Uyandığımda odamdaydım. Bilincim yavaş yavaş yerine geldiğinde her şeyi tekrar düşünmeye başladım. Beni orada kim bıraktı? İllaki gören birileri vardı. Çalışanların görmeme ihtimali yoktu. Hemen kıyafetlerimi değiştirip yüzüm yıkayıp dişlerimi fırçaladım ve odamdan çıktım. Yemekhaneye indim. Herkes orada otururken ben yemek almadan çalışanların birini tutup yanıma çektim. “Sana sorduklarıma cevap verirsen yaşarsın.” Belime koyduğum bıçağı eşofman üstümün altından gösterdim. “Ta-tamam.” Çok korkuyordu. Her gün bunlarla karşılaşmıyor olabilirdi ama tepkisi fazlaydı. “Dün burayı kapatan kişi kim?” korkuyla, “Oradaki adam.” Gösterdiği adam, biraz cüsseliydi. Yemek dağıtma kısmından herkesi gözetliyordu. Yanına yaklaştığımda dik bakışlarını gösterip korkmamı bekliyordu. “Şimdi bana cevap vereceksin. Dün o kapıyı sen mi kilitledin?”
“Evet.” Sesinde ne bir tedirginlik ne de bir korku vardı. “Peki beni görmedin mi içeride?”
“İçeride kimse yoktu.”
“Emin misin?! Çünkü ben orada dün mahsur kaldım. Biri beni kurtarana kadar tabi.”
“Eğer sizinle beraber birisi varsa ve sizi o kurtardıysa ona sormalısınız. Ben kimseyi görmedim.” Keşke sorabilsem. Sorma fırsatım olsa sorardım. Ama daha onun yüzünü bile görmedim.
“Peki benim çıktığımı gördün mü?”
“Hatırlamıyorum.” İşte şimdi o duygulardan bağımsız sesi biraz korku barındırmaya başladı. “Benim yanımda kimse var mıydı?”
“Bilmiyorum.”
“Ama ben biliyorum. Mesela senin yalan söylediğini bildiğim gibi. Çabuk bana doğruyu söyle!” cebimdeki bıçağı çıkarttım. Ve boynuna dayadım. Benden uzun olması buna engel değildi. “EVET BEKLİYORUM!”
“Ben kimseyi görmedim.” O zaman tek ihtlimal vardı. “Anahtarı birine verdin mi?!” bunları söylerken Demir’in bana doğru koştuğunu gördüm. Ve tekrar adama döndüm. “Ölmek istemiyorsan hızlı konuş!”
“Evet, birine verdim. Kim olduğunu bilmiyorum. Siyahlar içindeydi. Elindeki silahla beni tehdit etti.”
“Bu hikayeye inanmamı asla beklemiyorsundur umarım. Kim olduğunu ben gayet iyi biliyorum…”
“Ne oluyor burada?!” diye bağırarak yanımda duran Pamir ve Demir’e baktıktan sonra adama bakıp “Altay.” Daha sonra elimdeki bıçağı yere attım. “Kimseye zarar vermedim, merak etmeyin. Katil olabilirim ama masum birine asla zarar vermem. Cezam nedir efendim?” Pamir’e baktım. “2 Gün extra antrenman yapacaksın. “ diyerek ceza veren Pamir’e ve onu onaylayan Demir’e bakarak…
“Bu benim için ödüldür eğitmenim Demir Bey. Hemen başlıyorum.” Oradan çıkıp salona gittim. Tek başıma olmam çok güzeldi. Hemen elime taktığım bandajı çıkardım. Boks eldivenlerimi taktım. Oradaki kum torbasını Pamir ve bana yalan söyleyen herkes olarak düşünüp sertçe vurmaya başladım. Birkaç dakika sonra kapının önünde birinin olduğunu fark ettim. Ben ona bakmadan konuşmaya başladı. “Herkesin ortasında birini tehdit etmek, ne kadar da cesurca bir hareket?”
“Benim işlerime burnunuzu sokmayı bırakmazsanız o güzel burnunuza veda etmek zorunda kalacaksınız!” güldüğünü hissettim. “Neden dışarıda katı biri ve benim yanımda kahkahalara boğulan biri oluyorsunuz, anlayamıyorum Pamir Bey.”
“Komiksin de ondan. Hem konuşmayı sevmiyorsun hem de çok konuşuyorsun.”
“Aynı sizin gibi. Geveze Bey.” Biraz duraksadı ve sonra konuşmaya başladı. “Sadece senin yanında böyleyim, sende benim yanımda. Birbirimize söyleyeceğimiz çok söz varmış gibi.” Fark ettim de haklı. O benim yanıma gelince içimdeki bütün kini dökesim geliyor. “Bu iyi bir şey mi?” onun yüzüne bakmadan torbaya vurmaya devam ediyordum. “Bilmem, Demir ile nasıl gidiyor?”
“NEDEN HER SEFERİNDE KONU ONA GELİYOR?! ONUN DIŞINDA KONU BULAMIYOR MUSUNUZ?!” Onun adını anması yeni bir kavga demekti. Artık buna alışmak üzereydim ve alışmak istemiyorum! “Neden bu kadar asabisin?” boks torbasına vuruşların hızlanmıştı. “Neden siz hep benim yanımdasınız? Anlamıyorum. Hem ceza niyetinde bir karar veriyorsunuz bir de beni izliyorsunuz.”
“İnsan senin yanında huzuru bulmak istiyor da ondan. Ama sen o huzuru zıkkım ediyorsun Zemheri.” Ben mi zıkkım ediyordum? “BENİM İÇİN HUZUR SESSİZLİK! SİZİN İÇİNDE DALYA OLMALI. Ayrıca onunla nasıl gidiyor?” bu sefer ona bunu soran bendim. Bana o kadar şey dedi. Şimdi sıra bende. Bir açığını bulduğumda ona yapıştıracaktım. Tam konuşacakken sözünü kestim. “Ayrıca o başı dönen arkadaşınızın sevgiliniz olduğunu söyleseydiniz önceden tanışırdım. Bana neden yalan söylediniz ki?”
“Sana açıklama yapmak zorunda değilim!” sinirliydi. Beynime akın eden düşüncelerden biri beynimi ele geçirdiğinde ayakta dururken birden yere düştüm. Gözlerimin önünde biri vardı. Eğilip eliyle çenemi tuttu. “Korkma, sana zarar vermeyeceğim. Benim adım Altay. Hadi elini ver buradan gitmeliyiz. Onlar gelebilirler.” Bana mı diyor diye arkama baktım. Onun dışında kimse yoktu.
“Merak etme, ben kötü biri değilim. Eğer gelmezsen seni bulabilirler. Hadi.” Önümde bir elimi uzattım. Kendi ellerim değildi. Bir ruh gibiydi. Uzatılan eli tutup gitti. Ben izliyordum. Gerçek olduğunu düşündüğüm şey, aslında bir anıydı. Gözlerimi kırpıştırıp açınca fark ettim.
“YETER! BIKTIM! ALTAY SEN KİMSEN YÜZÜNÜ GÖSTER ARTIK! SENİN ANILARINDAN BIKTIM! AL ONLARI DEFOL GİT!” Çığlık attığımda arkamda duran Pamir’i hatırlayıp ona baktım. Şaşırmıştı.
“Merak etme, ben şizofren değilim. Sadece problemlerim var. Anılarla alakalı bir davam var.” Boks torbasına tekrar vurmaya başladığımda kendine fısıldadığı şeyi dinledim. “Demek bu yanını seviyorum. Düştüğün yerden geri kalkmanı ve bir şey olmamış gibi davranmanı.”
“Bir şey mi dediniz?” aslında ne dediğini duymuştum ama duymamış gibi davrandım. “Hiç.” Eğer Dalya olmasaydı, gerçekten benden hoşlandığını düşünecektim. Bunun olduğunu düşününce gülümsedim. Çünkü eğer bir çift olsaydık herhalde her gün birbirimizi bıçaklardık. Ve günün birinde gebertirdik birbirimizi. “Ne bu kadar hoşuna gitti, söyle de her zaman yapayım.”
“Neden hoşuma giden bir şeyi yapmak isteyesiniz ki?” hala ona bakmadığım için biraz kızgındı. “Bu kadar masum bir gülümsemeyi her zaman görmek isterdim.” Bu bir iltifattı. Ama ona teşekkür etmeyeceğim. Masum olan bir gülüşe sahip değilim, insanların son gördüğü yüzün gülüşüydü bu. “Kendini masum bir gülüşün olmadığı konusunda ikna etmeye çalışsan da içindeki masum çocuğu susturamazsın.”
“Ben 25 yaşındayım, içimde bir çocuğun parçaları bile kalmadı!” ben masum değilim. Bu yalana inanmak isterdim ama gerçekler bu “kanlı” bir kadın. “Sen kendini kandırıyorsun. Sende herkes gibisin.”
“Herkes gibiyim öyle mi? tamam o zaman siz neden buradasınız? Dalya’nın kollarındaki huzuru gidip koklayın. Bende bulacağınız şey, kanlı ellerden başka bir şey değildir.”
“Aslında haklısın. O senden daha masum. Sonuçta 17 kişiyi katletmedi. Ya da ailesini öldürmedi.” Ailem hakkında konuşması için ona hak tanıdığımı sanmıyorum!
“AİLEMİ BEN ÖLDÜRMEDİM! ONLAR ÖLMEDİ YA DA ÖLDÜ! BEN ONLARA BİR ŞEY YAPMADIM!” Ona vuracakken kendimi frenleyerek duvara yumruk attım. Duvarda elim kadar bir delik oluşunca bir daha vuracakken elimi tutarak beni durdurdu. “Elinde eldiven olsa bile canın acıyacak. Sinirini atamadığın için daha hızlı vurmaya başlayacaksın. Ve tatmin olana kadar yani elini kırana kadar devam edeceksin. Kendine zarar vermek yerine bana vur! Bana vur.”
“Bu sefer de senin canın yanacak ve bana ceza vereceksin! Bu kadar aptal olmamı beklemeyin!”
“Benim canımın yanmasını, seninkinin yanmasına tercih ederim. Canım acıdığı için sana asla ceza vermem.” Elimi yumruk yapıp karnının ortasına geçirdiğimde bir an nefessiz kaldı. Onu bu halde görmek beni tatmin etmişti. Haklıydı, ona vurmak en iyisiydi. Bir teşekkürü hak ediyordu. “Sağ ol, beni koruduğun için.”
“Senin tarafından teşekkür almak çok iyi bir his.”
“Lütfen her zamanki gibi susup bakışlarınızla derdinizi anlatın.” Güldü. Onun gülmesi de nadir bir şey gibiydi. Sanki 100 yılda bir açan Yüz Yıl Çiçeği gibiydi gülümsemesi. Beni de güldürüyordu. “Bunu nasıl başarıyorsunuz?”
“Neyi?” merakla sormuştu. “Gülümsemenizi değerli kılmayı.”
“Sen nasıl yapıyorsan öyle. Sana kolay gelsin Canpare.”
“Onun ne demek olduğunu ne zaman söyleyeceksiniz?!”
“Sen bulana kadar söylemeyeceğim.” Ardından eliyle çalış gibi git işareti yaptı ve gitti. Çalışmaya devam ederken onun gitmesinin ardından bir dakika geçmeden bu sefer Demir geldi. Yeter ama. Yanıma hızlıca gelip kolumu tutup kendine çekti. “Seninle onun arasında ne var?!” neyden bahsediyordu bu? “Ne diyorsun anlamıyorum.”
“Pamir ile aranda ne var?!”
“O dediğiniz kişiyle aramda hiçbir şey yok.”
“Yalan söyleme sizi gördüm. O seni izliyordu. Şimdi de onu mu etkilemeye çalışıyorsun?!” “şimdi de” derken ne demek istiyordu bu? Ben başka kimleri etkilemişim ki? “Sen ne demeye çalıştığının farkında mısın?! Ben neden birini etkilemeye çalışayım?!”
