Eveettt, yeni kurgumuz hayırlı olsun!!
Resmen, ilk defa bir fantastik kurgu yayınlıyorum. Yazmaya başladığımdan beri istediğim bir türdü. O sebeple, heyecanla başladığım bir kurgu oldu. Umarım siz de kurgu boyunca heyecanla okursunuz trong>
İlk bölüm, iyi okumalar ^^
**
1. KISIM ♛ NİX'İN GÖLGESİ ♛
1.BÖLÜM ♦ UĞURSUZ
**
"Soldan gitti!"
"Hızlanmaya çalıştıkça önüme engeller çıkıyor! Koşamıyorum resmen!"
"Benim de! Hızlanamıyorum. Büyüsünü kullanıyor olabilir. Ben sağdan dolaşacağım!"
Bir yapının çatısından kaydıktan sonra indiğim sokakta sağa dönüp hızla ilerlemeye devam ettim. Bacağıma dolanmaya çalışan sarmaşıklardan son saniyelerde kurtularak ilerliyordum. Dar sokakta insanlara çarpıp sağa sola iterek koşarken birkaçı sonradan yanına dönmemi gerektiren küfürler iletti. Bir adamın ucuz taş gösterileriyle para kazanmaya çalıştığı meydana vardığımda adamın düşürmek üzere olduğu taşı yakalayıp ona geri uzattım. Adamın gözleri bir bana bir ardımdaki sokaktan olduğumuz yere gelmek üzere koşan kişilere döndü. Adamın bir taşını yere düşmekten kurtardığım ve şovunun bölünmesine engel olduğum için teşekkür edeceği sırada kovasının içerisindeki kaygan taşları sokağın girişine doğru atmamı dehşetle izledi.
"Ben teşekkür ederim." deyip omzunu sıktıktan sonra koşmaya devam ettim. Eğimi gittikçe yükselen sokağa girdikten sonra sağa sola çarparak ilerleyen bir sarhoşun elinden içkisini alıp rahat bir uykuya doğru sızmasına yardımcı olabilmek için onu yere ittim. Solumda kalan yüksek binaya tırmanan merdivenlere yönelmişken önümde belirmeye başlayan taş duvarın üstünden atlayıp içkiyi dudaklarıma götürdüm. Ara katta oturan bir kadına "Buradan uzaklaş bence." deyip ilerlemeye devam ettim. Kadın ne olduğunu anlayamasa da hareketlenmişti. Nix'te bir sokakta tehlike rüzgârları estiğinde, başka bir yere geçmek en iyisiydi.
Bir adım önce bastığım merdiven basamağı neredeyse ayaklarımın altından kayacakken son anda ıskalamalarını sağlasam da saçılan enerji dalgası alt bacağımın yarısını kaplayan postalımın örtemediği tenimin acımasını sağlamıştı. Ne var ki geriye kalan merdivenler titremeye başlamışken biraz sonra onların da peşimden ilerlemeye devam etmekte zorlanacağı bir yıkıma yol açmışlardı. Üst kata çıkıp diğer merdivenlere yöneldim. Elimi merdiven korkuluğundan çektiğim gibi korkuluğun vücudumun sağında kalan kısmında da aynı enerji patladı. Kendi kendime güldüm. Henüz ıskalayamadıkları tek bir atış yoktu.
Çatıya çıktığımda karşılaşacağım görüntüyü biliyordum. Beyaz saçlarında rasta örgülerini tek tokayla tepesinde birleştirmiş, şimdi elinde biraz önce ıskaladıkları enerji dalgası saçan silahı diğer avucuna vurarak bekleyen adamın sarı gözleriyle göz göze geldiğimde korkmuş gibi geri kaçmaya çalıştım. Azritlerin ne kadar hızlı olduğunu hatırlamam için dönmek üzere olduğum merdivenle arama saniyeler içerisinde geçmesi gerekmiyordu. Beni çatıya doğru geri ittirdiğinde sırıtıp elimdeki içkiyi kaldırdım.
"İster misin?"
Alayla sırıttı. "İş başında kullanmıyorum."
Bel çantasından manafet bir kelepçe çıkarmasını izlerken dudağımı büzüp omuz silktim ve içkiden büyük bir yudum aldıktan sonra dudaklarımdaki ıslaklığı silerken "İşin bitti, beni yakaladın." dedim.
"Bizden çaldığını geri almadan, işim bitmiş sayılmaz."
Ardımdaki merdivenlere bakarken "Sonra ne olacak?" diye sordum. Çıkabilecekleri merdiveni yok ettiklerinde tırmanmaları gerekmiş olmalıydı. Bu da bana birkaç dakika daha zaman verirdi.
Gerçi içlerinden biri taşları yönetebiliyor olsa gerekti, önümde bir taş duvar belirmişti. Onlar için yeni bir merdiven oluşturabilirdi. Hızlı olsam iyi olurdu. Bakışlarımı tekrar karşımdaki Azrit'e çevirdim.
"Sonra gidebilirsin."
"Gerçekten mi? Beni tutuklayıp götürmeyecek misiniz?"
"Karşılaştığımız her hırsızı alıkoyup götürecek olsak, başka işlerle ilgilenecek vaktimiz kalmazdı." derken sert bir şekilde bileklerimi tuttuğu için viski şişem yere düştü. Çatının beton zemininde içkinin dökülerek çatlaklara yayılmasını izlerken dudağımı büktüm. "Yazık oldu."
"Her kaldırımda içki bulabileceğin bir şehirde, bu kadar üzülmene gerek yok." derken bileklerini bir araya getirip kelepçeleri geçirdi. Henüz kilitlememişken "Yok." deyip şirince sırıttım. "Sana yazık oldu. Aklımda seni öldürmek yoktu ama..." dedikten sonra dudağımı büzüp omuz silktim. "Şahsi algılama. Benim tutuklanmam lazım."
Karşımdaki Azritin kaşları kalkarken bileklerimi tutan ellerinden kurtuldum. Hızı sayesinde yeniden bileğimi tutmaya yöneleceği sırada hiçbir şey yapmama gerek kalmadan yerdeki alkol sebebiyle kaydı. Çatıdaki paslanmış demir çubuklara saplanan vücuduna irileşen gözleriyle baktı. Eli yerden destek alırken bunun onu öldürmeye yetmeyeceğini bilerek yaklaştım. Ölümsüzlükleriyle tanınan Azrit'i öldürme yöntemleri oldukça sınırlıydı. Pantolonumun ceketimin örttüğü sol kısmında kalan kemer askılarından azurit taşını sivri olmayan kısmından tutarak çıkarttım.
Vücudundaki demir çubuğa rağmen hızla çıkacağı sırada, hâlihazırda düştüğü güç durum sayesinde daha hızlı olarak azurit bıçağını kalbine sapladım. Gözleri irileşirken dudakları aralandı ve titrek bir nefes alırken gözlerinden yanaklarına doğru sarı çizgiler yol almaya başladı. Normal zamanda da soluk olan teni git gide beyazlaşırken bileklerime gelebilse de güç kullanmaya yetişememiş elleri kaymaya başladı. Başı da geriye düşüp gözleri artık göremeyecekleri şekilde karanlık gökyüzüne dönerken doğruldum.
Ölü bedenine bakarken dudağımı sağ kenara kıvırdım ve iç çektim. "Yine de siz bile o kadar ölümlüsünüz ki."
Seslerin yakınlaştığını fark ettiğimde Azrit'i ardımda bırakarak biraz önce yere düşmüş olan teneke viski şişesine yöneldim. Yerden aldıktan sonra dudaklarıma götürüp başımı kaldırarak dibinde kaldığı için dökülmemiş olan son yudumlarını içtim. Ben viski tenekesini yeniden yere atarken peşimdekiler de çatıya varmıştı. Temkinle karşıma geçerlerken gözleri ardıma dönmüş ve irileşmişti. İçlerinden yine Azrit olan bir kadın "Kaelion!" diye bağırıp yöneleceği sırada yanındaki kumral saçlara ve yeşil gözlere sahip bir adam onu tuttu. Öfkeli gözler saniyeler içerisinde beni bulduğunda "Gitmeme izin verin." dedim. "Yoksa sizin de sonunuz öyle olur."
'Peki' deyip izin vermemelerini umdum. Bu öfkeli gözlere ve hepsinin elinin silahına gittiğine bakılırsa pek mümkün değildi zaten. Yeşil saçları sağ omzundan önüne dökülen bir adam "Teslim ol!" diyerek öne doğru bir adım attığında kaşlarımı kaldırdım.
"Sen en yakın bitkiyi onuncu kata ulaştırana kadar eve dönmüş, ayaklarımı masama uzatmış, arkadaşınızı yad ediyor olurum." dedikten sonra omzumun ardından artık ölü olan Azrit'i gösterdim. Kaşlarımı kaldırıp "İsmi neydi bu arada? Sorma şansım olmadı." dediğimde yüzlerinde beliren dehşeti gülerek izledim. Azrit olan kadına dönüp "Demin ne diye seslenmiştin?" diye sordum.
