Karakolun beton bahçesine giren zırhlı aracın kapısı hızla açıldı. Uygar, kucağında yarı baygın ama hala sayıklayarak itiraz eden Özden’le indi. Binbaşı Bahadır Dağhan’ın sesi telsizde yankılanıyordu: "Kartal, bölgeye helikopter sevk edildi ama hava şartları sabahı bulur. Karakolda kalın!"
Uygar, binbaşının cevabını beklemeden Özden’i doğrudan revire taşıdı.
Karakolda Bir Gece
Revirde askeri doktor pansuman yaparken Özden’in bembeyaz teni, omzundaki kan kırmızısıyla tezat oluşturuyordu. Özden acıyla inledi ama gözlerini açtığında karşısında yine Uygar’ın o sert, sorgulayan bakışlarını gördü.
"Canın yanıyor," dedi Uygar, sesi bu sefer her zamankinden daha alçaktı. Özden dişlerinin arasından konuştu: "Canımın acıyıp acımayacağına ben karar veririm Uygar. Çık dışarı."
Uygar çıkmadı. Sabaha kadar revirin kapısındaki koridorda, sırtını soğuk duvara yaslayıp elinde tabancasıyla bekledi. O sırada yemekhanede timin diğer üyeleri toplanmıştı. Saygı, ağzına bir zeytin atıp sırıttı: "Beyler, bizim buz şelalesi Uygar Komutan, Özden’in başında erimeye başladı mı ne? Yarın bu karakoldan aşk destanıyla çıkmayalım?" Timden biri gülerek ekledi: "Özden o yarayla bile Uygar’ı hastanelik eder, dikkat et de bel altı espri yapma, duyarsa şarjörü boşaltır!"
Gökyüzünde Kısa Bir Huzur
Sabah ilk ışıklarla helikopterin pervanesi karakolun üzerinde uğuldamaya başladı. Time binbaşının emri ulaştı: Karargaha dönüş. Helikopter havalandığında Özden, bitkinlikten başını kontrol edemiyordu. Helikopterin sarsıntısıyla farkında olmadan başı Uygar’ın geniş omzuna düştü.
Uygar, normalde olsa çekilecek olan o adam, bu sefer kıpırdamadı. Hatta Özden rahatsız olmasın diye omuz kaslarını hafifçe gevşetti. Ancak Özden, bir boşluğa düşer gibi irkilerek uyandı. Uygar’ın kokusunu ve yakınlığını fark ettiği an yüzü asıldı. "Ne yapıyorsun sen?" diye tısladı Özden, saçlarını hızla düzelterek. Uygar istifini bozmadı: "Uyuyordun Özden. Sadece uyuyordun."
Ford F-150 ve Ölümcül Viraj
Askeriyeye indiklerinde Özden revire gitmek istese de Uygar onu kolundan tuttuğu gibi kendi özel aracı olan, heybetli siyah Ford F-150 Supercab XLT’ye bindirdi.
"Kendi doktoruma götüreceğim seni. Askeri hastane kalabalık olur," dedi Uygar. Direksiyonun başına geçti, motorun gürlemesiyle yola koyuldular. Dağ yolunun keskin virajlarını hızla alırken araçtaki sessizlik ağırlaşıyordu. Özden, yan profilden Uygar’ın kaslı kollarını ve direksiyonu tutuşundaki o aşırı korumacı tavrı izliyordu.
Tam o sırada, yolun bittiği ve ormanlık alanın başladığı o kör noktada Uygar’ın gözleri dikiz aynasına kilitlendi. "Emniyet kemerini sıkıla!" dedi sesi bir emir gibi yankılanarak.
Daha Özden "Neden?" diyemeden, yolun solundaki yamaçtan aşağıya büyük bir kaya parçası yuvarlandı ve yolu kapattı. Uygar frene asıldığı an, ormanlık alandan gelen otomatik silah sesleri Ford’un zırhlı kaportasında yankılanmaya başladı.
"Pusu!" diye kükredi Uygar. Aracın camları mermi darbeleriyle buzlanırken, Uygar direksiyonu sağa kırıp aracı bir siper gibi konumlandırdı. Özden, omzundaki acıya rağmen torpidodan silahını çıkardı.
"Beni zorla getirdiğin hastane burası mı Uygar?" dedi Özden, gözlerinde o tehlikeli parıltıyla. Uygar silahının emniyetini açarken yarım bir gülüş fırlattı:
"Randevuyu öne almışlar Özden. Hazır mısın?"