“O salak sesini kıs! Onu neden etkilemeye çalışıyorsun? İstediğin her şey bende var; mevki, para, şöhret ve yakışıklılık. Ne istiyorsun daha?” kendinde her şeyin olduğunu sanıyordu.
“Para, şöhret ve diğer önemsiz maddi şeyler sizlerde olabilir. Önemli bir şahsiyet de olabilirsin ama adam olamamışsın!”
“BENİMLE DÜZGÜN KONUŞ!”
“İstediğiniz kadar bağırın çağırın, sesiniz ne kadar yüksek çıkarsa çıksın sizin gibilerin içindeki o iğrenç güvensizlik ve kıskançlık duygusunu asla susturamazsınız’”
“Senin o iğrenç sözlerinle ilgilenmiyorum! Neden onu kendine aşık etmeye çalışıyorsun?!”
“Neden ben aşık ediyormuşum? Neden sadece kadınlar aşık edebiliyor da adamlar edemiyor?! Hadi diyelim bana aşık olmuş. GİT ONA SOR! NEDEN BENDEN ETKİLENİYORMUŞ?! SORSANA! AMA SORAMAZSIN DEĞİL Mİ?! YEMİYOR DEĞİL Mİ?!”
“KES SESİNİ!” Yüzüme tokat attığında anında kolumu çekmeye çalıştım. Daha da sıkı sıkmaya başladı. Onun da kötü biri olduğundan emindim. Pislik herifin tekiydi. “KOLUMU BIRAK!!!” O kadar yüksek sesli bağırmıştım ki elleriyle kulaklarını kapattığında hemen kaçtım. Koşarak bahçeye çıktım. Bizimkilerin yanına koştum. O da ardımdan koştu. Karan önüme geçti. “Bırak kızı!” diye bağıran Demir’e kafa attı. “Bize eğitmen olmanız gerekirken sizler aramızdan birilerine yürümekten başka bir şey yapmıyorsunuz! Asıl sen bırak kızı! Kendi ağzınla kız diyorsun ama yaptığından utanmıyorsun!” haklıydı. Ayrıca benim sorunlarımı çözmek yerine bana sorun yaratıyordu. Güya eğitmen, ben bile ondan daha iyiyim. “Bunun hesabını vereceksin!” diye bağırıp geri gittiğinde kendimi daha fazla tutamayarak yere düştüm. Vuslat hemen yanıma çöküp benimle konuşmaya çalışıyordu. “Zemheri sakin ol. Lütfen. Cevap vermelisin Zemheri. Duyuyor musun?” yavaş yavaş bilincim kayıp giderken ne kadar da güçsüz biri olduğumu düşünüyordum. Her yerde güçlüydüm ama en ufacık temasta öteki taraf ile buranın arasında kalıyordum. Gözlerim kapandığında bir damla yaş akmıştı. O bir damla yaş benim kendime bir sitemimdi. Neden bu kadar güçsüzsün?! Diye bağırıyordu bütün organlarım. Bu düşündükçe gözümden yaşlar akıyordu. Ve en sonunda bilincim kapandı.
Uyandığımda yanaklarımda bir el hissettim. Gözlerimi açmaya çalışırken canım yanıyordu. “A!” acıdan her tarafım kasılıyordu. O acı dolu haykırışımın ardından yumuşak bir ses duydum. “Sakin ol, güvendesin.” O duyduğum ses gerçek miydi? Pamir’in sesiydi. Peki ama elleri neden yanaklarımdaydı? ELLERİ! “ÇEK ELİNİ!” Güldüğünü hissediyordum. “Sonunda tepki verebildin. Yoksa bütün gün böyle durmam gerekecekti.” Gözlerime dokunarak açmamı sağladı. İlk söylediğim şey, “Neden her şeyde gülüyorsunuz?” Oldu. Bu onu tekrar gülümsetti. “Hayat bu kadar karanlık ve korkutucu gerçeklerle doluyken gülme fırsatımı seninle değerlendiriyorum.”
“Umurumda değil gülümsemeniz! Beni rahat bırakın yeter! O pis ellerinizle bana dokunmanız için kendinize bir sebep bulmayın! Bir daha da benim yanıma gelmeyin!” gülen yüzü birden öfkeyle yanıp tutuşmaya başladı. “İnsanın yaptığı iyiliği içinde bırakan seni öldüreceğime yemin ediyorum.”
“İsterseniz öldürmeyin! O zamanda ben sizi öldürürüm! Şimdi DEFOLUN!” kolumu sıkıca sıkarak ona bakmamı sağladı. “Bana emir verebileceğini sana söylediğimi hatırlamıyorum.” Gözlerine baktığımda uykusuz olduğunu anladım. “SUSUN O ZAMAN! VE ELLERİNİZİ DE ÇEKİN! Ben ne zamandır uyuyorum? Buna cevap verip gidin. Lütfen.” Sinirlendiği her halinden belli oluyordu. Ellerini çekti ve sağa cama bakmaya başladı. Bana o kadar gıcık oluyordu ki erkek olsam bana vuracak gibiydi. Gerçi erkek olmama gerek yok. Onun vuruşları bana vız gelir. Derin bir nefes alıp bana baktı. “1 gündür.” NE?! Ben bir gün boyunca uyudum mu?
“NE? BİR GÜN BOYUNCA UYUDUM MU?!” Hafifçe dişleri göründü. Gülümsemesi o kadar masumdu ki bir insanı kandırabilirdi. Gülüşü sanki cennete giden yoldaki huzurdu. Ama o, o huzuru kimseye göstermeyecek kadar bencil biriydi. “Evet. Uyandığına göre ben gidiyorum.”
“Gitmeden önce saatin kaç olduğunu söyleyebilir misiniz?” kolundaki saatini gömleğinin altından çıkardı. Saat çok klas duruyordu. Tam ortasında bir pars vardı. Teşkilata özel olmalıydı. Yani içinde kamera, ses dinleme cihazı ve takip cihazı gibi şeyler vardı. Belki de yardım tuşu bile olabilirdi. “Saat on iki buçuk.” Bana bakıyordu. Sanki teşekkür etmemi bekliyordu. Ben ise başka şeyler düşünüyordum. O teşkilatı nasıl yıkacağım gibi şeyler. “Siz ne zamandır buradasınız, benim yanımda?”
“1 gündür.” Ben bayıldıktan sonra hep yanımda mı durmuştu? Onun vicdan yoksunu kalbi vicdana mı gelmişti? Herkesi kırıp döken adam benim uyanmamı beklemişti. “Başka anlamlar yükleme.”
“Sanki yükleyebilecek bir anlam varmış gibi. Beni öldürmek için beklediniz değil mi? hadi öldürün.” Yüzünde şeytani bir gülümseme oluşmasını bekliyordum ama o şaşkınca bakıyordu. “Seni öldüreceğimi de nereden çıkardın?”
“O zaman ceza vereceksiniz.”
“Sen aklını mı kaçırdın?”
“O zaman neden buradasınız?” cevap vermeyip kendi kendine fısıldadı. “Bende bilsem.”
“Cevabınızı duyamadım.”
“Merak ettiğim için. Acaba bu deli çaylak yine ne haltlar karıştırdı diye. Oldu mu?!” durduk yere sinirlenmişti birden. Kendi sinirlendiği yetmezmiş gibi birde beni sinirlendirmişti. Sanki ben bir şey yapmışım gibi. “Bana boş konuşacağınıza bu boş laflarınızı gidip arkadaşınız olan Demir’e söyleyin!”
“SEN NE SAÇMALIYORSUN?!”
“Diyorum ki beni sizden kıskandığı için bana tokat atıp bana zorla dokunmaya çalıştı. Bir nevi taciz etti. Daha sonra bana saldırmaya çalıştı. HEPSİ DE SİZİN YÜZÜNÜZDEN!”
“Bu hikayeyi git bir yayınevine ver çok satar.”
“Öyle mi dersiniz? Alın bakın o zaman.” Uzun kollumun kolunu hafifçe yukarı çektiğimde hala duran parmak izlerini ve morlukları gösterdim. Donup öylece kalmıştı. “Bunları bana acımanız için söylemiyorum. Benden uzak durmanız için söylüyorum. Beni artık rahat bırakın!” o odadan çıkmaya niyetli değildi. O zaman ben çıkacaktım. Elime takılı olan serumu hızlıca çıkarıp attım. Ardından terliklerimi giydim. Dolaba yaklaşıp üzerime tişörtümü geçirip alttan uzun kollumu çıkarttım. Bunu yapmayı çok seviyordum ve hep de işe yarardı, şuan da olduğu gibi. Ayağıma botlarımı geçirdim. Yavaş yavaş kış geliyordu ve şuan da hava çok soğuktu. Gecenin bir köründe bahçede oturmak istiyordum. Kapının kolunu tuttuğumda sesiyle beni durdurdu. “Seni bu saatte yalnız bırakamam.”
“Ben güçsüz değilim!”
“Sana dokunulduğunda nasıl bayıldığını biliyor herkes.”
“O artık benim zaafım olmaktan çıkacak ve ben zaafı olmayan biri olacağım.”
“Zaaflarından kaçabilirsin ama ya geçmişinden?”
“Geçmişi umursasaydım herhalde şuan öteki taraftan size lanetler yağdırırdım.” Kapıyı açıp dışarı çıktım. Kapıyı bilerek kapatmamıştım. O ukala sigara içerse kokusu odadan çıksın diye. Bahçeye indiğimde içimi bir huzur kapladı. Burası şehirden uzakta olduğu için rahatça çimen kokusunu koklayabiliyordum. Gökteki yıldızlar o kadar çok parlıyordu ki bu gün, anlatamam. Beni bile mutlu etmeye yeten bu havayı bozan tek bir gariplik vardı o da uzaktan gelen izlenme hissi. Biri beni izliyordu ama kim? Yoksa o adam mıydı? Hemen teşkilata doğru yavaş adımlarla ilerlemeye başladım. Uzaktan gelen o fısıltı dolu sesler kulağıma doluyordu. “Geçmişin izlerini taşıyan sen, geçmişinden kaçabilir misin?” ilerlemeye devam ettikçe sesler artıyordu. İçimdeki kulağımı kapatma hissini durduramıyordum. “YETER! Geçmişten bahsedecek kadar salaksın. Ayrıca bana bunları söyleme cesaretinde bulunacak kadar da aptal. Ben geçmişime bakmam. Geçmiş bitip gitmiştir, onun arkasından bakan bir daha önüne bakamaz. Ve sen! Eğer buna devam edersen senin gelmişini de geçmişini de bu dünyadan silerim, eşekler cehenneminde bir zebani olarak yanarsın! DUYDUN MU BENİ?”
“Oooo! ne kadar da sinirlisin? Neden bu kadar asabisin ki? Ördüğün o sırlarla dolu duvarlarından dolayı olabilir mi?”
“Benim örecek bir duvarım yok. Ayrıca zaten korunacak bir şey yoksa duvarlar örülmez. Benim koruyacak bir şeyim yok ama senin sakladığın bir kimliğin var.” Sesin yerini iyice anlamaya çalışırken tam arkamda olduğunu hissedip eğildim. Tam eğildiğimde bir bıçak kafamın üstünden geçip duvara saplandı. “Demek savaş istiyorsun korkak. Adil olsun. Silahını bırak ve yüz yüze yapalım bu işi. Ne dersin?”
“Maalesef yüzümü gösteremem şimdilik bay bay kara geçmiş!” şunu anlayamıyorum, sadece sesi var ve sesi yaklaşıp uzaklaşıyor. Ya görünmezlik gücü var ya da ses gücü. İnsanların kafasını karıştıran bir erkek sesine sahipti. Neden ben?! Neden her bok bana oluyor? Teşkilatın içine girdim. Odamın kapısından içeri girdiğimde yatakta oturan Karina’yı görünce bir an duraksadım. Yanına yavaşça yaklaşırken kapıyı kapattım. Işıkları yaktım. Yanına gittiğimde geriye çekildi. Korktuğu her halinden belliydi. “Karina iyi misin?” kafasını olumsuz anlamında salladı. Bir şey olmuştu ve o çok korkuyordu. “Ne olduğunu söylersen sana yardım edebilirim.”