"Öldürelim şu kaltağı!"
Ağır gelmiş gibi nefesimi üfledikten sonra elimi gözümün önünde kaldırıp mor eldivenime kan gelip gelmediğini kontrol ederken "Bunu bana en son diyenin ne kadar pişman olduğunu öğrenmek ister misin?" dedikten sonra elimi indirip sırıttım ve Azrit kadına baktım. "Seni yanına gönderebilirim."
Azrit saniyeler içerisinde kulak uğuldatan bir rüzgârla yanıma geldiğinde bana dokunabilmesine müsaade ettim. Boğazımdan tutarak beni havaya kaldırdıktan sonra sertçe yere bıraktı. Elim kayda değer ölçüde acıyan boğazıma giderken bana attığı güçlü tekme sebebiyle vücudum çatıya çıkan merdivenleri örtmek üzere yarım kat örülmüş duvarlara çarpıp yeniden yere düştü.
"Ash! Öldürmemeye çalış. Gölge'ye götürmemiz gerekiyor."
"Ne oldu kaltak? Şimdi sesin çıkmıyor!"
Elimi yere götürüp kalkmak için çabalıyormuşum gibi yaptım. Omuzlarımdan tutup beni kaldırdıktan sonra kolaylıkla en yakın demir çubuğa taşırken ondan kurtulmaya çalışır gibi ellerini güçsüz bir şekilde ittirdim. Adının Ash olduğunu öğrendiğim kadın asla güçsüz değildi. Her Azrit kadar oldukça güçlüydü ama kendisini daha da güçlü hissetmesine izin verdim. Savaşmaya başlarsam hepsini öldürmem gerekecekti ve sonra beni tutuklayacak insan kalmayacaktı. Tek bir kişi bırakıp bileklerimi uzatırsam da asıl amacım belli olacaktı.
Vücudumu hızla demire doğru ittirdiğinde "Ash!" diye bağırdılar. Demir karnımdan geri çıkarken nefesimi üfleyip hafifçe inledim. Bu acıtmıştı işte.
"Ash! Öldürmemeliydin! Gölge'ye ne diyeceğiz?"
"Kaelion'un intikamının alındığını."
Yanımıza koşup varan insanlar telaşla konuşurken yüzüme düşen saçların arasından yüzümü buruşturdum ve karnımdaki ellerimi yere yasladım. "Kahretsin Ash! Gölge canımıza okuyacak şimdi. Thal, kadının vücudunu ve çantasını kontrol et. Dua et, çaldığı hala üstünde olsun!"
Thal'ın ellerini vücudumda hissettiğimde gözlerimi araladım. Öldüğümü düşünen kumral saçlı adam, önce bileğimdeki kemerin etrafını, sonra ceketimin ceplerini kontrol etmeye başladı. "Orada değil."
Yardım etme çabam karşısında gözü hızla gözlerimi bulduğunda bir adım geri çekilir gibi oldu. "Kadın ölmemiş!"
Yere yasladığım ellerimden ve bacaklarımdan güç alarak saplandığım demirden kurtulduktan sonra sırtımı yarım kat örülmüş duvara yasladım. Bana şaşkın bir şekilde bakan gözlere hafifçe güldüm ve elimi de duvara götürdüm. Gözlerim ağır bir şekilde kapanıp açılırken vücudumun kendine gelmesi için ihtiyacı olan birkaç saniye boyunca duvardan destek aldım.
"Ama... Nasıl?"
Karnımdaki yaranın gıdıklatıcı bir şekilde kapanışını hissederken nefesimi üfledim. Bu her seferinde sinir bozucu bir his oluyordu. Bedenim doğrulabileceğim kadar güç kazandığında gözlerimi araladım. Sırtımı duvardan çekip karnımdan bacaklarıma, oradan da beton zemine yol alan kan oluğuna baktım. "Bu ceketi seviyordum." derken ceketi çıkarıp arkasında oluşan deliğe baktım. Deliğin ardından gri saçları, gri olan bir adamla göz göze geldim. Kaşları kalkmakla çatılmak arasında bir noktadaydı.
Bakışları yana dönüp "Yapma..." dediğinde ceketi yüzümden indirirken kime dediğine dair bulunduğum tahmin, tutmuştu. Ash hızla sırtındaki silah çantasından bir azurit bıçağı çıkarıp bana doğru yol alacağı sırada dört yanında taş duvar oluştu. Gri saçlara sahip olan adam elini kaldırdığı taş duvarlardan indirdikten sonra bakışlarını bana çevirdi. Ash taş duvarın içerisinde güçlü yumruklar atıp "Bırak beni Valdris!" diye bağırdı.
Taş duvarı gösterip "Çok gergin bir arkadaş." dediğimde Valdris sabır diler gibi derin bir nefes aldı ve göz ucuyla taş duvara baktı. "Azrit değil, görmedin mi?"
Azurit taşıyla yapılan bıçak, ancak bir Azrit'i öldürebilirdi. Taş duvarın içinden bir yumruk daha attığında taş duvarlar sallandı. Birkaç güçlü yumruktan sonra yıkılacağını bilen Valdrin elini tekrar duvara çevirip büyüsünü güçlendirdi. "Ne bu kaltak o zaman?"
"Bana 'kaltak' deyip duracak mı?"
"Arkadaşımızı öldürdüğünün farkında mısın?" diye bağırdı yeşil saçlı kadın. Sadece onun ismini öğrenememiştim. "Hem de bizim olanı çaldıktan hemen sonra!"
"Siz de Saltar'dan çaldınız."
Kumral saçlı çocuk "Ve sonra bizim oldu." dediğinde ben de onun gibi sırıttım. Tabii onun sırıtışı daha çok, isterik duygular içeriyordu. "Şimdi de benim oldu." diye durumu açıkladığımda herkesin bakışları gri saçlı Valdris'e döndü. Aralarında onun sözü geçiyor olmalıydı. "Kimsin sen?"
Ceketi bir kenara atarken kendimi takdim etmek üzere elimi havada sallayarak reverans yapmak üzere eğildim. "Veyla."
Geri doğrulduğumda gözleri düşünür gibi kısılmıştı. "Veyla..." diye mırıldandıktan sonra zihninde cevap belirmediği için sıkkın bir nefes alıp başını sallayarak boş verdi. Yaşadıkları yerden uzaktalardı. Buralara işi düşmedikçe gelmiyor olmalılardı. Beni hemen tanımamalarına çok şaşırmadım ama oysaki buralarda mor saçlara ve mor gözlere sahip olan çok isim yoktu.
"Pekala, Veyla." dedikten sonra elini bana doğru kaldırdı. Altımdaki taş titremeye başladığında oflayıp bakışlarımı yeniden Valdris'e çevirdim. "Bizimle Nixsus'a geliyorsun."
Taş duvarlar etrafımı örerken "Başka bir seyahat şekli tercih etsem?" diye sorduğumda taş duvarlar beni tamamıyla gizleyene kadar nefret ederek bakmayı sürdürdüler. Etrafımı saran taştan kutu havalandığında oturup keyifle sırıttım. Kötü bir seyahat şekli olsa da, Teşekkürler Valdris. Şu şansa bak! Ben de tam olarak Nixsus'a gitmek istiyordum...
**
"Bu kadarına gerçekten gerek var mıydı?"
Karşımda dikilen üç kişiye bakarken sandalyenin arkasında bağlanmış ellerimi salladım. Terraların özel bir büyüsüyle dövülmüş ham maddeden oluşan manafet kelepçe büyük ölçüde büyüye engel olmak üzere bileğimdeydi. Sorun kelepçe de değildi. Sandalye bile manafetti. Yetmezmiş gibi dört yanım manafet camdan oluşuyordu. Manafet, büyünün akışını kesebilen eşyalara denirdi. Kişinin büyüsünün gücüne göre etkisi değişirdi. Güçsüz biri için tamamıyla büyüyü keser, güçlü bir büyüye sahip kişi içinse kontrolü ve büyü salınımını azaltırdı. Amorsus yetkilileri, bu tür eşyalara erişmek için, Nix'teki bazı kişilere akıl almaz insiyatifler vermeyi bile göze alıyordu. Henüz kendileri üretemiyordu çünkü henüz alıkoydukları bir Terra'ya boyun eğdirememişlerdi. Terralar artık az bulunmakla birlikte, doğadan aldıkları büyüsünü insanlar için kullanacaklarına, ölmeyi tercih edecek onurlu büyücülerdi. Neredeyse hepsi, Nix'in, Nixus isimli merkez şehrindeki Gölge yönetiminin himayesinde yaşıyordu. Bu sebeple çok Terra'yla karşılaşmamıştım çünkü Nixsus'a ilk defa geliyordum. Buraya, buradan biri getirmedikçe girmek neredeyse imkânsızdı. Nixus, Zenith gezegeninin kuzey yarım küresini oluşturan Nix'in dört yanı denizle çevrili, hava yolundan da deniz yolundan da aşması güç bir şekilde korunan en büyük kara parçasıydı. Diğer yarım küre olan Amorsus'un yüksek teknolojisi dahi Gölge yönetiminden beridir henüz açık bir savaş başlatmamıştı. Savaşını gizli, benim gibilerle sürdürüyordu. Şimdi ise Nixus'a birisini sokabilmeyi başarmışlardı. Nix yarım küresini kontrol altına alabilmeleri için kullandıkları bir önceki isim, onların gücünü kullanarak onları kandırmış, Nixus'a kral olmuştu. Gölge Kral. Gölge Karanir.
