile kraliçeleri gösterdim. Ben aileme bakmadım diye idam edilmezdim ama onlar edilebilirdi. Bakışlarını hızla kral ve kraliçelerine çevirdiler. "Her Amore, halkı için yaşar ve bugün, halkımız için doğru olduğunu düşündüğümüz taht devrini sağlamak üzere buradayız. Bu sayede yüzyıllar sonrasında ilk defa bir Amore, varisinin de iktidarını görme şansına sahip olacak. Hepimizin bu bilgiye vakıf olduğu üzere, taht, bir alt nesile geçeceği zaman varis sayısı birden fazla ise kimin tahta sahip olacağı seçilir. Sevgili kızlarımız, doğdukları günden beri bir gün halkına hizmet edebilme arzusu ve yetileri ile yetiştirdiler. İmparatorluk yetkilileri ve prenseslerin ya da prenslerin kraliyet hocalarının da yer aldığı bir konsey ile, kimin kraliçe veyahut kral olduğunu belirlenir. Amorsus halkının istikbali için bu seçimi hep beraber öğreneceğiz."




Sağımdaki geniş kapıdan biri, geniş bir altın tepsinin üstünde duran sandığı taşıyan, diğeri taç takdim edilmeden hemen önce içilmek üzere şarap dolu üç altın kadeh taşıyan kraliyet muhafızları geçti. Kraliçesinden emir alınca devam etmek üzere yüksek büstün ardında durdular. Şarabın, bir önceki kral veyahut kraliçenin tahtı devralmasından, bir sonraki kral veyahut kraliçeye kadar taht devrinde içilmek üzere kâhinler tarafından kutsandığı iddia edilirdi ama bana kalırsa biraz önce mahzende doldurup öyle getirilmişti. Şimdi solumuzda yan yana sıralanan kraliyet soyluları ve kraliyetçe soylu kabul edilmiş kimseler ile ablasını izleyen amcamın, kadehlere doldurulan şarap şişesinin son yudumlarını ağzına diktiğine emindim. Amcam Regar, çocuk sahibi olamaması sebebiyle tahta geçemeyip bir yandan da tahta varisliği ile tehlike arz etmediği için sarayda kalabilmişti. Siyah ölüme gönderilmemiş olsa da Amorsus'ta yaşamanın ve diplomasi ile uğraşmanın daha feci olduğunu düşünürdü.

"Mühürlü konsey kararı, sizlere yeni kraliçenizi verecek!" dedikten sonra kral ile kraliçenin elleri ayrıldığında muhafızlardan sandığı taşıyan hareketlendi. Büst alanının merdivenlerini çıktıktan sonra sandığı açıp kraliçesinin önünde eğildi ve başını yere eğdi. Annem, muhafızının vücudunun üstüne doğru kaldırıp ona takdim ettiği sandığa, zarfı almak üzere elini götürdüğünde yüzünün yan tarafından görebildiğim kadarıyla kaşları kalktı. Sandığın içerisinden siyah bir gül çıkardığında bakışları muhafıza döndü. Muhafız başı eğik, kraliçesinin ölümcül bakışlar attığını göremezken amcam, altın işlemeli yeleğinin düğmelerini ilikleyerek öne atıldı ve ablasına yöneldi.




Annem fısıldayarak "Nedir bu Regar?" diye sordu. "Bir karışıklık olmuştur. Sorumlularıyla ilgileneceğim majesteleri." dedikten sonra siyah güle uzandı. O sıra babamla göz göze geldim. Bana hafifçe gülümsedi. Aralarından gittiğime en çok üzülecek olanı, o olmalıydı. Annem kızgın bir şekilde baktıktan sonra siyah gülü amcama verdi. Derin bir nefes alıp elini yeniden sandığa daldırdı. Amcam da annem ardına dönmüş olmasına rağmen saygı selamlaması yaptıktan sonra bizlere döndü. Yanımdan geçmeden duraksayıp soylu genç kızların bayıldığı yamuk sırıtışını sergiledi. Siyah gülü bana uzattığında ben de gülümseyip siyah gülü aldım.




"Sen de başına bunu takarsın, mı demek istiyorsun?" diye fısıldadığımda sessiz bir şekilde güldü ve yerine döndü. Bu kraliyette, kraliçe olarak beni tercih edecek birkaç kişiden biri olabilirdi. Ne var ki, konseyde yeri yoktu. Amcam iyi bir savaşçıydı, hatta oldukça zekiydi ama sorumsuzdu. Bir kere geldiği hayatta, kendisine ihtiyacı olmayan bir imparatorluk için keyfini kaçırmamayı tercih ediyordu. Annem sadece kraliyet törenlerinde amcamı sorumlu tutardı çünkü soylular bir araya geldiğinde kraliyet ailesinin güçlü ve sorumlu gözükmesi gerekirdi. Güç bizdeydi ama gücümüzü buradaki diğer güçlü kimselerden alırdık. Bu sebeple, aramızda zımni bir anlaşma olurdu. Onlar bizi desteklerdi, biz ise onları korurduk.