“Hayır, edemezsin! Kimse bana yardım edemez!” gözlerinden yaşlar akarken titriyordu. Ne onu bu kadar korkutmuş olabilirdi ki? Umutsuzca dizlerini kendisine çekip kafasını onlara yasladı. Hıçkırarak ağlıyordu. Ona karşı kayıt kalmamı ben bile kendimden bekleyemezdim. “Bu kadar üzüleceğin şey her neyse bana söyleyebilirsin. Söz kimseye söylemem.” Kafasını kaldırdığında uzun süredir ağladığını belli eden kırmızı gözlerle bana baktı. “Söz mü?”
“Evet, söz.” Bacaklarını daha kendisine çekti. Bende biraz daha ona yanaştım. “Ben bir hata yaptım! Oyunun içine düştüm.”
“Ne yaptığını söyle lütfen Karina.”
“Ben biriyle…biriyle…” söylemekten çok utanıyor gibiydi hali. “Nasıl denir, bilemiyorum.”
“Biriyle…birinin gece odasında…” devamını getiremeden göz yaşlarına boğuldu. Ağlamaktan kendini heba ediyordu. O ağlarken devamını düşündüm. Aklıma kötü şeyler geliyordu. Biri onu odasına alıp bir şeyler yaşatmış olabilir miydi? Bu kadar da ileriye gitmezlerdi değil mi? giderlerdi. Onlardan her şey beklenirdi. ”Kim yaptı sana bunu? Senin tanıdığın biri miydi?”
“Hayır…kim bilmiyorum.” Bana sarıldı. “Lütfen yardım et.”
“Bundan sonrasında ne yapabilirim ki sana?”
“Video kaydı…var elinde.” gözlerim birden yuvalarından çıkacak, tüylerim diken, diken olmuştu. Kim böyle bir pisliği yapardı ona? Neden kayıt alırdı o iğrenç anları?
“KİM YAPTI BUNU SANA?!” Sesim hem kalın hem de soğuk çıktığı için çok korkmuştu. “Kim yaptı Karina?” sesimi sakinleştirip tekrar sordum. “Bilmiyorum.”
“Neden bana yaptılar bilmiyorum…ben çok iğrenç hissediyorum.”
“Sana bunu zorla yaptı o zaman.”
“Evet…” elimle başımı ovuşturdum. Kaçırdığı gözlerine baktım. “Ben seni koruyacağım. Sen hiç merak etme. O pisliği bulup bunu yaptığına bin pişman edeceğim. Sadece sende bana yardım edeceksin.”
“Ben nasıl yardım edebilirim ki?...”
“O kişiyi görsen tanır mısın?”
“Belki…evet.”
“İşte onu gördüğünde haber vereceksin.” Kafasını bana yaslayıp sarıldığında kabul ettiğini anladım. Başka çaresi de yoktu zaten. Sarıldıktan sonra onu yatağına güzelce yatırıp yorganı üzerine örttüm. Uyuyana kadar bende uyumamıştım. Onun uyuduğundan emin olunca kendi köşeme çekildim. Uykum hiç yoktu. Normaldi bu çünkü 1 gün boyunca ben uyumuştum. Ah, şimdi ona acıyorum. Sadece 5 saatlik uykuyla ayakta durmaya çalışacak zavallı Bilge Prens. Kafamı duvara yaslayıp sorunlarımı düşünmeye başladım. İlk öncelikle o Doğu denen adam hakkında her şeyi öğrenmem gerekiyor, Demir manyağı neden kişilik bozukluğu varmış gibi davranıyor, onu bulmalıyım. Ve o Pamir den de ebediyen uzak durmalıyım. Vay be bütün sorunlarım erkeklerle onları sevmemem normal.
Sabah
Sabahın altısında uyandım. Birkaç saatlik uykuyla duruyordum. Ayakta durmakta zorluk çekiyordum. Yavaşça kollarımı ve bacaklarımı esnettim. Kıyafetimi değiştirdim. Üzerime beyaz tişört, gri eşofman ve eşofman üstü. Bu kıyafeti giymek bile benim için çok zordu. Ayakkabımı da giyinip hemen kendimi yemekhane attım. Tabağıma birkaç parça kahvaltılık alıp tek kişilik masalardan birine oturdum. Kimse gelmesin diye de duvar köşesi bir masa seçmiştim. Benim karşımda sadece duvar vardı. Bu lanetli yerde kimseyi görmek istemiyordum. Düşününce Mehir’in de başına böyle bir şey gelebileceği geldi. Olmasını asla istemezdim ama bu saflıkla devam ederse her şey sarpa sarıp sonumuz Karina gibi olacaktı. Yemeğimi yemeye başladığımda herkes yemekhaneye doldu. Yemekhaneye girenlerin arasında Karan’ın neşe dolu kahkahalarını duyduğumda neler olduğunu öğrenmek istedim ve girişe doğru umursamaz bir bakış attım. Karanla göz göze geldiğimde susmaktan çok bile bile kahkaha attığını fark ettim. Neyin kafasında bu mal?
Mecbur onun kafasını ben yerine getirecektim. İzlemeye devam ettim. Şu 2 gün içinde bir şeylerin değiştiğini fark ettim. Artık Karan arkadaşlar edinip onların yanına oturuyordu. Mehir ve Vuslat da aynı şekilde. Tanıdığımı düşündüğüm bu insanlar ne çabuk değişmişlerdi. Her taraftan kahkaha sesleri yükselirken ben daha fazla dayanamayarak önüme döndüm. Ve elimle kulaklarımı kapattım. Sesler ruhumun içine ilerlerken yemek umurumda değildi. Hemen ayağa kalkıp bahçeye çıktım. Bir o kadar büyük ve bir o kadar da küçük bir yerdi. Nefes aldığım tek yerdi bu lanet olasıca bahçe. Nefret etsem de her gün tek sığınağımdı. Neden burada hapis kaldım? Düşüncelerimin tam ortasında kafamın içinden gelen ses yani iç sesim konuşmaya başladı. Bunca zamandır hiç iç sesimle konuşmamıştım.
“Yalnız kalmak kötüdür ama bir o kadar da iyidir Zemheri.” İç sesim benim düşüncelerime yanıt veriyordu. O zaman bütün sorularıma mantık yürütebilirdim. Doğu’nun nasıl biri olduğunu düşündüm. “O iyi gibi davranıyor ama pek de güvenilir olmayabilir.” Aynısını düşünüyordum. Bir dakika ben şizofren değilim! Hemen susmalısın iç ses. O gittiğin yere geri dön. Bunları düşündüm. İç sesim derinliklerden gelen bir şeydi ve birine zarar verirken beni durdurabilirdi, bende bunu istemiyorum. Kendi sessiz konuşmalarıma boğulurken yanıma Demir’in geldiğini fark ettim.
“Neden buradasın?”
“Seni görmek için.”
“Yaptığın şeyden sonra bir daha beni asla göremezdin ama burada durmaya mecburum. Sana tek bir şey söyleyeceğim, benden uzak dur!” bunu onun gözlerinin içine bakarak söylemiştim. “Sana asla zarar vermezdim.”
“Evet, bende vermezsin diye düşünmüştüm ama bu verdiğin gerçeğini değiştirmiyor!” kolumu açıp gösterdim. “Bunu sana da söyleyeceğim, acımanı istemiyorum sadece uzak dur da işime odaklanayım.” Bu söylediklerimden sonra susup gideceğini düşündüm. Ama gitmedi. Gülümsedi. O iğrenç gülümsemesinden nefret ediyordum. Bir kadın bunu görse bayılıp çekici bulabilirdi ama ben o kadınlardan değilim. Hemcinsimi aşağılamak değil bu, sadece kendi farkım demek istiyorum. Yoksa benim kadınlara saygım sonsuz. Ama o aşağılık erkekler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Onlar belden aşağısı dışından bir şey düşünmüyorlar. “Seni eğiten kişi olarak nasıl uzak durabilirim, söyler misin Zemheri?”
“Tabi söyleyeyim hemen. Ben Demir’in benden uzak durmasını istiyorum, beni eğiten kişi Demir Bey olarak davranmanızı istiyorum. Sadece Demir Bey. Anlatabildim mi?”
“Benden kişilik bozukluğu olan biri gibi davranmamı istiyorsun.”
“Bunu yapamayacak kadar beceriksiz ve yeteneksiz olduğunuzu düşünmeye başlayacağım Demir Bey.” Bunu yapmazsa beceriksizin teki olacağını ona direkt olarak söylemiştim. Yani yapmak zorunda kalmıştı, tabi biraz gururu varsa ya da kaldıysa. “Tamam istediğini yapacağım ama senden uzak durmak mümkün değil.” Kendince bana aşkını ilan edecekti. Buna izin verecek kadar aptal değilim. “Siz uzak durmazsanız merak etmeyin ben uzaklaşırım. Tabi bunu kaba kuvvetle yapacağımdan emin olabilirsiniz.” Gülümsedi. Bunca yaptığından sonra nasıl gülümseyebiliyordu. Ne kadar kıskanç biri olduğunu bana göstermişti. “Gerçekten senden çok özür dilerim Zemheri, ben sana zarar vermek istemedim. Ama arkadaşım ile aranızda bir şeyler olabileceği fikri aklıma geldikçe deliriyorum.”
“Bende size böyle bir şey olmadığını söyledim. Fakat siz beni dinlemeyerek arkadaşınızı ayarttığımı söyleyerek beni kısıtlamaya çalıştınız. Hatta bana tokat attınız.”
“Çok özür dilerim. Gördükçe kendimden utanıyorum, Zemheri diğerlerinin yanında gördüğün hatta sana da biraz önce gösterdiğim o gülümseme gerçekten çok uzakta. O gülümseme benim çaresizliğim. Kendimi suçlama hissim. Lütfen…”
“Bakın biraz önce kabul ettiniz. İtiraz etmeyin. Asla yumuşamayacağım.” Dedikleri aslında pişmanlığını belli ediyordu ama bana vurması asla affedilemezdi. Bana dokunamazdı. DOKUNMAMALI DA! “Demir Bey olmak çok zor. Sen gelene kadar kolaydı, sen gelince Demir olmak istedim. Sadece Demir.” Yüzüne anlamamışçasına bakıp kafamı olumsuz anlamında salladım. “Hayır, siz bana…Olamaz. Olmamalı da. Sadece 2 ay oldu. Yalandan başka bir şey değil. Benim o saçmalıklara ayıracak 2 saniyem bile yok! Sizin de olmamalı!” ayağa kalktım. Giderken o da ayağa kalktı, tişörtümden hafifçe çekip kendine yaklaştırdı. Dediklerim işe yaramıştı ama yanlış zamanlama. “Çok özür dilerim, beni affet.” Daha kaç kere özür dileyecek bu adam? Derken saniyesinde ağzımı açmama izin vermeden dudaklarını alnımda hissettim. Öpmesini asla istemiyordum ama en azından o aptal gibi dudaklarımdan öpmedi. “Sen ne yapıyorsun?”
“Çok özür dilerim. Bu sadece vedalaşma. Merak etme, beni sevmeyen birini zorla dudaklarından öpecek kadar adi biri değilim. Zaten sevse de zorla öpmem. Bu yüzden içini ferah tut. Gerçekten bu bir daha olmayacak.” Beni en azından birinin anlaması iyiydi. “Benim zaafımı biliyorsun, bu yüzden şuan hassas davrandığın için teşekkürler. Ama bir daha olmasa iyi edersiniz Demir Bey!” Hemen arkamı dönüp oradan ayrıldım. Teşkilatın kapısında bizi kapıya yaslanmış bir şekilde izleyen Pamir’i gördüm. Yüzüne doğru iğrenç bir bakış atıp yanından geçtiğimde o da arkamdan geldi. Yanıma gelip benimle birlikte yürümeye başladı.
“Zevk alıyorsun değil mi öpülmekten?”