"Gölge gelene kadar sesini çıkartma." diyen Valdris'e kırılmış gibi dudağımı büktüm. Nefret dolu bakışları da yeterince açıklayıcı olduğu gibi sesini duymak istemediklerini de belirtmişlerdi.
"Hep böyle geç mi kalır?"
İsmini henüz bilmediğim yeşil saçlı kadın "Senin gibilerle uğraşmaktan daha önemli işleri var." dediğinde sırıttım. Önümüzdeki zaman içerisinde hepinizin en büyük derdi benimle uğraşmak olacak ama siz bunu tabii ki henüz bilmemelisiniz.
Bakışlarım Ash'e döndü. Bir sandalye çekmiş, gözlerini benden uzak tutmaya çalışırken bacağını stres içerisinde titretiyordu. "Sen bir şey demeyecek misin?"
Kendisinden bahsettiğimi anladığında gözleri yavaşça bana döndü. Gözleri öfkeyle irileşirken ayaklanacağı sırada Valdris onu geri oturttu. "Gerisiyle Gölge ilgilenecek."
"Lütfedip gelirse tabii." diye sızlandım. Bir hayli zaman geçmişti. Yüksek tavanlı, geniş ve anıtsal bir salondaydık. İki yanımdaki kemerli duvarlar mekânın ilerideki derinliklerinde büyük bir geçidi anımsatan bir çift kapıya kadar uzanıyordu. Tam tepemde tavanın merkezinde, gotik ve büyük bir avize sarkıyor, alanı kırmızı ışıklar ile aydınlatıyordu. Taş, parlak zemine yansıyan kırmızı ve taş oyuklarından sızan mavi ışıklar, gölgelerimizi renklendiriyordu.
"Şunu oraya koymadan önce 'Ağzını kapatalım' demiştim."
Sıkkın bir nefes aldım. "Yol boyu taş duvarlar arasındaydım zaten. Sıkıldım ve iyi niyetimle biraz sohbet etmeye çalışıyorum."
"Tanıdığım en korkutucu derecede manyak kişi, Gölge sanırdım."
"Neyse ki Gölge'nin aksine, bu kadının ölmemek dışında bir yeteneği yok gibi duruyor."
Dilimi dudaklarımda gezdirdikten sonra sırıttım. "Unutuyorsun Ash, aynı zamanda öldürebiliyorum."
Ash daha kalkmaya bile çalışmadan dehşetle bana bakarken Valdris, önlem olarak tuttu. "Ayrıca ilk defa bana 'kalktak' değil de, 'bu kadın' dedin. Sanırım birbirimize ısınıyoruz."
"Gölge de beni öldürecek bile olsa ben bu kaltağı geberteceğim..." diyerek ayaklandığında Valdris sıkkın bir nefes alıp tutmaya çalışmadan "Erya." dedi. Erya elini Ash'e doğru kaldırdığında iki yanındaki taş kemerli sütunlardan Ash'e doğru sarmaşıklar ilerledi. Saniyeler içerisinde sarmaşıklardan oluşan ağa çarpan Ash, hızına ve gücüne rağmen bu ağı delip geçmeyi başaramamıştı.
Sarmaşıkların boşluğu ardından bakarken göz göze geldiğimizde üzgün bir şekilde baktım. "Yanılmışım, yine 'kaltak' dedin."
Ash sinirle inleyip ellerini beyaz, tepesinde toplamasına rağmen düz bir şekilde beline kadar inen saçlarına götürdü ve ardına döndü. "Neyindi ki Kaelion? Kardeşin? Arkadaşın? Sevgilin? Baban da olabilir..." dedikten sonra bakışlarımı Erya ile Valdris'e çevirdim. "Sizce de ölümsüzlerin yaş algısı çok karışık değil mi? Büyük, büyük dedesi bile olabilir ama aynı yaşta gözüküyorlar."
Valdris yükselen siniriyle Erya'ya baktı. "Gidip Gölge'ye baksana."
"Tabii, sizin böyle dertleriniz yok. Muhtemelen büyük büyük dedeniz çoktan ölmüştür. Ölümlü olmak, nasıl bir his?"
Erya hareketlenmek yerine söver gibi bakarak beni dinlediği için, Valdris sesini yükselterek "Erya, hadi!" dedi. Bana katlanmakta zorlanmalarına iç çektim. Geldiğim yerde insanlar daha sohbetkar oluyordu. Tabii, onları ya da bir yakınlarını öldürmediğim sürece.
Erya ilerideki kapılara yöneleceği sırada, kapı açıldığında duraksadı. Kapı açıldığında, kapının ardındaki alanı aydınlatan mavi ışıklar da odaya doluştu. Kapıdan giren adamı benimle birlikte gördüklerinde Valdris "Sonunda!" dedi ve Erya sarmaşıklarını aramızdan geri duvarlara çekti. Gözlerimi yeniden, senelerdir ismini duyduğum ama ilk defa görme şansı elde ettiğim adama çevirdim. Birkaç sene uzaktan, oldukça uzaktan, voltriderına binerken görmüştüm. Nix'in onunla ters düşen bir şehrini dümdüz ettikten hemen sonra, voltriderına binip gökyüzüne doğru yol almıştı. Neler yapabildiğini merak ettiğim için gitmiştim ama her şey bittikten sonra şehre varabilmiştim ve her şey oldukça hızlı olup bitmişti. Ben voltriderımdan inemeden, o binmiş ve gitmişti. Geriye de sadece hala taşların arasından silik bir şekilde titreyen elektrik akımları, siyah bir bulutmuş gibi tüm şehre inen dumanlar ile fırtınalı bir hava durumunu andıran dümdüz şehir kalmıştı. Tabii... Teslim olmayan halkının dibine girdiği yerin üstünde, göğsüne siyah bir gül atılmış, şehrin kralıyla birlikte. Siyah gül, Gölge Kral Karanir'in, imzasıydı. O siyah gülü tek gördüğüm an, bu değildi. Yakın bir zaman önce, oldukça tanıdık birinin cesedinin üstünde de görmüştüm. Gölge'yi son görüşümde, onu Amorsus'a teslim etmeden hemen önce, o siyah gülü ona hatırlatacaktım.
Heybetli vücudu merdivenlerden indikten sonra bana bakarak yaklaşmaya başladı. Siyah saçlarında ön kısımları, arkalarına nispeten biraz daha uzun bir şekilde alnının iki yanına düşüyordu. Bu, yüz hatlarını daha belirgin hale getiriyordu. Hafif esmer teninde yanak kemiği üzerinde, mavi bir yıldırım şeklinde dikkat çeken bir dövme vardı. Siyah, bol deri yeleğinin açıkta bıraktığı boyun bölgesinde de de anlamsız şekillerden oluşan siyah, lacivert arası bir renkte dövmeler vardı. Omuzlarından parmaklarına kadar göz alıcı koyu mavi renge sahip kolunda elektrik akımı dolaşır gibi çatallı beyaz çizgiler vardı. Deri ceketinin önü de açıktı ve bu da göğüs ve karın kaslarını cesurca sergiliyordu. Siyah pantolonun altına giydiği postalları yürüdükçe zeminde tok bir ses çıkartıyordu. Her adımında, fırtınalı bir hava durumu yaklaşıyor gibi tenim üşümeye başlıyordu. Diğerleri alan açmak için iki yana ayrıldıklarında Gölge denilen adam tam karşımda durdu. Mavi gözleri, üstünde kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Gölge, bu kadın Kaelion'u öldürdü!"
Gölge, gözlerime bakmaya devam ederken yavaşça "Biliyorum." dedi. Sakin söylemişti ama oldukça sert bir ses tonuna sahipti. Yüzü, diğerleri gibi öfkeyle kasılmamış, kaşları çatılmamıştı ama gergin yüz hatları ile korkutucu bakışları, hiç de sakin olmadığını gösteriyordu.
Şirince sırıtıp "Merhaba." dedim. Korkutucu havası, benim için etkileyici bir görünüş dışında herhangi bir anlam ifade etmiyordu.
Gözlerini benden ayırmadan "Kim olduğunu öğrendiniz mi?" diye sordu. "Veyla, dedi. Thal, araştırmaya gitti, birazdan gelir..."
Thal, biraz önce Gölge'nin geldiği kapıdan girdi. Gölge'nin de gelmiş olduğunu öğrendiğinde hızlı adımlarla yaklaşırken "Veyla Aldar." dedi.