Annem mühürlü zarf ve altın bir zarf bıçağıyla birlikte halka döndüğünde ablamın elimi sıkışı arttı. Birazdan kraliçeydi. Zarfı kibarlıkla kestikten sonra bıçağı yeniden hala yanında sandığı takdim ediyor olan muhafızının tuttuğu tepsiye koydu. Zarfın içerisindeki kağıdı çıkarttığında sıkkın bir nefes aldım. Ablam biraz sonra Amorsus kraliçesi, ben ise biraz sonra tahta tehlike oluşturmamam için siyah ölüm prensesi olacaktım.




Kraliçe annem açtığı kâğıtta, ezbere bildiği cümleleri halka getirdi. "Amorsus krallığı Amore yönetiminin on birinci taht sahibi oy çokluğu ile..." dediğinde kaşlarım kalktı. Oy birliği ile ablamın seçileceğini sanırdım fakat yanılmıştım. Kaç oy alarak, oy birliğini bozmuştum bilmiyordum ama ablamın elimi tutan eli gevşedi. Bu durum hoşuna gitmemişti. Oy birliği ile kraliçe olacağını sanıyordu. Hala birçok adım gerisindeydim, yakında kraliçem olacaktı, soyundan olsam da halkından biri sayılacaktım ama bazen yine de hırsı bana da sıçrıyordu.




"... kraliçe olacak prensesin Ely Amore olmasına karar verilmiştir."




Halkın sevinç çığlıkları kulağıma geldiğinde ablam elini tamamıyla benden çekmişti. Terastaki diğer kimseler gibi alkışlamaya başladığımda elim, siyah gülün dikenlerine çarpıyordu ama canımı yakmasıyla ilgilenmiyordum. Ablam, tacına yönelmeden önce bakışlarını kısa bir anlığına bana çevirdi. Tüm ömrüm boyunca bildiğim bir gerçeği bana kanıtlar gibi bakmasına ihtiyacım olmasa da, yine de baktı.




Devamında soylulara gülümsemeler saçarak muhafızların eteklerini tutması yardımıyla merdivenleri tırmandı. Kral baba ile kraliçe annesinin arasına geçti. Sıranın kendisine geldiğini bilen muhafız şarap kadehlerini taşımak üzere ilerlemeye başladı.




Yelta yeni fark etmemişti ama onun için de bu gösteri benim gidişimden başka bir anlam ifade etmediği için karşısını izlemeye devam ederek "Yarın gidiyorsun." diye fısıldadı.




"Benimle gelmek ister misin? Hep Amore'un ışıklı hava durumundan şikâyetçi olursun."




Alay etmiş olsam da "Seninle geleceğim zaten." dediğinde kaşlarım kalkarak ona döndüm. "Ne demek 'seninle geleceğim'?"




"Kraliyetten rıza aldım."




"Yelta... Niye? Niye ölümlü bir kente peşimden sürüklenmek istiyorsun?"




"Sana bir söz verdim." derken göz ucuyla bile bana bakmadı. "Kraliyetin değil, senin muhafızınım. Amorsus Kraliçesi için, halkın iradesiyle savaşacağıma, Severna ölüm prensesi için siyah ölümle savaşırım. Hem..." dedikten sonra hafifçe gülümsedi. "Orada toprak da yok."




Gözlerim dolarken gülümsedim. "Buna izin vermeyeceğimi biliyorsun."




"Ekselansları..." derken göz ucuyla bana baktı. Gülümsemesi genişlemişti. "... siz de, emrinizi oraya varana kadar dinlemeyeceğimi biliyorsunuz."




"Orada öleceğiz, yakında olmasa da bir gün. Kraliyet üyesi, siyah ölümle savaşırken öldü diyecekler ve halkı dramatik bir şekilde kendilerine bağlayıp törenlerde beni yad etmek, belki binalardan sokak havuzlarına akan bereketli olduğunu iddia ettikleri şelalelere ismimi vermek dışında hiçbir şey yapmayacaklar. Senin bir şelalede ya da anıtta ismin bile geçmeyecek."




"İsmimin bir şelaleye verilmesini istemezdim zaten..."