“Eğer zevk alsaydım siz beni öptüğünüzde tuvalette kusup on bin kere ağzımı yıkamazdım. Ayrıca şimdi de lavaboya gitmezdim.”
“Ah, Zemheri. Hiç anlamıyorsun değil mi onun senden hoşlandığını?”
“Bunu anlamadığımı düşünecek kadar aptal olmadığınızı düşünüyorum.”
“O zaman neden izin veriyorsun?”
“İzin veriyor muymuşum? Hiç fark etmemiştim. Siz beni öperken de ben izin vermiştim değil mi? Ne kadar da yazık size!”
“Yazık olan neden benim Zemheri?”
“Benim yanımda sadece güldüğünüzü söyleyerek aşkınızı ilan eden sizsiniz çünkü. Ayrıca öpen de.” Bunu söyleyince ben kahkaha atarken o sinirlenmişti. Hatta yüzü kızarmıştı. Utançtan mı yoksa kızgınlıktan mı onu anlayamadım.
“Ne?! Sen ne demeye çalışıyorsun?” ben koşarak uzaklaşırken o da arkamdan koşarak bağırıyordu. “Bana cevap ver Zemheri! Önünde sonunda seni yakalayacağım! Çabuk buraya gel!”
“Yakalayacaksanız gelmeme gerek yok öyle değil mi Bay Aşık?!” daha hızlı koşarak merdivenlerden çıktım. Herhangi bir koridora girdim. O da peşimden girdi. Şansıma çıkmaz koridordu ve çok dardı. Çıkmaz koridorun sonuna geldiğimde arkamı döndüm. O da hemen arkamdaydı. “Kaçışın sonuna geldik. Şimdi cevap ver bakalım!” beni köşeye sıkıştırdığında etrafıma bakındım kimse yoktu. Hay seçtiğim koridorun ben…!
“Evet ne diyordun? Bay Aşık mı demiştin sen?”
“Ben hiç öyle bir şey hatırlamıyorum Pamir Bey.”
“Şimdi Pamir Bey olduk demek.” Bana daha da yaklaştı. “Demek ben sana aşkımı ilan etmişim, öyle bir şey yok da, olsa ne yapardın?” beni sinirlendirmek istiyordu anlaşılan. O zaman istediği dilden cevap verelim.
“Sizin bu mavi okyanusunuza bakarak…” elimle gözlerini gösterdim. “…sizi herkesin ortasında rezil ederdim. Daha sonra intihar süsü vererek sizi gebertirdim.” Gülümsedi. Adamı tehdit ediyorum hala gülümsüyor. “Vay be! Demek beni öldürmeye çalışacak kadar delirdin! Deli kız!”
“Daha öncelerinde Can Pare diyordunuz, şimdi deli mi oldum?!” tekrar sırıttı.
Buldum artık sana can pare yerine, Sisu ya da Hridayeş diyeceğim.”
“Onlar ne demek?”
“Senin yaptıklarının hepsi hangisini tercih edersin?” bir düşününce aklıma Siyah Lotus geldi. Belki de bu adam olabilirdi. “Ben Siyah Lotusu tercih ederim.” Yüzü bir an şaşırdı. Onu gizlemeye çalıştı ama olmadı. Evet bu adamdı! “O da ne demek hiç duymadım?” yanlış alarm! Bu adam şaşkınlığından öyle bir ifade takınmış. “Onu bilmiyorum ama size Mahşer Midillisi diyebilirim.”
“Ben ortalık karıştırmıyorum ama sen bunu çok yapıyorsun o yüzden karar verdim. Ben sana Mahşer Midillisi diyeceğim Zemheri.”
“O benim size taktığım lakap, çalmayın lütfen.”
“Çaldım bile!” birbirimizle laf dalaşına girdik ama en sonunda o, o kadar laf söyledi ki “İyi tamam be! Alın sizin olsun! Alt tarafı bir lakaptı onu da çaldınız ya, pes doğrusu!”
“O zaman sende başka lakap bul Mahşer Midillisi.”
“Rüzgar mı olsa acaba? Hep esip gürlüyorsunuz sonra da diniyorsunuz. Evet bence size Rüzgar tam oldu.”
“Eski sevgilinin adı falan değil, değil mi?”
“Bakın şu küçücük koridorda iki saattir zaten daraldım, iki laf söyledim diye sabrımı sınıyorsunuz vallahi çakacağım bir tane!”
“Ben de seni eğitimdeki dövüşte yere çakacağım!”
“Lütfen şuradan çekilip susar mısınız?” hemen sıyrılıp koşarak çıkıp gittim. Adamdan bir kaçalım dedim iki saat peşimi bırakmadı. Daha biraz önce sinirliydim, sonra güldüm şimdi yine sinirliyim. Bir mutluluğu bulamıyorum. Bir de şansızlığım üst seviye de! Hemen merdivenlerden indim. Ben ne yapacaktım? Lavaboya gidecektim! Allah kahretsin unutturdu. Aslında dokunmadığı ve öpülmediğim sürece sorun yoktu. Yıkamama gerek olmadığını düşünüp tekrar bahçeye çıktım. Geçen oturduğum yere oturdum.
1-2 Saat Sonra
Birkaç dakika geçince karnıma aniden bir ağrı girdi ve kalbim hızlanmaya başladı. Herhalde yemek yemediğim için diye düşünerek yemekhaneye gittim. Yemeği tabağıma koyarken bile canım hiçbir şey yemek istemiyordu. Oradan çıkıp koridora oturdum. Karnımı tutarken yanıma Vuslat ve diğerleri geldi.
“Zemheri! Ne oldu?!” hepsi etrafıma doluştular. “Karnım çok kötü ağrıyor ve kalbim hızlı atıyor.” Hepsi bir fikir yürütmeye çalıştılar ama bulamadılar. En sonunda Vuslat bir şey diyecek gibi oldu ama sustu. “Ne diyeceksen söyle Vuslat, canım çok acıyor.”
“Söylersem daha çok acıyacak.”
“Acıdan korkmuyorum! Kendime ne olduğunu merak ediyorum, şimdi söyler misin?” korkakça ve gülerek “Pamir Beyin doktorluk eğitimi olduğunu biliyorum. Ama neden doktorlara gitmediğini anlayamıyorum.”
“Çünkü onlar direkt Demir’e haber verecekler. Ve ben ondan sıkıldım. Şimdi de sen bana Pamir’den yardım istemem gerektiğini mi söylüyorsun?” durup soluklandım.
“Ona gitmektense Demir’in haberi olmasını tercih ederim. Ben revire giderim. Siz sakın benimle gelmeyin.” Yavaşça ayağa kalkıp revire doğru ilerlemeye başladım. Revire vardığımda kapıda bir an duraksayıp içeri girdim. Doktorlar söylemeden uzandım. Biraz muayene ettikten sonra ilaç yazdılar ve işimi çabucak halledip çıktım. İlaçları verdikleri anda içtim. Gerçi etkisini sonra gösterecekti ama ne kadar erken etkisi olursa o kadar iyi olur. İlaçları içtikten 2 saat sonra bahçeden bir ses duyuldu. Herkes oraya doğru koşuşturmaya başladı. Bende Vuslat ile beraber oraya gittim. Bahçede yine bir kavga vardı. Ama kavgayı kızlar ediyordu. Birbirlerine vuruyor ve özel güçlerini kullanıyorlardı. Tereddüt bile etmeden aralarına girip ikisini de gücümle uzaklaştırdım. “Neden burada başımı şişiriyorsunuz?!” İkisi de sanki “tek sorun bu mu?” der gibi şaşkınlıkla baktılar. Daha sonra gözleri sadece bir kişiye kaydı. Yakışıklı bir erkekti. Demek yine kavga erkek yüzünden çıkmıştı. “Sizin bu aptal erkekler için ettiğiniz salakça kavgalar canımı sıkmaya başladı. Ne yapacaksınız o salak erkekle sevgili olunca? Sanki hayatınıza yeni bir şey eklenecek. Sadece sırtınıza bir yük daha eklenecek. Onu mutlu edeyim derken geberip gideceksiniz. Bunu istemek de kararlıysanız intihar edin daha iyi. Ben size yardım ederim intihar konusunda. Şimdi o cırlak seslerinizi kesip ne bok yapacaksanız yapın ama kavgaya devam ederseniz sizi ayırmak yerine ikinizin de kafasını elektroşok ile patlatırım.” Yüzlerine bile bakmadan Vuslat’ın yanına gittim. Ben önde o arkada tekrar içeri girdik. Herkesin bakışlarının üstümde olduğunu biliyordum ama bundan nefret ediyordum. Görülmeyi sevmezken burada herkesin dikkati en ufak şeyde o kişiye kayıyor. Odama gittiğimizde yatağa rahatça uzandım. Vuslat ise bana sert bakışlarını yöneltmiş bir cevap bekliyordu. “Vuslat hadi ama yapma. Sende aynı şeyi düşünüyordun.” Bunu onu rahatlatmak için söylesem de o daha da sinirlenmişti. “Düşünmek ile yapmak arasında bir fark var! Orada ettiğin lafların ne kadar büyük cezalara tabi olduğunu sende biliyorsundur umarım.” Evet biliyordum. Ama o aptal kızların böyle bir şeye ihtiyacı vardı. Sonuçta pislik bir adamın peşinden köpek gibi koşmalarına engel olmuştum. Köpek mi? Evet tam bir köpeklerdi. “Cezalarını bilmediğimi düşünerek hata ediyorsun…” yattığım yerden doğruldum. “Eğer bir ceza alırsam bu en fazla…Herhalde 5 gün antrenman falandır.”
“Bundan emin olamayız.” Belki başka biri emin olamazdı ama ben emindim. “Demir’in bana olan duyguları ortada bana zarar vermemek için her şeyi…” lafımı yarıda kesip araya girdi. “Pamir’in de sana zarar vermek için her şeyi yapacağı apaçık ortada. Ayrıca aşama sınavına bu kadar az kalmışken bunu yapmamalısın.” Az mı kaldı? Ne zaman olduğunu bile bilmiyordum. “Ne zaman aşama sınavı?”
“2 gün sonra.” Bu demek oluyordu ki çok çalışmam gerekiyordu. Aslında verdikleri ilaçların yan etkisi olarak uyku bozukluğuydu. Yani yapacak tek şeyim buydu. Hayatta tutunacağım tek şey hatta son şey bile olabilirdi. Kafamı istemsizce sallayarak bu düşünceden vazgeçtim. Beni öldürecek şerefsiz daha cehennemden çıkıp gelmedi. “Çalışmam lazım.” Hemen onun yanından kalkıp dolabımdan rahat kıyafetler seçip eşofman üstümün kafasını kapatıp odadan çıktım. Hızlıca merdivenleri inerek spor salonundan içeri girdim. Kafamda bir plan yaptım. Nelerde sorunum var diye. Her ihtimali her gücü ve her atağı değerlendirdiğimde bütün eksiklerim ortaya çıkıyordu. Karar verip başlayacakken üzerine beddualar ettiğim adam yanıma geldi. “Eksiklerini bulmanda yardımcı olabilirim.” Tam arkamda durduğu için yüzünü göremiyordum. O iğrenç suratına bakmaya da niyetim yoktu. Onu umursamadığımı anlaması için ses tonuma dikkat ederek konuşmaya başladım. “Size benden uzak durmanız gerektiğini söylediğimi hatırlıyorum. O yüzden beni rahat bırakın, sizin o iğrenç suratınızı görmek bile midemi bulandırmaya yetiyor.” Dişlerini sinirle birbirine çarptırdığında bu söylediklerimin onu rahatsız ettiğini anladım. Ama beni kolumdan çektiğinde ona doğru bakmadım. Gerçi kolumdan çektiğinde hareket bile etmemiştim. Şaşırdığını biliyordum. Normalde birini kolundan tutup kendinize çektiğinizde istediğiniz gibi tam suratınıza bakmak zorunda kalırdı. Peki ben normal biri miyim? Beni onlarla aynı kefeye birçok kez koymuştu. Tabi ben o kefeyi onun kafasından aşağı boşaltmaya gelmiştim.