Hafifçe güldüm. "Soyadımı sorsanız, ben de söylerdim. O kadar araştırmanıza gerek yoktu."
Valdris sıkkınlıkla "Soyadın olduğunu bile bilmiyorduk." dedikten sonra Gölge'ye baktı. Gölge dışında herkes, Gölge'ye, Gölge ise bana bakıyordu. Buralarda herkesin soyadı olmazdı. Normalde Xalira'lar, yani insan olmayan, büyüye sahip kimseler, ait oldukları şehirle, yetenekleriyle diğerlerinden ayırt edilirdi. Soyadı olanlar, önemli kişiler olurdu. Ya bir şehri yöneten bir aile mensubu ya da yönetiminde rol alan kişi olmanız gerekirdi. Tarih içerisinde bazı güçlü savaşçıların da soyadı olduğu görülmüştü ama çoğunlukla o savaşçılar, soyadlarını göremeden ölmüşlerdi. Dramatik ölümünü anmak isteyenler ona soyadı, daha doğrusu bir unvan takarlardı.
Gölge başını hafifçe sağ tarafına eğerken gözleri kısıldı ve dudakları kıvrıldı. Bu bakışlara ve gergin havasına rağmen dudaklarının alayla kıvrılabilmesi şaşırtıcıydı. Diğerleri kadar nefret ediyor olmalıydı, anladığım kadarıyla Kaelion'u o da tanıyordu, en başta zaten onun halkından biriydi. Yine de kim olduğumu duyduğunda, hoşuna gitmişti. "Karam şehri kralı Drithar'ın kızısın."
Herkes on saniyelik bir şaşkınlığa büründükten sonra ilk olarak Ash, "Drithar mı?" diye sorup bakışlarını bana çevirdi.
"Evet aptal, az daha Drithar'ın kızını öldürüyordun. Neyse ki ölümsüzüm de babam seni siyah ölümün başladığı taşa bağlamak, karanlığın seni yok edişini izlemek zorunda kalmayacak. Çok üzülürdüm." dedikten sonra gülümsedim. "Tatlı birine benziyorsun."
Ash, kim olduğumu öğrenmesine rağmen kötü bir şekilde bakmaya devam etse de çenesini güvenli bir şekilde kapadı. Valdris "Yani, Yıldat'la birbirine vadedilen kadın..." dediğinde iç çektim. "Evet, öyle bir şeyler de var." diye söylendim. Bu konu tadımı kaçırsa da yeniden sırıtıp kaşlarımı kaldırdım. "Bu arada, nerede müstakbel eşim?"
Müstakbel ve sadece bir kere gördüğüm vadedilen eşim. Karşımda duran Gölge Karanir'in, Azrit kardeşi. Bu bağlamda, Gölge'nin de Azrit olması gerekirdi fakat Azritler gibi görünmüyordu. Azritler, soluk tene, beyaz saçlara ve sarı gözlere sahip olurdu. İnsanlara ya da Xalira'lara kıyasla daha uzun olurlardı. Yine de duyum aldığıma göre Azrit yeteneklerine sahipti. Boyu da, normal Xalira'lardan daha uzun görünüyordu.
Ash, aynı zamanda krallarının kardeşinin ileride eşi olacak kadını da öldürmek üzere olduğunu fark etmesinden olsa gerek nefesini üfleyip elleriyle yüzünü sıvazladı. Valdris Gölge'ye "Yıldat'ı çağırayım mı?" diye sordu. Hala bana bakmayı sürdüren Gölge çenesini hafifçe onaylamaz gibi kaldırıp indirdi. 'Hayır' anlamında diliyle tıhladı ve yeniden sırıttı. Ardındaki sandalyeyi alıp yaslanma yeri önüne gelecek şekilde ters çevirerek önüne getirdi. Bacakları iki yanda kalacak şekilde sandalyeye oturup dirseklerini gevşekçe sandalyenin önündeki sırt kısmına yasladıktan sonra "Önce burada ne aradığını öğrenelim." dedi.
"Gölge, hırsızlık..."
Gölge bana bakarak sakince "Burada, ne arıyorsun?" diye sorduğunda Valdris de susmak zorunda kaldı. Benim gibi sırıtmıyor olsa da dudakları hala kıvrıktı.
"Adamı konuştursaydın, bilirdin." deyip çenemin ucuyla Valdris'i gösterdim. "Hırsızlık. Ha..." dedikten sonra yeni hatırlamış gibi hafifçe güldüm. "Bir de arkadaşınızı öldürdüm."
Diliyle tıhlayıp gözlerini yavaşça kapatıp açtı. "Bir daha dene.
"
"Müstakbel eşimi özledim?"
Kaşlarını 'olmadı' der gibi kaldırıp indirdiğinde nefesimi üfleyişim gülerek bozuldu. "Seninle tanışmak istedim."
Düşünür gibi yere bakarken gözlerini kıstı. Saniyeler içerisinde sırıtarak gözlerini bana çevirdi. "Evet, bu doğru." dedikten sonra dudağını sağ kenarına kıvırıp yeniden düzeltirken omuz silkti. "Ama eksik."
Sırıttım. "Ortalarda şimşekler çakarak dolaşacağına keşke zihnimi okuyabilseydin. Öyle değil mi?" diye sorduktan sonra ona üzülmüş gibi hafifçe yüzümü buruşturdum. "O zaman her soruna cevap bulabilirdin."
İşaret parmaklarıyla beni gösterip hafifçe gülerek "Haklısın." dedikten sonra ellerini yeniden kollarındaki yıldırımlara indirdi. "Ama sorularıma cevap bulabilmek için büyüye ihtiyacım..." dedikten sonra dudağını alayla 'hayır' der gibi büküp başını onaylamaz bir şekilde salladıktan sonra yeniden sırıttı. "... hiç olmadı."
Başımı onaylar şekilde sallarken alayla güldüm. "Cevapları bulmanı keyifle bekleyeceğim."
"Dur tahmin edeyim..." dedikten sonra gevşek bir şekilde oturmasına rağmen iki yanında güçlü bir şekilde yere yaslı ayaklarıyla ritim tutmaya başladı. "Seni buraya baban soktu."
Babamla işbirliği içerisinde, Amorsus sokmuştu ama onun gibi 'Doğru ama eksik' demeyecektim. Sırıtmaya devam ederken yüzümde herhangi bir dikkat çekici kıpırtı oluşmadığından emindim. Düşüncelerimi de duygularımı da gizlemeyi iyi bilirdim.
"Buraya başka türlü giremeyeceğin için, bizden birileri dışarıdayken onlardan çaldın. Yetmeyince aramızdan birini öldürdün."
Ona bakmayı sürdürdüğümde egosuyla bir gizemi çözüyormuş sanmasına izin verdim. Bunlar, fark etmelerine engel olmam gerekmeyen detaylardı. "Bu evliliğin de iyi niyetli amaçlarla planlanmadığının farkındaydım ama anlayamadığım, Yıldat'la evlendikten sonra zaten buraya girip çıkabilecektin. Aceleniz neydi?"
Yıldat, Gölge olmasa Nixus'u yönetecek olan isimdi. Gölge'ye kıyasla kandırılmaya ve yönetilmeye oldukça müsait biriydi. Karam, yani babamın yönettiği şehir, Nix'in, Nixus'a bağlı olmayan şehirlerinden biriydi. Siyah ölümün başladığı kuzey kutbuna yakın, yer üstünde yaşamak artık ölümü getirdiği için çoğunlukla yer altından yaşanılan bir şehirdi. Amorsus'la işbirliği içerisinde geçen yıllardan sonra daha büyük adımlar atılmak üzereydi. Buralarda evlilikler, aşk ya da aile gibi kavramlarla kurulmazdı. Bu kavramların tam olarak ne anlama geldiğinden bile emin değildim. Güçlü büyülere sahip iki Xalira'dan, güçlü Xalira'lar çıkardı. Güçlü Xalira'lar, şehirleri yönetirdi. Güç için ya da barış için evlilikler kurulurdu. Nixus güçlü olmalarına karşın, henüz Nix'in tamamına sahip olmayan, büyük olsa da okyanus ortasında bir kara parçasına sıkışıp kalmış bir şehirdi. Nix'in diğer şehirlerini de bünyelerine katmak ve Zenith'in Nix yarım küresine tamamen hükmetmek istiyorlardı. Nixus dışındaki güçlü şehirlerden biri olan Amorsus'un da Nixus ile işbirliği kurması, onlara yarardı. Yıldat'la aramdaki evlilik ihtimali de böylelikle doğmuştu. Amorsus, bunu yapmamı adeta emretmişti. Nixus'un gözünde, onlara bağlılığımızı ifade edecek ve güçlerin birleşeceği anlamlarına gelen bu evlilik, Amorsus'un gözünde, Başta Amorsus'un casus askeri olsa da onlara ihanet eden Gölge ortadan kalktıktan sonra Nixus'un Yıldat sayesinde kontrole alınmasını sağlayacaktı. Böylelikle Karam'ın veliahtı ve Nixus'un Gölge'den sonra geriye kalan kralı Yıldat'ın evlenişiyle, bu iki büyük şehrin de yönetimi dolaylı olarak Amorsus'a geçecekti. Nix'i de, kimin nereyi yönettiğini de umursadığım yoktu ama benim de bu karmaşada çözmek istediğim birkaç derdim vardı tabii. Karam'ı ben ne kadar yönetmek isterdim, bilmiyordum ama babam Drithar'ın yönetmesini istemediğimden de emindim. Orayı henüz ne babamın ne Amorsus'un haberi olmasa da ondan sökerek alacak ve yıllardır hapsettiği annemi geri alacaktım.