"Yelta, benimle gelmeye kalkışırsan seni oraya varamadan öldürürüm. Madem bu kadar ölmek istiyorsun..."




"Ölmek istemiyorum." dedikten sonra yeniden önüne döndü. "Seninle olmak istiyorum."




İtiraz edeceğim sırada kadehlerin birbirine çarptığını duyduğum için bakışlarım yeni kraliçeye döndü. Annemlerin arasında, ardında olduğum için göremediğim ama emin olduğum bir mutlulukla kadehini dudaklarına götürdü. Kadehleri aynı anda dikip tek bir içişte bitirdiler ve boş kadehlerini halka doğru kaldırdılar.




Annem kadehini tepsiye koyduktan sonra ellerini taçlarına götüreceği sırada elleri titreyerek duraksadığında kaşlarım kalktı. Ablamın ve babamın kadehleri ellerinden düştüğünde öne doğru bir adım atarken herkes hareketlenmiş, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Annem teras korkuluğundan destek almaya çalışırken bakışları, babama döndü. Babamın sarsılmaya başlayan vücudu büste çarpıp düştüğünde çığlık sesleri yükseldi. Ardımızdaki taht odasındaki soylular da ayaklanıp terasa gelirken sesi çıkmayan tek kişi ben olmalıydım. Aralık dudaklarımdan nefes geçemezken irileşmiş gözlerimle bize doğru dönen ablamla göz göze geldim. Gözlerinin beyazlarında hızla ilerleyen siyah çizgileri gördüğümde hareketlenmeye çalıştım ama Yelta beni tuttu.




Ablam, anneme doğru yıkılırken ayakta durmakta zorlanan annem kızını tutmaya çalışarak yere düştüğünde başı, yüksek büst alanından sarkarken göz göze geldik. Dudaklarından akan siyah bir sıvı yere damlarken güçlükle hareketlendirdikleri dudaklarında ne söylediğini anlamaya çalıştım.




Kraliçe.




Kraliçe?




Amcam "Kraliçeyi koruyun!" diye bağırdığında muhafızlar ablama yönelecek sanırken Yelta başta olmak üzere birçok muhafızın arasında kaldım ve "Durun!" diye bağırıp annemlere yönelmeye çalıştım. Hemen önümde dehşet bulaşmış gözlerini ablasından bana çeviren amcamı ilk defa ciddi gördüm. "Gitmelisin Eftel."




"Hayır!"




Muhafızların kalkanları arasında kaldığımda korkuyla inledim. Başka bir zamanda hepsini hak edebilecek kaslarım güçsüz kalırken beni sürüklemeye başladıklarında eğilmiş vücudumda ellerim kalbime yaslı kolyeyi buldu. Kolyeyi dudaklarıma yaslayıp gözlerimi sıkıca kapatırken beni uzaklaştırdılar. Hala yumruk haline getirdiğim elimde olan siyah gülün dikenleri yüzümü çiziyordu. Beni uzaklaştırdılar... Ölen yeni Kraliçeden... Ölen Kraliyet ailesinden... Geriye kalan tek varisi...




Beni kraliyet odalarından yer altında olanına indirdiklerinde hızla odanın tüm giriş çıkışlarına konumlandılar. "Neler olup bittiğine bakacağım." diyerek odadan çıkmak üzere olan Yelta'nın kollarına yapıştım.




"Ben de geleceğim!"




"Eftel!" dedikten sonra bakışlarını etrafındaki muhafızlara çevirdi. Bir şeyi fark etmiş gibi gözlerini gözlerimden indirip önümde tek dizini indirerek eğildi ve "Kraliçem." dedi. "Güvenliğiniz için, gitmem gerekli."




Kraliçe?




Kapı muhafızlarca açıldığında içeri amcam girdiği gibi hızla ona doğru koşup boynuna atladım. Korkuyla "Ne oluyor?" diye sordum. Annem ölmüş müydü? Babam... Ablam! Ablam ölmüş müydü? Kolları sırtıma dolanırken sıkkınlıkla iç çekti.

"Sanırım Nix saldırısı. Şu siyah gül..." dedikten sonra beni yere indirdi. Elimde sıkıca tuttuğum için dikenleri avucumu kanatmış siyah gülü aramızda kaldırdım ve gözyaşları arasında baktım.




"Gölge Kral Karanir'in imzası."




**

Evett, önemli karakterlerimizden birini daha tanıdıkk.

Düşüncelerinizzz??

Bir sonraki bölümde görüşürüz, hafta bitmeden yeni bölüm gelir m>

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.