“Galiba o çirkin suratınıza bakmadığım için böyle şaşırdınız.” Tekrar kolumdan çekmek yerine beni kafamdaki kapüşonumu indirip ensemden kavrayıp kendine doğru aşağıya çektiğinde onun suratına tersten bakıyordum. “Boş lafların artık canımı sıkmaya başladı.” Sinsice gülümsedi. “Ve benim canım sıkılırsa canını sıkmam, o canını alırım.” Açıkça ölümle beni tehdit ediyordu. “Benim ölümden korktuğumu nereden çıkardınız?”
“Ölümden korkmadığını biliyorum ama en azından seni sevenleri düşünüyorsundur.”
“Beni sevenlere beni sevin demedim değil mi? Yani onları kaybetsem umurumda olmaz. Gerçi benim kaybedecek bir şeyim yok. Neyle tehdit edeceksiniz? Kendini bile umursamayan biri başkasını mı umursayacak? Ne kadar da komiksiniz.”
“Senin bu kadar adi bir pislik olacağını tahmin etmemiştim.” Ensemi bırakıp geri giderken boynumu ovalayıp ona baktım. “Peki siz bu teşkilatı kaybetmek konusunda endişeleniyor musunuz?”
“Yani…sonuçta burada…” sözünü kesip araya girdim. “O zaman benim umursamadığım birine bir şey yaparsanız burayı yok ederim.” Şaşırması gerekirken gülüyordu. Ben onları umursamasam bile koruyordum. Onları yarı yolda bırakacak kadar aptal ve salak biri değilim. Arkasını dönmeden omzunun üzerinden bana baktı. “Senin için bir zaaflar ama onları gösterecek kadar aptal değilmişsin. Senden de bunu beklerdim. Ama merak etme benim canımı sıkmazsan onları biraz daha görebilirsin. Tabi onlarda bana arza çıkarmazlarsa.” Küçük bir kıkırtıyla ona karşılık verdim. “Arza mı? Herhalde kendinizden bahsediyorsunuz çünkü ben sizden başka bir arza göremiyorum. Bir daha onlara arza derseniz…”
“Ne yaparsın arızaya mı bağlarsın?”
“Aynen öyle. Arızaya bağlarım. Tabi ben bir sorun varsa piyonlarla konuşmaktansa onların şahına gitmenizi öneririm. Tabi ben bir vezirim.”
“O zaman şahın o ihtişamını taşıyan kişi kim?”
“Bunu da siz bulun. Sonuçta benden üstte ve kıymetlim.” Bunu söylemem onun kafasında fırtınalar koparırken birden dışarıda şimşekler çattı. Cama baktıktan sonra ona baktığımda “O kim lan?!” diye bana bakıyordu. Söyleyememek onu delirtiyordu. “Yakında tımarhanelik olacaksınız, ben size bakamam gerçi Dalya vardı değil mi? Şimdi o bu şimşekte sarılacak birini arıyordur. Hadi koş onun kölesi.”
“Ben ancak onun efendisi olurum.” Hızlıca yanımdan ayrıldı. Zamanımı içten yiyen bir kanser hücresi gibiydi. Aptalın tekiydi. O da Demir gibi benden hoşlanıyordu ama bunu söyleyemeyecek kadar “centilmendi”. Antrenmanlarıma devam ederken aslında onun bilerek hep ben antrenman yaparken benim yanıma geldiğini fark ettim. Hafif gülümsedim. “Bu salak adam gerçekten görülmekten tırsıyor.”
1-2 saat sonra
Kan ter içinde kalmıştım. Yorgunluktan bir anda kafama sopayla vurulmuş gibi arkaya doğru yere düştüm. Kafam yere değdiğinde uyuyacak gibi oldum. Kafamı ellerken elime bir sıvı geldiğini fark ettim. Belki de terdi. Yine de bir dürtüyle elimi gözlerimin göreceği hizaya getirdim ve kan gördüm. Gerçekten biri sopayla vurmuştu. Hızlıca ayağa kalkacakken dengemi sağlayamayarak yere düştüm. Tekrar kalkacakken bana tekme attı. O tekme attığı bacağından güç alıp ayağa kalktığımda o yerdeydi. Hemen kapanacak olan gözlerimle ona baktım. Bu kişinin Dalya olacağını nereden bilebilirdim ki. “Beni bu aptal sopayla yeneceğini mi düşündün prenses?” Prenses onun için en iyisiydi. Sonuçta her zaman süslü ve bir prenses gibi aptallıktan ibaretti. Gözüm kapanırken boks torbasına tutundum. “Beni yine bayıltmayı başarıyorsunuz ya hayret size.” Gözlerim kapanırken tekrar kafama vurulduğunu hissettim. Artık nasıl vurduysa pezevenk beynimin içinde çınlıyordu. Gözlerimi tekrar açtığımda hemen elimle başımı elledim. Kan akıyordu. Etrafıma bakındığımda demir sopa gördüm ve bükülmüştü. Ya bana vurunca bükülmüştü ya da Demir’in bununla bir alakası vardı. Hızlıca ayağa kalkacakken canım acıdı. Doğru ya bayıldıktan sonra aniden ayağa kalkmamak gerekirdi. Yavaşça ayağa kalktım. Tutunmadan yürümeye başladım. Kapıdan çıkıp bahçeye ilerledim. Bahçeye girdiğimde herkes bana bakıyordu. Bir kişi hariç; tabi ki de Dalya pezevengi. Hemen yanına doğru son gücümle koşup yakasına yapıştım. Onu milletin içinde dövecek değildim. Yakasını çekip eğilmesini sağlayarak onu spor salonuna kadar sürükledim. Oraya geldiğimizde onu yere atıp izlemeye başladım. “Evet bir cevap bekliyorum aptal şey! Neden demir sopayla kafama vurdun?”
“O aptal şey sensin bir kere!” ” Oy laf soktu” dememi beklemiyordu umarım. “O ilkokuldan kalma laf döndürme laflarını döndürüp bir tarafına sokarım! Bana burada terbiyemi bozdurtma ve cevap ver. Ne bok planlıyordun aptal şey seni?”
“Seni öldürmeyi planlıyordum mesela. Hatta zihnini ele geçirmeyi.”
“Beni öldürebileceğini hatta bunu tek başına yapabileceğini sanan tek aptal sen misin peki?” Kısaca sana yardım eden kim? Diye soruyordum. “Ne kadar da zekisin. Tabi ki de tek değilim. Ama sen teksin.”
“Evet, tek başımayım ve hala beni öldürebilmiş değilsiniz.”
“Emin misin?” Dediğinde arkamda biri olduğunu hissettim ve hemen gücümü kullanarak ona elektrik verip bayılttım. “Buna kanacak kişi ben değilim Dalyacığım. Bak sana kibarlıkla söylüyorum, neyin peşindesin bunu biliyorum. O saçma sapan kafanda kuruntu yaptığın senaryoları Pamir Beye de sunmanı tavsiye ederim. Bir daha bana böyle şeyler yapmayı denersen bende senin üzerinde bir şeyler denerim ama sen benim gibi kalkamazsın, sümük gibi yapışık kalırsın. Anlamışsındır umarım beni.” Arkama bakıp yerde yatan kişinin kim olduğunu anlamaya çalıştım. Elimle saçını tutup kafasını kaldırıp sırtüstü yatırdım. Yüzü kabak gibi ortadaydı. “Bu senin yalakan olan Helen değil mi? Ne kadar da acıyorum bu kıza, anlatamam. Onu da alıp beni rahat bırak. Bir daha seni etrafımda görürsem kendi ölümünü sana seçtiririm!” Onun iğrenç suratına daha fazla katlanamayarak kapıya doğru ilerlediğimde kapıya yaslanmış şekilde Doğu’nun bizi izlediğini fark ettim. Sanki çok da umurumdaydı! “Kime kendi ölümünü seçtiriyorsun? Yoksa Dalya’ya mı? Sana bir sır vereyim, o göründüğünden daha tehlikeli. Şuan rol yaparak planlar tasarlıyor ve sende bu numarayı yiyorsun öyle mi? Ne kadar da yazık!” Bana yazık diyenin Doğu olduğunu idrak etmeye çalışıyordum. Daha öncede demiştim, buradaki herkes bir şerefsiz çıkıyordu. Tabi Doğu’dan bunu beklediğimi söylesem yalan olurdu. “Ne kadar plan yaparsa yapsın, o yaparsa benim boş duracağımı düşünüyorsan çok yanılıyorsun!” Kulağına yaklaşıp son kez bir şeyler fısıldadım. “Belki de sende bir plan yapmalısındır. Sonuçta onun ölümünü izlemek sana çok acı verecek.” Sinirlendiğini söylemese bile anlayabilecek seviyedeydi. Kaşlarını iyice çattı. “Onun kılına dahi zarar gelirse, asıl ben seni yaşatmam!”
“Görürüz.” Spor salonundan yine çıkmam gerekmişti. Ya bunu Pamir görürse. Allah’ım al şu zebanilerin canını. Hem kurtulurum bunlardan. Madem yine işimi bırakmak zorundayım yine bahçeye gitmeyeceğim. Sonuçta yarın aşama belirleme var. Spor salonunun bulunduğu koridorun devamına hiç gitmemiştim. Gerçi oraya giden tek bir kişi görmüştüm o da tabi ki Cehennem midillisi! Belki de biraz olsun teşkilatı düşünüp işe yarar şeyler bulmanın tam zamanıdır. Tereddüt bile etmeden koridorun sonuna doğru ilerlemeye başladım. Sanki spor salonundan sonra koridor bitiyormuş ama onlar sanki devam ettirip bir boşluk oluşturmuşlar gibi. Koridor sadece düz duvarlardan devam ediyordu. Peki o zaman Pamir nereye gidiyordu? Sonuçta arkasından baktığımda yok oluyordu. Belki de görünmezlik gücü vardı ve bunu kullanıyordu. Umarım yoktur. Yoksa gerçekten büyük bir sorunumuz var. Daha fazla düşünmeyerek ilerlemeye devam ettim. Sonu yok gibi miydi buranın? Ya da gerçekten yoktu. Beş dakika kadar yürüdüğümde yalnızca sağa doğru ayrılan bir koridor bulmuştum. “Sonunda be!” Direkt o koridora saptığımda geri çıkmak zorunda kaldım. Koridorun girişi elektrikli demir çubuklarla bir hapishane gibiydi. Tam göremiyordum ama sanki demir çubukların arkasında biri vardı. Hafifçe kafamı çıkartıp baktığımda uzun boylu, siyah saçlı ve tişörtünden dolayı görünen kaslara sahip birinin arkası dönüktü, ayakta duruyordu. Onun önünde ise yerde kanlar içinde yalvarırcasına bakan bir erkek oturuyordu. Her tarafı kanlar içinde olduğu için tam göremiyordum onu. Kaslı adam, ona doğru eğilip kafa attı. Bir şeyler soruyordu ve onun verdiği her cevapta onu dövüyordu. Bu psikopat adam da kimdi? Müdahale etmem gerekirdi ama kendi başımı da yakmak asla istemiyorum. Fakat biraz daha yaslanıp duymaya çalıştım. Duyabildiğim şeyler beni şaşırtmaya başlamıştı. Kaslı adam; “Seni geberteceğime ant içmişken nasıl böyle bir şerefsizlik yaparsın?! Sana kaç kere benim olana karışma dedim! Anlamayacak kadar aptal olamazsın!” Sesi öfkeden başka bir şey barındırmıyordu. O tehditkar sözler karşısında tek merak ettiğim neyden bahsettikleriydi. “Ben de sana…benim olanı bana geri ver, demiştim. Ama sen onu bana asla geri vermedin.”