Acelem ise, evlendikten sonra girip çıkabilecek olsam da Nixus'ta yaşamayacak oluşumuzdu. Gölge'nin kesin kararıydı. Yıldat aracılığıyla böyle bildirmişti. Güçler birleşecek olsa da bu evliliğe pek güvenmediği için, benim bir zehir gibi aralarında olmamı istememişti. Yaşamak ve Drithar öldüğünde yönetmek üzere Karam'a dönmemizi istemişti fakat benim istediklerime ulaşabilmek için burada olmam gerekiyordu. Evlilik gerçekleştiğinde, çoktan Gölge'nin Amorsus'a teslim edilebilecek kadar yenilmiş olması lazımdı. Bunu yaparken hâlihazırda onurlu bir adam olmayışıyla tanınan Yıldat'ın da abisiyle aralarında zaten güçsüz olan bağı kırmam lazımdı ki, onu korumamalıydı. Tüm bunları içlerinde yapabilirdim. İçlerinde ise, onların evliliğe kadar sorun çıkartmaması için alıkoydukları esiri ya da ortağı olarak kalabilirdim. Amorsus, esiri olmamı emretmişti ama ben ortakları olmayı amaçlıyordum. Onları dostlarına düşman edip güçsüz bırakırken bir de babama düşman etmem gerekiyordu. Tek başıma, babama ihanet edip annemi geri alamazdım. Yıldat ile, Karam geleneklerine göre bir sonraki Elys yağmurlarında evlenecektik. Önceleri, Karam'da önemli kimselerin evlilik törenlerinde, yılda iki kere yağan Elys yağmurlarının dolduğu kadehe kendi kanlarını akıtan çiftin birbirlerinin kadehlerini içişiyle kutsanırdı evlilikler. Bölgedeki yağmurların kara ölümü getirdiğinden beridir yağmur suyuyla yapılamayan bu tören, Yıldat ile benim ölümsüz olmamız sebebiyle yıllar sonra yeniden yapılabilecekti. Siyah ölüm, ölümsüzleri öldüremiyordu.
"Bu evlilik vaadi, sahteydi. Öyle değil mi?"
"Hayır." dediğimde inanmıyor gibi alayla baktı. "Yıldat'la evleneceğim."
Her ne kadar tek seferde gördüğüm gibi aptal olduğunu fark etsem de, Amorsus'un emirlerinden biriydi. Nixus halkının Gölge'den sonra yönetilmeye ses etmeme ihtimali olan tek kişi, Gölge'nin kardeşiydi.
"Herhangi birinin bunu söylemesi beni şaşırtıyor." dedikten sonra hiç de kadına benzemeyen Valdris'e baktı. "Yıldat'la evlenir miydin?"
Valdris hafifçe sırıtıp "Tercih etmezdim." dediğinde bakışlarını Erya'ya çevirdi. "Sen?"
Erya başını onaylamaz bir şekilde salladığında Ash'e baktı. Ash onu tanıdığımdan beri ilk defa sırıtıp "Benim bu evrende evlenmek isteyebileceğim tek isim var." dedi. Bakışlarım Gölge ile Ash arasında dolaştı. Gölge, Ash'in açık ilanı aşkına sadece sırıtıp bakışlarını yeniden bana çevirdi.
"Anlaşma yapıldığından beri seninle karşılaşmayı ve 'Kendine niye bunu yapıyorsun?' diye sormayı planlıyordum."
Yıldat, görünüşü itibariyle çekici bir adamdı. Sadece bir kere görmesiyle birlikte bana aşık gibi davranmasına katlanabilecek olsam da eğik bükük karakterine ve sinir bozucu bakış açılarına katlanmak güç olacaktı. Yine de, çoğu kadın onunla evlenmek isteyebilirdi. Sadece büyüsüyle değil, soyadıyla da güçlüydü. Gölge, pek kardeşinden haz etmiyor olsa gerek abartıyordu.
"Sizden biriyle evlenmeliydim. Sen de pek hoşuma gitmedin."
Hafifçe güldüğünde onu egosundan vurmak istedim. Öyle alayla gülmüştü ve öyle bunun olabileceği ihtimaline inanmıyordu ki. Hakkı vardı, oldukça ilgi çekici bir adamdı, Nix yarım küresinde en güçlü Xalira'ydı ve şu ana kadar beğeni dolu bakışlarıyla onu izlemeyen herhangi bir kadınla rastlaşmamış olmalıydı. Benim de gözlerimin beğenebileceği biriydi fakat, neyse ki duygularım on yaşında büyülü bir Gayzer'de sonsuza kadar benden gitmişti.
Amorsus'un ilk planı bizzat Gölge ile evlenmem, ondan hamile kalmam ve onu yok ettiğimizde şehri bizzat yönetmemdi fakat Gölge, babamın teklifini kabul etmemişti. Bu sebeple şu an karşımda zaten sahip olduğu belli olan egosu daha da parlıyordu.
Sırıtarak Erya'ya döndü. "Erya, sen miydin?" dedikten sonra "Yok..." deyip Valdris'e döndü. "Sendin, değil mi? Drithar'a, teklifini reddettiğimi ileten." derken bakışlarını bana çevirdi. "Kırılmamanı umut etmiştim ama neyse ki bu reddedilmişlikle baş etmek için kendine bir yol bulabilmişsin."
Hiç bozulmadan sırıtarak "Pişman olmuşsun gibi gözüküyor." dediğimde Ash, yerinde rahatsızca kıpırdandı. Aralarında duygu bağı olduğunu sanmıyordum ama takıldıkları kesindi. Duyumlara göre, halkının tek tedirginliği, Gölge'nin soyunu devam ettirmemesiydi. Herhangi bir evlilik yapacağı düşünülmüyordu. Gölge de esasen bir Azrit olduğu için ölümsüzdü, diğer yetenekleri de ölümsüzlüğünü taçlandırıyordu ama günün sonunda henüz kimse deneyememiş olsa da onun da azurit taşıyla ölebileceği düşünülüyordu. Öyle bir ihtimalde, varisi olmalıydı.
Bakışları üstümde gezindikten sonra dudağını 'Bilmem' der gibi büküp yeniden gözlerime baktı. "Fena durmuyorsun ama..." dedikten sonra özür diler gibi ellerini birbirine yasladıktan sonra yeniden sandalyeye indirirken sırıttı. "Ben mor sevmem."
Saçlarım ve gözlerim yetmezmiş gibi siyah büstiyerim, şortum ve postalımda da mor detaylar vardı. Elimde direkt mor eldivenler vardı. Ash mahvetmemiş olsaydı, ceketimi de görmesini, moru sevmediği için beni beğenmeyişine biraz daha yardımcı olabilmeyi isterdim.
"Ve tabi, benden çalanı ve bizden birini öldüreni de..." dedikten sonra ilk defa ciddileşti. "... hiç sevmem."
Sandalyeden kalktıktan sonra bana yaklaşmaya başladı. "Şimdi, evlilik vaadinizi bozup seni öldürmemem için saniyelerle savaşacaksın. Umarım uzatmadan konuşabiliyorsundur. Burada ne işin var?"
"Beni öldürmezsin. Babamla karşı karşıya gelmektense, olabildiğince dostun tutmaya çalışırsın."
Bacakları hafif aralık, düşünür gibi gözleri kısarken ellerini birbiriyle kavuşturmuş bir şekilde önümde dikiliyordu. Birkaç saniye düşünürmüş gibi yaptıktan sonra gevşek bir şekilde sırıttı. "Bu arada haber vermeyi unuttum. Sadece beş saniyen vardı..." dedikten sonra ellerini 'tüh' der gibi kaldırıp iç çekti. "Ve bitti."
Alayla gülerken gözlerimi devirdim ve başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp bakışlarımı kaçırdım. "Tanıştığıma memnun oldum Veyla Aldar."
"Kardeşinin müstakbel eşini öldürebilir misin gerçekten?" derken yeniden ona baktım. Hafifçe aramızdaki manafet cama, bana doğru eğildi. Aramızdaki camda parmaklarıyla ritim tutarken sakin bir şekilde "Bir gün gerekirse..." deyip bakışlarını elinden, gözlerime çevirdi. Yamuk bir şekilde sırıtıp "Kardeşimi de öldürebilirim." dedi ve cama son kez vurup eş zamanlı olarak sırıtışını genişletti ve geri çekildi.