“Bak, ben senden zorla Dalya’yı almadım! Dalya benimle olmak istedi ve bende bu isteğini geri çevirmedim. Ama sen! Bana ait olanın peşindesin! Peki ben, benim olanı sana bırakır mıyım?!” Dalya mı? Dalya için kendini feda edip ölecek olan bu aptal kimdi? Onlar konuşurken yerdeki adamın arkasından bir kadın geldi. Yanında gelen adamlara eliyle gidin emri verdi. Sadece içi kalmıştı. “Neden onu bu kadar önemsiyorsun ki? O seni umursamıyor bile.” Kaslı olan adam ise sağ elini yerdeki adamın kafasına bastırdı ve eliyle iyice kavradı. “Seni hiç ilgilendirmez. Seni tek ilgilendiren şey, şuan burada olan şerefsiz!”
“Ona ne yapmayı planlıyorsun? Boşu boşuna öldürecek kadar ahmak olmadığını düşünüyorum.” Kafasını sağa sola salladı. “Hücrede tutacaksınız.”
“Ne zamana kadar?”
“Benim olanı aldığım zamana kadar.” Yerdeki adama tekme atıp arkasını döndüğünde hızlıca kafamı çekip geldiğim yere doğru gerim yürüdüm. Daha sonrasındaysa yavaş adımlarla sanki oraya yeni geliyormuş gibi ilerlemeye başladım. Kapıdan çıkan adamın yüzünü görmeyi beklerken çıkan kişi Pamir’den başkası değildi. “Pamir?” tereddüt ederek adını sesli söylemiştim. “Zemheri, sen ne arıyorsun burada? Senin cezanın henüz bitmediğini düşünüyordum.”
“Bitmedi zaten! Ayrıca bu bir ödüldü. Fakat ne için verdiniz bilmiyorum. İyi bir amacınız olmadığı kesin.”
“Amacımı sana söyleyeyim, sen o kadar çok çalıştıktan sonra eklem yerlerin ve kasların ağrıyacak ve girdiğin o aşamada geberip gideceksin.” İlk defa ondan bu kadar sert hakaretler duyuyordum. Alışık olmadığım bir şeydi. Yoksa beni sinirlendirmeye mi çalışıyordu? “Bu kadar sert bir yanıt vermenizi ummuyordum. Size yakışan şeyleri yapmaya başlamanıza çok sevindim.” Dikkatlice onu süzdüğümde sağ omzunu hafif kapatan tişörtünün altından görünen döveme gibi bir şey ilgimi çekmişti. “O da ne?” Elimle omzunu gösterdim. O da hafif gülümseyerek tişörtünü çıkarttı. Bu adam beni etkilemeye çalışıyorsa onun sekizlik karın kasından hiç hoşlanmadım. “Şu omzumdaki dövmeden mi bahsediyorsun?” Omzunu bana doğru çevirerek bakmamı sağladı. Tam koluyla omzunun ekleminin birleştiği yerde kocaman bir kaplan dövmesi vardı. “Teşkilatın simgesinin pars olduğunu sanıyordum.”
“Onlar için yaptırdığım bir şey değil. Eski bir hatıra.”
“Ne hatırası?” Biraz düşündü ve elini ensesine götürdü. “Eskiden benim için çok değerli olan birinin hatırası. Onun en sevdiği hayvan kaplandı ve bana büyüdüğümde kaplan dövmesi yaptırmamı söylemişti. Tam da istediği yere yaptırdım.”
“Neden orası ve şuan senin için önemli değil mi?”
“Benim için eskisinden daha da kıymetli biri. Ayrıca küçükken de biraz kasım vardı ve ona göre sağ kolumdaki kaslarım çok iyiydi. O yüzden oraya hep sarılıp uyurdu.” Erkeklerde de her şey kasa geliyor ya, çok sinirim bozuluyor. Sonuçta şuan benim de karın kaslarım var. Konuşmaya devam etti. “Sence karın kaslarım iyi mi?” Bu davranışına karşılık tişörtümü hafifçe kaldırarak oluşan karın kaslarımı gösterdim. “Peki ‘benim karın kaslarım iyi mi?’”
“Gayet iyi.”
“Tamam, yeter! Daha fazla kas konuşmak istemiyorum ve ben, senin gibi iğrenç birinin yanında durmak istemediğimden sen beni sinirlendirmeden ben defolup gidiyorum. Sana iyi belalar, umarım bu gün geberirsin!” Bedduamı da edip hızlıca spor salonuna doğru koşmaya başladım. Git git bitmiyor babam, bunlar. Spor salonuna girmek için bir adım atacakken içeride ki Doğu ve Dalya’yı görüp durdum. Bir şey konuşurlarken Doğu bir anda yerde bacaklarını kendine çekmiş Dalya’ya doğru eğildi. Eliyle çenesini yukarı doğru kaldırıp onun kendisine bakmasını sağladı. Yavaşça yüzünü ona doğru yaklaştırdı. Ve kendi dudaklarını onunkine bastırdı. Olanlar karşısında elimle ağzımı kapatıp geri çekildiğimde onlar öpüşmeye devam ediyorlardı. Hemen duvara yaslanıp nasıl bir çukura düştüğümü anlamaya çalışırken yanıma gelen Vuslat’ı gördüm. Hızlı adımlarla onun yanına gidip kolumu omzuna attım. “Hadi gel biraz, kapalı eğitim alanına gidelim.” Kapalı eğitim alanında birkaç kez çalışmıştık. Belki de bir düello yapmanın zamanı gelmiştir. Dediğimi sorgulamadan birlikte sol koridorun sonuna doğru ilerledik. En sondaki büyük kapıyı açmak için kolu çektiğimde kapalı olduğunu anladım. Birkaç kez tekme atıp en sonda uçan tekme attığıma kapı açıldı. “Herkes gibi bu da şiddetle çalışıyor.” Hızlıca ışıkları açtım. Etrafa daha dikkatli bakma vaktim hiç olmamıştı. Hemen etrafa baktım. İlk dikkatimi çeken spor salonunun duvarlarının her birinde bir cam vardı. Camın arkasında ise oturma koltukları. Ama bu koltuklar yukarıdaydı. Yani bir 5 metre yukarıdaydı. Duvarın üst kısmında diyebiliriz. Orayı boş verip etrafa baktığımda kocaman salonun sonunda büyük bir ring olduğunu görünce elimde olmadan koşarak oraya gittim.
“Yok artık! Vuslat hemen buraya gelmen lazım! Çabuk!” Yanıma koşarak geldiğinde, “Ne oldu?”
“İnanamayacaksın ama bu ring, Jack Johnson ve Oleksandr Usyk’in şampiyon oldukları ring!” Vuslat şaşkınlıktan bağırarak ringi incelemeye başladı. “ALLAH’IN SEVDİĞİ KULUYMUŞUZ!”
“Evet!” ikimizde çok heyecanlanmıştık. Sonuçta ikimizde küçüklükten beri bütün boks maçlarını izlerdik. Ve boks alanında da ustalaşmıştık. Hepsi küçükken izlediğim o maçlar sayesindeydi. “Onun ilk şampiyonluğunu hatırlıyor musun?” diye sordu. Hiç düşünmeden cevap verdim. “Tabi ki de unutmak mümkün mü? Özellikle de Oleksandr Usyk’i asla unutamam. Az kalsın yenilecekti. Tabi hakem kararıyla kazanması çok iyi oldu.”
“Ne güzeldi o maç. Bir tane de biz yapalım mı?” Sevinçle gülümsedim. “Sana acımayacağımı bilmelisin.” Hemen küçük eşya odasına girip eldivenleri falan hallettik. İkimiz de hazır olunca ringe çıktık. Yüzüme vuracakken eğilip karnına vurdum. Düşecek gibi oldu ama bir tekmeyle işimi halledecek az kalsın. Büyük bir hızla devam ederken ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama en sonunda ikimizin de pestili çıkmıştı. Ve daha birbirimizi yere düşüremeden birden yere yığıldık.
“İyi oyundu.” İlk ayağa kalkan bendim. Elimi uzatıp onu da kaldırdım. Eldivenlerimizi çıkardığımızda gözüm cama ilişti. Bir baktım ki cam da Pamir, Demir, Dalya ve Doğu bizi izliyor. Diğer camlara baktığımdaysa herkesin orada olduğunu gördüm. “Demek en baştan beri izleyicilerimiz varmış.” Bunu demem üzerine Vuslat da cama baktı. “Olmasa şaşardım. Fakat onlar bizi değil, seni izlemeye gelmişler anlaşılan.” Biz eşyaları yerine koyarken onlar çoktan aşağıya gelmişlerdi. Tabi onlar dediğim, sakatlar tayfası. Kapıdan çıkacakken izin vermeyecekmiş gibi birden içeri girdiler.
“Doğrusu, beraber kalmanıza şaşırdım. Bir umut biriniz kazanır diye düşünmüştük.”
“Kim kazanırdı sizce?”
“Büyük bir farkla sen kazanırdın.”
“Vuslat’ı küçümsemek ile hayatınızın hatasını yaparsın, sizde yapmışsınız Pamir Bey.” Demir araya girip, “Peki neden spor salonunda değilsiniz?”
“Mecbur kaldık. Birilerinin öpüşmesini bölmek zorunda kalacaktık.” Demir ve Pamir şaşkınlıkla tek kaşlarını kaldırdıklarında Doğu öfkeden elini yumruk yapmıştı. Dalya ise utangaçlık ile nefret arasında domates olmuştu. “Ne saçmalıyorsun sen yine Zemheri?” öfkeyle girenin Pamir olacağını düşünmemiştim. “Diyeceğim şu ki o kusmam gereken sahneye dayanamadım Pamir Bey.”
“Kim? Kimden bahsediyorsun sen?” Demir’in bu soruyu sormasıyla Doğu öfkeden deliye dönüyordu ama herkesin gözü bizim üzerimizde olduğu için görmüyorlardı. Ya da görmezlikten geliyorlardı.
“Adlarını bilmiyorum.” Yalan söylemiştim çünkü bunu daha sonrasında kullanmak daha mantıklıydı. Sonuçta onlar rahat durmayacaktı. Peki neden benim etrafımdaki herkes birden düşmanım çıkıyor? Biraz daha zorladıktan sonra Demir, Dalya ve Vuslat salondan çıktılar. Pamir ise eşyaları topluyordu. Ardından yanına Doğu’dan adını öğrendiğim Barlas geldi. Onun yanında dikilmek yerine ona yardım ediyordu. Ardından onların biraz uzağında Doğu başımda dikilip öfkeyle bana bakıyordu.
“Senin de gitmen gerekmiyor mu?”
“Gerekmiyor! Sen ne yapıyorsun lan?!” Bana sinirli bir ifadeyle bakarken ben ona “salak mı?” diye düşünerek tiksintiyle bakıyordum. “O ağzını kırmamı istemiyorsan, defol git başımdan!”
“Ne oldu? Götün yemedi mi söylemeyi?”
“Ne diyorsun lan sen?! İstesem her şekilde söylerdim. Hatta söylemek yerine ikinizi de gebertebilirdim. Sen bir de şimdi bana hesap mı soruyorsun?!”
“Soruyorum lan! Eğer bir şey söylersen seni…!”
“Kapa o çeneni!”
“Ben sana iki saattir anlatamıyorum galiba! Bana öyle konuşamazsın! Ayrıca bir bok da söylemeyeceksin!”
“Asıl ben sana senin dilinde konuşamadığım için anlatamıyorum. Sen beni tehdit edemezsin. Çünkü benim saklayacak bir şeyim yok! Ayrıca bunu aptal kafana sok, senin beni tehdit etme lüksün yok!”
“Demek sen benim dilimde konuşamıyorsun. Konuşsana hadi!” Ağzımı büzerek,
“Sizin anlayacağınız dilden konuşmayı çok isterdim. Ama ben o dili konuşamıyorum. Ama denerim”
“Hadi denesene, ben neyden anlarmışım.”
“Sen ancak havlamadan anlarsın. Hatta anlamayacağın için göstereyim. Hav, hav hav. Anladın mı?” Yakama yapışıp “Orospu çocuğu seni gebertirim!” Sert bir tekmemle onu ittiğimde sendeleyip yere düştü. “Bir dil daha buldum. Kendini anlatamadığın küfür kullanıyorsun. Ama senin o gereksiz küfürlerinle uğraşacak kadar terbiyemi yitirmedim. O yüzden bana terbiyemi bozdurtma.”
“Bozsana!”
“Bunu sen istedin. Orospu çocuğu öncelikle sensin. Ayrıca dediklerine bakılırsa beni kulağınla değil götünle dinliyorsun. İki saattir senin gibi bir piçe bir boklar anlatmaya çalışıyorum. Eğer biraz daha sinirimi bozmaya devam edersen şurada gördüğün demir sopayı götüne sokarım! Sabrımı mı sınıyorsun, anlamadım piç kurusu ama seni gebertirim. Şimdi buradan siktir git! Yoksa senin belanı sikeceğim!” Derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Tam bana vuracakken elini döndürüp onu bağırttım. Bana hakaretler yağdırırken saçından onu yakalayıp aşağı eğip yüzüne kafa attım. Burnu belki de kırılmıştı. “Şimdi ya gidersin ya da ben senin omurganı kırmaya başlayacağım!” Hızla burnunu tutarak çıkıp gitti. Kapıya doğru bakarken Pamir ile Barlas’ın bana bakışlarını gördüm. Barlas eliyle ağzını kapatacak kadar şaşırmıştı. Pamir ise gözlerini ayırmıştı. Yanlarına gittim.
“İyi misiniz? Neye bu kadar şaşırdınız?” Pamir gözlerini kırpıştırıp, “Ettiğin küfürlere.”
“Onlara mı bende başka bir şeye sanmıştım.”
“Sen o kadar küfür ve hakareti nereden öğrendin?”
“Sokaklardan ya da izlediğim boks maçlarından.” Daha da şaşırmıştı. “Sen boks da mı izliyorsun?”
“Evet, neden sordunuz? Yoksa sizde mi?”
“Bende izliyorum. Peki bu ringin…”
“Biliyorum, bu ring Jack Johnson ve Oleksandr Usyk’in şampiyon oldukları ring. En başta bunu fark edip ringe çıkmaya karar verdik.”
“Sen hangisini tutuyorsun? Yani ikisi dövüşse kim kazanır?” Ben uzun süre düşündükten sonra “Jack Johnson!” dediğimde benimle aynı anda onunda dediğini duyunca şaşırdım. “Sende mi?” bunu da aynı anda söylediğimizde çıldırmak üzereydim. “Lan!” Yine aynı anda olunca Barlas kendini daha fazla tutamadı ve kahkahalara boğuldu. İkimizde aynı anda, “Gülme lan!” bu onu durdurmak yerine gülmekten karnının ağrımasına sebep oldu. Birkaç dakika yine aynı şeyi demeyelim diye sustuk ve onun gülmesinin bitmesini bekledik. En sonunda sustu. “Tamam, sakin olun. O yüz ifadeleriniz beni korkutuyor. Özür dilerim komutanım ama kendimi tutmak da çok zorlanacağım bir andı. Komutanım ilk önce siz konuşun, daha sonra siz konuşun hanımefendi.” Pamir derin bir nefes aldı. “Hanımefendi mi? Küfürbaz kadın o!”
“İlk söylediğin bu mu? O benim sabrımı sınadı, ben de tutamadım.”
“Ben bile o kadar küfür bilmiyorumdur.” Dediğinde Barlas ona bir bakış attı. “Ne Barlas? Küfür mü ediyorum ben?”
“Siz…? Hiç küfür eder misiniz ya? Bence bir önceki Haluç İstilasını hatırlayın.” Bu adam komutanım derken gerçekten komutan olmasından mı bahsediyordu? “Ne yani alt tarafı birkaç tane küfür etmiş olabilirim.”
“Komutanım onların telsiz hattını ele geçirdiğinizde onların kulaklarına bağlı olan telsiz kulaklıklarına bağırarak neler söylediğinizi hatırlıyor musunuz?” Biraz düşününce güldü. “Tamam, abartmayalım Barlas.”
“Bana diyorsunuz ama siz de az değilsiniz. Neyse benim çekmem gereken bir cezam vardı.” Ben gidecekken kolumdan tuttu. “Orada olanları unut olur mu? Bu seni etkilemez öyle değil mi?”
“Ailemin beni terk etmesi beni etkilemedi, bu mu etkileyecek Allah aşkına?” İkisi de yutkundu. Ve kolumu bıraktı. Sanki bana üzülmüş gibilerdi. Bakın bunu herkese söylüyorum; ben birine asla bana acıması için bir şey söylemem. Bende hızlıca oradan çıktım. Biraz önce yaşananları hatırlayıp güldüm. Bu Barlas’ı ilk defa gülmüş gördüğüm haliydi. Barlas yani duyduklarıma göre Pamir’in sağ kolu ve hep somurtan biriydi. Koridordan dümdüz ilerlerken etrafımı dikkatlice inceliyordum. Her uzun duvarın ardından ya da odanın ardından bir koridor geliyordu. İnce ve uzun bir koridordu. Ama ya bir kapı, ya bir zincir ya da mahzen kapısı yani demirlikler vardı. Fakat sol tarafa baktığım da karşımda koridorda bir kapı ya da zincir yoktu. Direkt olarak bomboştu. Belki de ilerlemem lazımdı. Duvarda asılı duran saate baktım. On iki olmak üzereydi. Şimdi oraya girersem ve bir şey bulursam söyleme zamanımın olma ihtimali yoktu çünkü öğle yemeğinde çok dikkat çekerdim. Rahat bir tavırla ilerleyerek aşağı kata inen merdivene geldim. Korkuluklara belimi yaslayıp bahçede duranları izledim. Herkes saate bakıp birden olduğum yere doğru gelmeye başladıklarında kalabalıkla beraber aşağı indim. Herkesin içeri girdiğinden emin olana kadar yemekhanenin koridorun da durdum. Vuslat ve Mehir beni gördüklerinde gel gibi bir işaret yaptılar. Ben ise Vuslat ile aramızda bir kod olarak kullandığımız işareti yapmaya hazırlandım. İlk önce işaret parmağımı alnıma değdirdim sonrada boğazıma götürüp sanki hançermiş ve ben boğazımı kesiyormuş gibi yaptım. O da eliyle yaptığımı yapıp Mehir ile beraber ilerlemeye devam etti. Herkes içeri girince hızlıca yukarı çıkıp bütün odalara girip silah aradım. Bir sürü odaya bakmışken hiçbir şey bulamamıştım. Ümidimi yitirmişken girdiğim en son odada şarjörü dolu bir silah buldum. Hemen onu alıp kilitsiz koridorun olduğu yere gittim. İçimden dua edip adımımı atıp ilerlemeye başladım. Koridordan ilerledikçe sanki hiç ilerlemiyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Ana koridordan uzaklaşıyordum fakat her taraf beyaza bürünüyordu. Giriş küçülüyordu ve benim altımdaki zemin git gide yok oluyordu. O an bir ses duydum. “Gücünü kullan ve düşme.” Güç? Aslında en baştan beri kimsenin garipsemediği bir şeydi. Kendi teşkilatımızdayken gücümüz falan yoktu. Neden bu kadar kolay bir şekilde elde ettik? Ve bu güç nereden geliyordu? Bana seslenen ses daha da yükselmişti. Belki de bir tuzaktı. Yine de gücümü kullanmayı denemedim. Sonuçta o güç bana ait bile değildi. En mantıklısıydı ya da en mantıksız olanıydı. Etrafımda şimşekler uçuşmaya başladığında ne olduğunu anlamam için aklım yeterli gelmiyordu. Birden yere düşme hissine kapıldım. Çünkü gerçekten de vücudum aşağıya doğru çekiliyordu. Arkama baktığımda girişi göremez oldum. Her tarafımda oluşan büyük beyaz boşluk siyaha bürünmeye başladığında sesimi çıkartamadım. Her taraf siyah olduğunda önümde bir kapı gördüm. Onu açtığımda mahzen gibi bir yerdeydim. Hatta bir hapishanedeydim. Gücümü kullanmadığım için olama değil mi? Gücümü kullanmaya çalıştığımda acı bir inlemeyle buna bir son verdim. “Neredeyim ben?” Yukarıya doğru baktığımda önüme bir ceset düşmesiyle irkildim. Etrafıma bakındığımda uzun bir merdivenden başka bir şey göremedim. Merdivenle ne yapacağımı düşünürken tavandaki deliği gördüm. Hemen merdiveni onun altına koyup duvara dayadım. Yavaşça çıkmaya başladığımda duyduğum garip fısıldamalar artıyordu. Dikkatlice yukarı çıkıp kendimi doğrulttum. Burası ayrı bir kat kadar büyüktü. Yine bir kapı vardı ve başka seçeneğim yoktu. Yavaşça kapıyı açtığımda birilerini görmemle hafif aralık bırakıp geri çekildim. Demek duyduğum fısıltılar bunlardı. Konuşmalarına kulak misafiri oldum. “Şunu nerede saklayacağız?”
“Neyden bahsediyorsun?” Anlamamış gibi kafasını kaşıdı. Diğer kişi ise sinirle onun kafasına vurdu. “Zeukrix Taşından başka bir şey olabilir mi? Hatta daha da açıklayayım; hani o taşı kötü biri ele geçirirse bu teşkilatın sonu gelir ya.” Belimdeki silahı çıkartıp çekip kullanıma hazır hale getirdim. Birden kapıyı tekmeyle itip içeri girdim. Şok olmuşlardı. Bellerindeki silaha elleri giderken sesimle onları durdurdum. “O bahsettiğiniz kötü kişi ben oluyorum galiba. Şimdi eğer içinizden birinin bile eli silahına giderse ya da silahını kavrarsa onu elinizi kırmaktan ve sizleri gebertmekten onur duyarım. Herkes ellerini ensesine koysun ve arkasını dönsün!” Herkes dediğim gibi yaptı. Zaten topu, topu on kişi vardı. “Bana Zeukrix taşımı ne ondan bahsedin?” Sustuklarında kurtulacaklarını sanmıyorlardı herhalde. Rastgele birisine silahımı doğrultup tetiğe bastım. “Size söylemeyi unuttum galiba, cevap vermezseniz de teker teker öleceksiniz.” İçlerinden biri konuşmaya başladı. “Zeukrix diğer bilinen adıyla Celile Taşıdır.”
“Maşallah Türk Dil Kurumu gibi konuşuyorsun da bana ne onlardan? Sence ben onu mu soruyorum? Bana o taşın ne iş yaradığını söyle.”
“Onu hiç kimse bilmiyor.” İyice sinirlenmiştim. O kadar yolu boşuna geldim resmen. “Yeter, hiçbir işime yaramadınız. Hepinize veda etme zamanı geldi.” Sırayla hepsine silahımı doğrultup tetiğe basmaya başladım. Birkaç dakika sonra herkes yerdeydi. Tabi birinden şipheliydim. Hemen onun yanına gidip silahımı kafasına doğrultup onu da geberttim. “Size meşhur bir söz söyleyeyim; Eşekler cehennemi sizi bekler. Direkt yukarı çıkın oradan şeytana ve zebanilere sorarak bulursunuz. Hadi eyvallah!” Silahı belime yerleştirip geldiğim merdivenden aşağı indim. Kapıyı tekrar açtım. Bir adım attığım da siyahlık beyaza döndü ve geldiğim koridorun başındaydım. “Bu nasıl bir saçmalık? Bunu hangi geri zekalı yaptı acaba?” Saate tekrar baktığımda içeri girdiğim saatle aynı olduğunu gördüm. “Ne oluyor?” Hiçbir şey yapmadan tekrar içeri girdim adamları öldürdüm ve aynı yerdeyim. Yaptıklarımı izliyordum. Ya da bir döngüye girmiştim. Hızlı adımlarla saate doğru ilerledim ve elime aldığımda parmak şıklatma sesini duyduğum anda arkama döndüm ama hiçbir şey göremeden yine adamları öldürdüğüm yerdeydim. Her şeyden nefret diyorum ve şu birden götlerinden çıkardıkları güçlerinin de ben ta….tapınağını seveyim. Hepsi yerde yatarken ne yapmamı bekliyordu o kişi? Her yerden insan olmayan varlıklar çıkıp bana düşman kesiliyor. Dalya, Doğu, Pamir, Demir ve şimdi dekim olduğunu bilmediğim o kişi. Tekrar kapıdan çıktım. Ve direkt arkama baktım. Kimse yoktu. “Oyun oynamayı seviyorsun demek. Ama ben oyunbozanın tekiyim tatlım.” Sesim boş koridorda yankılanırken tekrar ışınlandım, tekrar, tekrar ve tekrar. Tamı tamına on yedi kez başa sardı bu kişi. “YETER BE! BEN SIKILDIM SEN SIKILMADIN MI BE İNSAFSIZ?!” Bağırarak duvara tekme attığımda omzumda hissettiğim nefesle irkilip birkaç adım yana kaydım. “Sen onları öldürürken insafsız değilsin de şimdi ben mi insafsız oluyorum?”