"Tüh. Beni öldüreceğini de söyledin. Sizden çaldığım şeyin yerini öğrenmek için ölümle tehdit edemeyeceksin artık."
Önemli değil, dermiş gibi hafifçe başını sallarken gözlerini yavaşça kapatıp açtı. "Bulur, yeniden geri alırım."
Sırıtmama rağmen sessiz kaldığımda elini hafifçe kaldırdı ve 'görüşürüz' der gibi parmaklarını salladı. Bakışlarını Thal'a çevirdi. "Olayı neymiş?" deyip çenesinin ucuyla beni gösterdi. Beni nasıl öldürebileceğine karar vereceklerdi sanırım.
"Dediğim gibi, ölümsüz olduğunu kendi gözlerimizle gördük ama Drithar'ın kızı olduğuna göre Azrit değil. Yine azurit taşıyla deneyebiliriz."
"Büyüsü neymiş?"
Thal "Tam olarak..." dedikten sonra bilemediği için başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Net bir cevap bulamadım. Büyüsünün ne olduğunu pek çözebilen yok sanırım. Uğursuz, diyorlarmış sadece, ondan eminim. Drithar bile pek yanında tutmazmış. Ayak işlerini çözermiş hep. Öldürülmesi gerekenler, paketlenmesi gerekenler falan."
Hepsinin bakışları yeniden bana döndü. Hafifçe omuz silktim. "Evet. Büyüm, uğursuzluk."
Erya "O nasıl bir büyü?" diye söylenirken Ash de sinirle inledi. "Bence büyüsü, sinir bozmak. Öyle profesyonelce yapıyor ki, güçlü bir büyücü olmalı."
Ash'e bakarken hafifçe güldüm. "Şaka da yapabiliyorsun demek. Şakacı kişileri severim. Belki de iyi anlaşırız. Sen de benim bir arkadaşımı öldürürsün, ödeşiriz."
Ash de sırıtıp "Ben seni öldüreceğim direkt." dedi. İç çekip "Bir gün ölürüm belki." dedikten sonra bakışlarımı Gölge'ye çevirdim. "Ama bugün değil."
Gölge, keyifle "Rekabetçi havan hoşuma gitmiyor değil. Cesedine bakarken 'inançları kuvvetli biriydi' demem dışında bir halta yarayacak mı, çok merak ediyorum." dedi.
Alayla güldüm. "İçten içe paçayı sıyırıp sıyıramayacağımı görebilmek için oyalanıyorsun."
Bacakları hafifçe aralık bir şekilde karşımda dikilirken kollarını göğsünde birleştirdi ve bu göğüs ve kol kaslarının daha belirginleşmesine sebep oldu. Yıldat'la sevişmek zorunda kalacağıma, bu adamla sevişmeyi yeğlerdim ama... Olan olmuştu artık.
Sırıtıp "Ama artık çabalamaya başlamalısın." dediğinde "Son ana kadar bekleyeceğine söz veriyor musun?" diye sordum.
Tam olarak ne demek istediğimi anlayamasa da başını onaylar şekilde salladı. Sonucundan çekindiği hiçbir kararı yoktu anlaşılan. Çenemin ucuyla, sağımda sıralanan kemerli duvarlardan gözüken arka kısma atılmış çantamı gösterdim. "Çaldığımı size geri vererek başlasam?"
Gölge, bana bakmayı sürdürürken sırıtışı azalmış bir şekilde başını hafifçe Valdris'e çevirdi. "Çantasına bakmadığınızı söyleme sakın."
Valdris "Baktık ama yoktu bir şey..." dedikten sonra Thal'a işaret yaptı. Thal hızla çantaya gitti. Gölge'ye sırıtarak bakmayı sürdürürken çantamı açtığı gibi özgür kalan büyülü kelebeklerimin mor ışıkları Gölgelerin vücutlarının soluna yansırken hepsinin bakışları kelebeklere döndü. Gölge alayla gülerken "Hayvanın da mı var?" dedikten sonra kollarını çözdü ve alaylı bakışlarını bana çevirdi. "Kelebekler?"
Gölge'nin hayvanının çok daha korkutucu ve en azından büyük gözüktüğünü duymuş, biliyordum ama küçümsememeliydi. "Onlar da benim gibidir." dediğimde kaşları kalktı. Dilimi sırıtışımda gezdirdikten sonra beni tabir ettiği gibi "Fena değillerdir." dedim.
Alayla 'vay be' dermiş gibi kelebeklere baktı.
Ash "Ne yapacaklar, elini çözüp seni mi kurtaracaklar?" diye dalga geçtiğinde ellerimi önüme getirip sandalyeden kalktım. Kelepçenin ve sandalyeye bağladıkları iplerin yere düşüş sesi geldiğinde hepsi bakışlarını bana çevirdi. Bileklerimi ovuştururken "Yok ya, onu ben hallettim." dedim.
Gölge'nin bakışları yeniden Valdris'e döndü. "Bağlayamadınız mı?"
Valdris iç çekip bana baktı ama emin olamadı. "Gerçekten, bağlayabilmiştik ama..."
"Bugün neyi düzgün yaptınız çok değerli savaşçılarım? Çaldığınızı çaldırdınız, arkadaşını koruyamadınız, gücünün ne olduğu bile belli olmayan bir kadınla baş edemediniz. Belki de sizi öldürüp onu adamım yapmalıyım." dedikten sonra etrafındakiler mahcup bir sessizliğe büründüğü için bana döndü. Bakışları manafet camın etrafını sarmış kelebeklere döndü.
Erya "Bunlar git gide artıyor mu?" dediğinde manafet cam tuzla buz olduğu gibi alandaki kelebeklerim dâhil tüm ışıklar kesildi.
"Ne yapıyor bu?"
"Dikkatli olun!"
"Gölge! Bir şey yapmayacak mısın?" diyen seslerin arasında Gölge'nin "Son ana kadar bekleyeceğime söz verdim." dedikten sonra güldüğünü duydum. "O sıra ölmemeye çalışın çünkü ben kurtarmayacağım. Biliyorsunuz, sözlerini tutan onurlu bir adamımdır."
Valdris "Bence bugünkü hatalarımız yüzünden biraz dayak yememizi istediğin için geri duracaksın." dedi.
Gölge, "Cezanızı benim kesmemi tercih etmezsiniz." dediğinde Ash "Kalp atışlarını duyabiliyorum mor kaltak. Nerede olduğunu biliyorum." diye homurdandıktan sonra omzuna konan kelebekle yerinden sıçradı. Kelebeğim yeniden mor bir ışıltıyla yanmaya başladığında gözlerini ona yaklaşan bana çevirdi. Hızını kullanarak benden önce davranmak amacıyla bana yöneldi. Kelebeğim yeniden ışığı kestiğinde ve sağa çekildiğimde, kalp atışlarımı yeniden dinleyebilmek üzere duraksadı ama büyük kırmızı avizeyi saran kelebeklerim aynı anda yeniden ışıldamaya başladığında Ash başını yukarı kaldırdı. Hemen altında olduğunu fark ettiği büyük avize kaçamadan üstüne devrildi. Şimdi sönseler de kelebeklerin ışıkları sayesinde nerede olduğumu birkaç saniyeliğine görebilen diğerleri bana yönelmişti.
Dört yanımı sarmaya çalışan taş duvarlardan çekildiğimde yeniden oluşan karanlıkta yolunu göremeden ilerleyen Thal, Valdris'in oluşturduğu taş duvarların arasında kaldı. Valdris "Yakaladım galiba." dediğinde yüzünün sağ tarafı omzuna konan kelebekle aydınlandı. Hemen ardından ensesine üflediğimde hızla bana döndü. Gülüp etrafımızda toplanan kelebekler arasında ona bakarak el salladığımda gücünü kullanmak üzere elini yeniden kaldırdı. Gücünü zihinden kullanamadığını fark etmek, işimi kolaylaştırıyordu. Bazı Xalira'lar gücünü yönlendirmek için uzuvlarına ihtiyaç duyardı. Bir kısmı kendisini geliştirerek eliyle yönlendirmeden gücünü kullanabilmeyi de öğrenirdi ama bir kısmı, bunu hiçbir zaman yapamazdı. Belki ileride bir gün Valdris elini kullanmadan gücünü yönlendirebilmeyi başarırdı ama şimdilik başaramadığına sevinmiştim. Kelebeklerim elini sarıp onu çekiştirmeye başladığında gözleri irileşerek engel olmaya çalıştı. Yüzlercesi eline dolandığında engel olamamaya başladığı kelebeklerin çekiştirmesiyle birlikte etrafında dönerek ilerlemeye başladı. Kelebekler döndükçe onu havaya, yüksek tavana kaldırmaya başladı. Bizden uzaklaşan kelebek ışıklarının altında Erya'ya göz göze geldik. Henüz bir kelebek konmasa da omuzlarını silkeledikten sonra bana doğru koşarken elini havalandırdı. Gücüyle ilerlemeye başlayan dal ve sarmaşıkların çıtırtılarını duyarken dudağımı büzüp yukarıyı gösterdim. Duraksayarak tavana baktığında kelebeklerim Valdris'i bıraktı. Valdris hızla aşağı düşmeye başladığında Erya sinirle inleyip gücünü Valdris'in düşüşünü yavaşlatacak bir sarmaşık ağı oluşturmak için kullanmak üzere yönlendirdi. Gücünü yönlendirmekte geç kaldığı için aşağı doğru esneyen sarmaşıklar parçalanarak Valdris'in Erya'nın üstüne düşmesini sağladığında yavaşça güldüm.
Kelebeklerim Ash'in etrafına doğru kanat çarpınca ışıkları sayesinde görüşüm arttı. Ash, avizenin altından çıkabildikten sonra üstündeki kırıkları sağa sola attı. Yüzü ve vücudundaki kırık parçalarını çıkardıktan sonra sinirli adımlarla bana doğru yaklaşmaya başladı. Yaralarından kan akmıştı ama daha bana varamadan hepsinin iyileşeceğini biliyordum. Azritlerle baş etmek zordu.
Bana doğru koşarken hızına rağmen kelebeklerim sırt çantasından bir azurit bıçağını almıştı bile. Yumruğunu kaldırdığında bileğinden tuttuğum gibi diğer yumruğunu karnıma indirerek beni neredeyse karşı duvara attı. Kelebeklerim bana doğru kanat çırparken onu oyalıyordum. Saniyeler içerisinde yeniden yanımdaydı. Bileğimi tutup beni döndürdüğü sırada kelebeklerin avucuma bıraktığı azurit bıçağını ardımdaki karnına sapladım. O acıyla inleyip beni tutan ellerini gevşetmek zorunda kalınca azurit bıçağını geri çıkartıp hızla ona döndüm. Dirseğimi omzuna yaslayıp onu da iterek ilerlerken sırtı duvara çarptığı gibi azurit bıçağını göğsüne sapladım. Gözleri irileşerek göğsüne indiğinde kelebeklerim etrafımıza toplandığı için yüz ifadelerini ve korkusunu rahatlıkla görüyordum. Omuzlarına yasladığım alt kolumu boynuna doğru çıkarıp başını duvara yaslamasını sağlarken sırıttım. "Korkma, kalbine gelmedi." dedikten sonra yüzlerimizi yaklaştırırken "Ama unutma, ıskalamadım." diye fısıldadım. Vücuduna saplı bir azurit taşı olduğu için teni iyice solarken aralık dudakları arasında nefes almaya çalışarak beni güçsüz bir şekilde ittirdi. Azurit bıçağını sertçe göğsünden çekip yere yığılmasına müsaade etmek üzere geri çekildim. Ardıma döndüğüm gibi sırıtarak beni izleyen Gölge'yle karşılaştım. Geldiğini hızı sebebiyle kulağımı uğuldatan rüzgârından anlamıştım.
Yerde azurit bıçağının etkisi geçene kadar debelenen Ash'e baktıktan sonra mavilerini yeniden bana çevirdi. "Thal senin hakkında yeterince şey öğrenememiş."
"Aslında..." dedikten sonra omuz silktim. "Doğruları öğrenmiş. Benim olayım, uğursuzluk."
Gözleri etrafımızda dolaşan kelebeklerimdeyken alayla "Uğursuzluk?" diye sordu.
"Mesela..." dedikten sonra solumuzda yeniden güç kazanmış ve bize doğru ilerleyen Valdris'i gösterdim. "Kılımı bile kıpırdatmayacağım."
Sağ tarafındaki kemerli duvar saniyeler içerisinde parçalanmaya başlayıp üstüne devrildiğinde bedeni taşların altında kalırken acıyla inledi. Gücü, bizzat taşlardı ama eli de taşların altında kalmış, gücünü kullanamıyordu.
"Bana daha çok, şanslı gibi geldin."
"Kendime değil zaten..." dedikten sonra onunla birlikte omzuna konan kelebeğe baktım. "Başkalarına uğursuzumdur."
Elini omzuna götürüp kelebeği işaret parmağının üstüne alırken "Son ana geldik mi? Sıra bende mi?" diye sordu. Kelebeği aramızda kaldırıp saçtığı mor ışığın ardından bana baktı.
"Beni öldürmek konusunda kararlıysan, evet."
Yerdekiler kendine gelip yeniden hareketleneceği sırada "Sıra bende." dedi ve geri durmalarını sağladı. İşaret parmağının üstündeki kelebeği hızla avcuna alıp ezerken rekabetçi bir sırıtışla "Elinden geleni yap." dedi. Kelebeğim ışıkları bile birlikte avuçlarından elinin dışarısına sızdıktan sonra dışarıda yeniden tek bir vücut olduğunda kaşları kalktı.
"İtiraf edeyim, bu zamazingon biraz etkileyici. Benim hayvanım da yapabilsin, isterdim." dedikten sonra omuz silkti. "Ama benimki direkt ezilemiyor."
Bakışları sırıtışıma indiğinde ışıklar söndü. Ardına geçtiğim gibi, nefesini ensemde hissettim. "Daha hızlı olduğumu unutma." dediğinde güldüm. Bir Azrit'ti. Onları oyalamadıkça ya da yavaşlatmayı başarmadıkça hızlarına yetişmek imkânsızdı.
Ona doğru döndüğümde gözleri yeniden mor ışıkla aydınlandı. Etrafımız mor bir ışığa büründüğünde arasında karşı karşıya duruyorduk. Işık gözünü alacak kadar arttığında anlık oluşan göz kapanması yeniden aralandığında etrafında sayısız yansımam vardı. Alayla gülerken beni bulmak üzere yansımalarımda gözlerini gezdirdi. "Bu olayın kelebeklerden de iyiymiş."
Sesim kulağına her yerden eşit bir şekilde ama birçok vücuttan çıkarken "Ben hala senin bir olayını göremedim." diye dalga geçtim.
"Işık yüzünden, değil mi? Görüşümde kırılma yapıyor, zihnimi karıştırıyor."
Sesim ensesinden kulağına doğru giderken aslında karşısındaydım ama hafifçe başını ardına doğru çevirdi. "Olayın bu mu? Gizemleri çözmek?"
"Düşmanın neler yapabileceğini bilmek, ne şekilde saldıracağına karar vermen için avantajlıdır. Özellikle de, senin gibi yeteneklerini hemen sergileyen biri karşısında."
"Nix'in en güçlü adamı için çok güvenilir adımlar atıyorsun." dediğimde sesin geldiğini sandığı sol tarafına döndü yeniden. Gözlerini ışık yüzünden açamıyordu. "Senin daha cesur olduğunu sanırdım."
"Sadece seni rencide etmemeye çalışıyorum." derken gözleri kapalı bir şekilde sırıttı. Kelebeklerim etrafını sardıktan sonra gözüne, burnuna ve dudaklarına hızla kanat çarptığında bir kısmı da ellerinden ve bacaklarından tutarak ona diz çöktürme çabasına girişti.
"Beni bu kadar düşünme." diye dalga geçtim. "Genelde ihtiyaç duymam."
"Emin misin?"
"Ben senin gibi emin olduktan sonra harekete geçmem. Yaşar, görürüm." dediğimde başı tam olarak olduğum yöne döndüğünde gözlerini araladı. Mavi gözleri, güçlerini kullanmaya başladığını gösterir şekilde büyüyle parlarken mor ışığa doğru yayılan kara bulut gibi gözüken dumanları fark ettiğimde bakışlarım kelebeklerime döndü. Mavi elektrikli cızırtılarıyla titremeye başladıklarında güldüm. Fena değildi.
Kelebeklerimin güçsüz kaldığını hissettiğimde kaşlarım çatıldı. Başıma sancı girerken gücümü yönlendirmekte zorlanıyordum. Gücüm tükeniyor gibi hissetmeye başladım. Kelebeklerimi etkilemeyeceğini sandığım elektrik akımları teker teker yere düşmelerini sağladı. Yerden yeniden canlanarak kalkmalarını beklerken saçmaya çalıştığım mor parlamaya rağmen kara bulutlar etrafımı sarıyordu. Benim ışığıma karşı, karanlığı kazanıyordu. Kelebeklerim yerden geri kalkmazken nefes alamamaya başladığımda Gölge'nin gözündeki yansımalarım da titremeye başladı. Işığımı kullanamazsam, gördüklerini yanıltamazdım. Gölge'nin vücudundan etrafındaki tüm yansımalarıma elektrik akımları yol aldığında, yansımalarım sönerken bana çarpan elektrik vücudumu acıyla sarstı. Geriye tek bir Verya, kaldığı için bana doğru yöneldi. Nefes alamamak değil, adeta zehir olan bir hava soluyordum. Nefes aldıkça başıma ve vücuduma sancılar giriyordu. Bedenim öne doğru düşerken ellerimi yere yaslayıp destek almaya çalıştım. Yüzümün önünde yere yasladığım titreyen ellerimle üst vücudumu kaldırmaya çalışırken yanımda kırdığı dizlerinden birini yere yaslayarak oturdu ve bir elini havada duran dizine yaslayarak bana baktığında yüzüme düşen saçlarımın arasından bakışlarımı yüzüne çevirdim. Sırıtışına, boğulur gibi bakarken yere yığılmamaya çalıştım. Gözlerindeki büyü parlaması söndüğünde elim göğsüme giderken sonunda ciğerime akın edebilen havayı inleyerek soludum. Başımdaki ve vücudumdaki zonklamalar saniyeler içerisinde azalırken vücudum da yeniden güç kazanmaya başladı.