“Ne ölümünden bahsediyorsun sen? Ben kimseyi öldürmedim?” Yüzümü ona doğru döndüğümde gözlerinin beyazı kırmızıya dönmüş bir canavar duruyordu karşımda. İnsan olduğundan bile şüphelendiğim kıza doğru baktım. Onu iyice süzdükten sonra tam konuşacakken lafa girdi. “Öldürmedin öyle mi? O yüzden ben şuan kimsesizim değil mi? Ben şuan kesinlikle senin yüzünden bir canavara dönüşüyorum!” Ben onun ailesini nasıl öldürmüş olabilirdim ki? Tamam 17 kişiyi geberttim ama her bölümdekileri geberten ben değildim. Bütün hırsını benden çıkartıyordu. Ama neden? Başka çıkartacak kimse bulamamış mıydı? Gerçi diğerlerine bir laf etse öteki tarafa anında giderdi. “Kimsesiz olabilirsin…” Sözümü etmeme fırsat bile vermeden cebindeki bıçağı bana doğru fırlattı. Bıçak dönerek kafama doğru gelirken sağ tarafa kaydım ve elimle bıçağın keskin tarafından tuttum. “BİRİNİN KİMSESİZ OLMASINDAN BU KADAR KOLAY BAHSEDEMEZSİN! SEN AİLEMİ KATLETTİN! BENİ YALNIZ BIRAKTIN!” Acısını o kadar iyi anlıyordum ki…Benim ailem öldü ya da kaldı ben onu bile bilmezken o ölümüne ağlıyordu. Gözümden akmak isteyen bir damla yaşı zorla tutuyordum. Avuçlarımdan kayıp gidecek olan hayatım gibiydi. Yakında asla olmak istemediğim birine dönüşeceğimi biliyordum. Bu kız da benim gibiydi. Onların varlığına alışamadan yokluğuna alışması gerekmiş gibi görünüyordu. “Tahmin edeyim, onların varlığına alışamadan yokluklarıyla mücadele etmek zorundasın ve onları bir daha görememek fikri seni ölesiye bir öfkeyle, hüzünle ya da intikam duygusuyla doldurup taşırtıyor.” Gözlerini ayırt edercesine bana baktı. “SEN…SEN NE KADAR ADİ BİRİSİN! BUNUNLA ALAY EDECEK KADAR! SEN ÖLMEYİ HAK ETTİN!”
“Yapmadığım bir şeyi hak etmem mi gerekiyor?”
“Sus…SUS ARTIK!” Delirmiş gibi elleriyle kafasını tuttu. Sanki içindeki bir sesi bastırmak istiyordu. “Onu ne kadar susturmak istesen de susmayacak…”
“O zaman seni sustururum!” Aniden sırtından büyük bir kılıç çıkartıp kabzasından tutup bana doğrulttuğunda ne denli manyak olduğunu anladım. “Ama bu hiç eğlenceli olmayacak!” Ona bakarken çeşmenin musluğunu çoktan açmıştı. Yere diz çökmüş ağlıyordu. Ne yapacağımı hiç bilmiyordum ki. Daha önce ağlayan biri gördüğümde umursamadım ya da onunla dalga geçtim. Peki neden şuan bunların hiçbirini yapmak istemiyordum. Alaycı ifadem durgunlaştı ve onu izlemeye başladım. “Uyguladığın bir taktik falan mı bu?” Başka ne dememi bekleyebilirdim ki kendimden? Normal bir insana ait olmaya çok uzaktı duygularım. Hıçkıra hıçkıra ağlarken “Senden nefret ediyorum.” Kılıcından güç alıp doğruldu. Bende de vardı ama test olması ihtimaline karşı bir şey yapmadım. Bana doğru hızla koşarken yana kaydım ve ayağımı uzatıp ona çerme taktığımda yere düşecekken belinden tutup yavaşça yere oturttum. “Savaşmayı bile bilmiyorsun. Sen nesin, salak mı?” Hala ağlamaya devam etmesi sinirimi bozuyordu. “Ağlamak yerine beni buradan çıkar!” Beni duymamazlıktan gelmesi sinirimi bozuyordu. “HEY! Sana diyorum!” Ayağımla onun bacağına yavaşça vurdum. Sert vurmama rağmen acıyla inlemişti. Hemen korktuğum şey olmasın diye yanına çöktüm. Kolunu örten kumaşı itip kolunu sıyırdım. Gördüğüm manzara karşısında çok oldum. Her tarafında çürükler vardı. Bunlar…Bunların ne demek olduğu çok net hatırlıyordum. Bu kız ölen bir ruhtu. Dünya da bağlı kaldığı biri olduğu için gidemiyordu. Yine saçmalıklar! Lan Tokyo’da neyin fantastik kurgusunu yaşıyoruz ya! SANA DİYORUM SAYIN YAZAR! (Biraz daha bana laf edersen yeminle ana karakterini en acı şekilde ilk kitapta öldüren ilk yazar olurum. Umarım duymuşsundur beni. Ayrıca ne yapayım gidip Adana’da mı yazayım? Ya da sendeki güç yerine sana kebap yapma gücümü vereyim. Bak şu acıklı anın için ettirdin ya, bunu bedelini ödeyeceksin! Neyse okumaya devam.)
Sayın Yazarım benim. İyi ki Tokyo’dayız. –Adana’dan iyidir- Kıza daha da yaklaşıp yanağını okşadım. “Seni daha önce gördüğümü hiç hatırlamıyorum.” Sakinleşip bana baktı. “Bende öleceğim değil mi? Ya da öldüm mü? Neden kimse beni görmüyor ki?”
“Ne zaman böyle hissetmeye başladın peki?”
“Beş yıl oldu.” Elimle ağzımı kapattım. Şaşkınlıktan ne diyeceğimi bilemiyordum. “Bunca zamandır sen nasıl yaşadın?”
“Abimi görmek için…burada kalmak istedim. Beni ve ailemizi öldürenlerden intikam almak istedim.” Bana bunları anlatırken ayaklarından başlayıp kül olmaya başladı yavaşça. “O çok mutsuz ve sen beni unutturuyorsun. Belki de unutturmalısın.”
“Ne diyorsun se…” Bir şey diyemeden durdurdu. “Zamanımın olmadığını görüyorsun, beş yıldır kimsenin yapamadığını yaptın. Onu güldürdün. Sana minnettar olduğum kadar da kızgınım. Sendne onlardan biri gibisin diyordum. Fakat şuan anlıyorum ki…” İşaret parmağını kalbimin üstüne dokundurdu. “…Sen kalbinde iyi birisin. Abimle bir geleceğin olmasını istiyorum. Çünkü o ancak bu şekilde beni unutur.” Kül olan yerleri belinden yukarı çıkıyordu. “Benim adım Elisa. Beni unutma olur mu?” Son sözlerini söyledikten sonra yüzü elimden kaybolup gitti. Şaşkınlıkla elimin düşüşünü izlerken ne yaşadığımı sorguluyordum. Ben böyle bir şey beklemiyordum. Ufacık bir kızın ölümüne sebep oldum. Ben ne yaptım böyle? Abisi ve gelecek derken ne diyordu? Cevaplanması gereken çok soru vardı. Ama ilk önce şu şoku bir atlatalım. Yavaşça ayağa kalktım. Bedenen kendimi kontrol edebilsem de gözlerim buna aykırı hareket ediyordu. Hala onun biraz önce olduğu yere baktım. Neden nefret ettiğim birine acımak zorunda kalıyorum ki? İki saniyeliğine bile olsa bana kabusu yaşatmasını bekliyordum. Ya da beni öldürmesini. İnsanlar ve ruhlar ne ara bu kadar çıtkırıldım olmaya başladı? Başım ağrımaya başlamıştı. Yemek yesem iyi olacak yoksa gebereceğim. Saate bakıp döngüde olmadığımı doğruladım.
Derin nefes alıp ağzımdan verdim. Hemen yemekhanenin merdivenlerine gelip birileri var mı diye kontrol ettim. Kimseyi göremeyince aşağıya doğru indim. Merdivenlerin sonundaki kapının kapalı olduğunu görünce tedirgin oldum. Kapıyı açtığımda karşımda Doğu’yu gördüm. Sağa kayıp geçecekken sırtını kapıya yasladı ve bana engel oldu. “Geçmeme müsaade edecek misin? Yoksa burada seni izlemeye devam mı edeyim?” Sinsi bir gülümsemenin ardından cebinden telefonunu çıkardı. “Bence beni izlemeyi bırakalım seni izleyelim ne dersin? Hem daha eğlenceli olur.” Telefonundan bir şeyler bulmaya çalışırken tam konuşmaya başlayacaktım ki gösterdiği şey karşısında dilim tutuldu. Telefonun ekranında benim biraz önce yaptıklarım ve yaşananlar vardı. Ama nasıl bu kadar kısa sürede bulabildi? Yüzümdeki bütün hatlar belirginleşirken o keyif alıyordu. “Bildiğini farz ediyorum zaten biliyorsundur da, her şeyin bir cezasını olduğunu. Hatta bunun cezasının teşkilattan atılmak olduğunu da biliyorsun.” Ne? Ne demek bu şimdi? Böyle saçma bir şey için bütün görevimi riske atamam. Hayır…Doğu senden nefret ediyorum! Daha da sinirlenirken o keyiften dört köşe oluyordu. “Demek bilmiyorsun ne kadar da acınası bir durum. Bunu Pamir’e söylemem gerek.”
“SAKIN!” Bağırarak söylememle birlikte telefonu cebine koydu ve ellerini cebin sokarak ukala bir tavırla karşıma dikildi. “O zaman uslu bir kız olacaksın ve itaat edeceksin. Ya da buradan gideceksin. Gitmek derken buradan sağ çıkabileceğini düşünmüyorsundur umarım.”
“Ne istiyorsun benden Doğu?” Elini boynuna götürüp ovaladı. “İkimizin de senden zamanı gelince isteklerimiz olacak. Yapmak zorunda olduğunu biliyorsun. Kaçmaya çalışma her tarafta tuzak var.” Kahkaha atıp yolu açarken ilerledim. Onun sesiyle koridorun ortasında durdum. “Ufak bir hatırlatma; burada patron biziz. Senin en dediğin önemli olmaz, bizim yapacağımız şeyler ise mukaddestir. Ayrıca gözünle görmeden, kulağınla duymadan inanma derler. Bilirsin kameralar her şeyi çekiyorlar. Bütün gerçeklikleriyle…bütün odaları.” Olamaz! Sakın bana bunun olduğunu söylemeyin. Bu tuzağa düşmüş olamayız. Bahsettiği şey bütün gerçekler bizimle alakalı. Bizim konuştuklarımız, yaptıklarımız her şeyi ama her şeyi bunlar görebiliyorlar. Bunu nasıl akıl edemedik? Buranın sadece katı kurallardan oluşmadığını bilmeliydik. Ben Zemheri Yabani hayatımda ilk defa bir tuzağa yakalandım ve kurtulmam hiç de kolay olmayacak.