Gücü, beni güçsüz kılmıştı. Bu muydu olayı? Bir Azrit olduğu için ölümsüz, hızlı ve kas anlamında güçlü olduğunu, yanı sıra fırtınalı bir hava durumu gibi havaya ve elektriğe yön verebildiğini sanıyordum ama bu yaptığı, başka bir şeydi. Gücü yüzünden darbe almamıştım, gücünü kullanmaya başladığı gibi güçsüz kalmaya başlamıştım.
"Yaşayıp gördün işte."
Geçtiği dalgasının ardından yeniden ayaklandı ve başımda dikilmeye başladı. Yeniden güç kazandığım için yerimden kalkarken, hırpaladığım diğerlerinin de kendine gelip Gölge'nin ardına geçtiğini gördüm.
Bakışlarım yeniden can bulan kelebeklerime döndü. Hızla kanat çırpıp ardıma geçtiler ve daha az sayıya kadar indiler. Gerek gördükçe arttırıp azaltabiliyordum ama belli ki Gölge'nin karşısında ne kadar fazla olduklarının bir önemi kalmıyordu.
"Xalia'ların gücünü sömürebildiğini bilmiyordum."
Kaşları kalkarken sırıtışında dişleri arasında dilini gezdirdikten sonra hafifçe güldü. "Yapabildiğim birçok şeyin arasında, güç sömürmek yok." dedi. Benim de kaşlarım kalkarken sessiz kaldım. Bana yaptığı şeyin bu olduğunu sanmıştım. Birçok Xalia ile dövüşmüştüm. Çoğuna kılımı kıpırdatmam gerekmemişti. Kimse karşısında bu denli insan gibi hissetmemiştim. Bir anda, özel bir yetim kalmamış gibi olmuştu.
"Ama kelebeklerini ölümlü kılabildiğime göre, seni de kılabilirim." dedikten sonra elinde ezilmiş kelebeği gösterdi. Yeniden can bulmadan önce, onun büyüsü etkisindeyken ve ben kendimden geçmişken avucuna alıp ezmiş olmalıydı. Anlık oluşan güçsüzlükte kelebeğimi öldürebildiyse, söylediği gibi beni de öldürebilirdi. Denemediği sürece bilemeyeceğimiz bir gerçekti. Kelebek öldürmekle, bir Xalia öldürmek farklıydı ama tabii ki denemesini beklemeyecektim.
Avucundaki ölü kelebek parmakları arasında saniyelik oluşturduğu elektrik akımı sebebiyle toz olup avuçlarından kaydığında bakışlarımı gözlerine çevirdim. "Ölmemek için başka sebebin var mı?"
"Babam, Yıldat'la evleneceğim konusunda bir yanıltmada bulunmuyor." dediğimde başını hafifçe sağa yatırdı ve kaşları kalktı. "Onunla evlenmemi istiyor ama seni yanıtlamak istediği nokta, bizim Karam'ı yönetmek üzere dönmemizi istememesi. Bizim, burayı yönetmemizi istiyor."
Buraya kadar bile doğruydu. Henüz yalan söylememiştim. "Seni ortadan kaldırmak istiyor." dediğimde güldü. Kısa sürede ve az çabayla bile neler yapabildiğini gördükten sonra, gülüşüne hak verdim.
"Beni de bunu sağlamak için gönderdi, de de beni iyice güldür."
Egosuna gözlerimi devirip kollarımı göğsümde birleştirdim. "Beni burayı ve seni savunmasız hale getirmem için gönderdi evet ama ben ortadan kalksam bile yeni yollar bulur."
"Seni ortadan kaldırdığım gibi yeni yollarını da kaldırırım."
"Bence, beni öldürmek yerine kullanarak direkt babamı ortadan kaldırmalısın." dediğimde hepsinin kaşları kalktı. Ash gülüp "Bir de bana, sen de arkadaşımı öldür, ödeşelim diyor çatlak. Babasını bile yem olarak önümüze atıyor, bunun değer verdiği bir arkadaşı da duyguları da yoktur." dedi.
Bakışlarımı kısa bir anlığına Ash'e çevirdim. "Evet, yok. Böylece senin gibi duygularımla hareket ederken hata yapmak zorunda kalmıyorum."
Ash gözlerini devirip yeni bir sinir krizine girmemek üzere ardına döndü ve birkaç adım uzaklaştı. Yeniden Gölge'ye baktım. Bana düşünceli şekilde bakıyor. "Böylece, Nix'teki en güçlü diğer şehri de kontrol altına alırsın. Yıldat ile ben, orayı senin için yönetiriz."
"Kendi babana niye böyle bir şey yapasın?"
"Gerekirse bir gün kardeşini öldürebileceğini söylemiştin. Öylesine miydi?"
Sırıtıp "Değildi." dediğinde ben de sırıttım. "Benim de kendi babama bunu yapmam gerekiyor, diyelim."
Böylelikle Gölge babamı, Amorsus da Gölge'yi yok edebilecekti.
Kolları göğsünde birleştirip gözlerini kıstı ve düşünür gibi yaptıktan sonra diliyle 'tıh' sesi çıkartıp kollarını yeniden gevşetirken alayla sırıttı. "Ben seni öldürmeyi seçiyorum. Babanla karşılaşınca da, babanı öldüreceğim."
"Senin şehrindeyim Gölge. Senin krallığındayım. Yanlış bir şey yaptığımı görürsen, beni öldürürsün. Babamı öldürsen bile Karam, Nixus'tan bir hayli uzak ve Nixus denizin ortasında bir kara parçası. Karam'la toprak birliğin yok, olsa bile arada başkaca şehirler var. Orayı da birinin yönetmesi lazım ve eğer senin için oranın varisi ben yönetirsem, her şey daha kolay olur. Beni öldürürsen ise, babamı kandırarak yenmek yerine, onunla savaşmak zorunda kalırsın."
Alayla "Seninle tanıştığımdan beri ilk defa ciddisin. Can derdi keyfini sildi sanırım." dediğinde iç çektim. "Ve sen hala ciddi değilsin." diye söylendim.
"Peki sen uğursuz kelebek..." dedikten sonra eli saniyeler içerisinde boğazımı sardı ve hızla beni de geriye doğru iterek ilerleyişi sırtımın duvara çarpmasıyla son buldu. Başparmağı elmacık kemiğimdeki mor kelebek dövmesinde gezindi. "... bana güveniyor musun?"
"Hayır." dediğimde sırıttı. "Güveniyorum, deseydin sana hiç güvenmezdim. Şimdiyse..." dedikten sonra omuz silkti. "Sadece daha az güvenmiyorum."
Sırıtıp elimi boğazımdaki eline götürdüm. Elini boğazımdan çektiğimde bunu yapmama müsaade etti. "İlk kural, bana dokunma. Temas sevmem."
Başını onaylar şekilde sallayıp burunlarımız temas etmek üzere olana kadar yüzünü, yüzüme eğdi. Temas etse, bu kadar yakın olmazdı. Alayla sırıtıp "Böyle nasıl?" diye sorduktan sonra bakışlarıma karşı güldü ve "Temas etmiyorum." dedi.
Kelebeklerim gözünü ışıklarıyla birkaç saniyeliğine aldığında gözlerini kapatıp geri çekilmek zorunda kaldı. Onun geri çekilmesiyle kelebeklerin ışıkları yeniden normale döndü ve etrafımızda uçuşmaya devam ettiler. Sırıtıp tehditkâr bir şekilde baksa da yeniden gücünü kullanmaya kalkışmadı. "Ayrıca, kural belirlemeye başladın ama iki konuda seni aydınlatayım. Birincisi söylediklerin hakkında henüz karar vermedim. İkincisi..." dedikten sonra kapıya yönelmek üzere hareketlenirken "...burada kuralları ben belirlerim." dedi. Baskısının çekilmesiyle duvara yasladığım sırtımı duvardan ayırırken vücudumu ona doğru sağa çevirdim.
"Ne kadar sürer?"
Kapıdan çıkmadan "Ne kadar istersem. Bu süreçte hiçbir adamıma zarar verme..." dedikten sonra çıktığı kapının ardından seslendi.
"Ve Nixus'un tadını çıkar!"
**
Veee, tanıtım gibi de olan ilk bölümün sona erdik!!
Ne düşünüyorsunuuuzz?
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruum m>
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere ^^