O zamanlar daha iyi anlamıştım ölümün ne demek olduğunu. Ölüm sadece kalbinin durması değildi. Bütün damarlarında akan kanların birer birer istifa edişiydi. Bende akan kan durmazdı ama damarlar çatlardı. Her insan gibi bende ölebilirdim. Tabi bu şuan da ihtimal dışı bir şey. Beni öldürecek kişi daha anasının karnından çıkmadı. Çünkü koskoca Pamir Barkan’dım. Beni yıkabilmeyi düşünen kişinin hasta olması normaldi. Ya da onunla yatmadığım için mafyalara beni şikayet eden aptal kadınların olması. Her kadın öyle değildi. Mesela bunun en büyük örneği, Zemheri’ydi. Kendisi asi ve bir erkek ruhu taşıyordu sanki içinde. Etkilenmemek çok mümkün olan biriydi. Onu öldürme sözü vermiştim. Kollarımda can vereceğine dair yemin bile ediyorum. Benim için yemin ölümden de önemliydi. Kendimle alakalı bir şey söyleyecek olursam ilk şey; buradaki bütün insanlardan nefret ediyorum. Dalya’yı seviyorum çünkü o insan değil. Her anlamda…
Toplantı masasında en başta ben oturuyordum. Herkesi rahatça görebiliyordum. Sağımda Barlas, solumda Kadir ve Kadir’in yanında Yunus oturuyordu. Benim karşımdaki başta ise Kadem Aksoy duruyordu. Kendisi Demir’in belalı abilerinden birisiydi. Aksoy ailesini temsilen gelmiş, bilerek tam karşıma oturup burada olduğunu hatırlatmak istercesine yayılıp bana bakıyordu. “Anlaştığımıza göre herkes kalkabilir diye düşünüyorum.” Ben ayağa kalktığım sırada eliyle durdurdu. Ne yapmak istediğini anlamak için ona baktım. “Otur! Daha Demir konusunu konuşmadığımızı düşünüyorum.”
“Bana emir verebileceğini sana düşündüren aptallık nedir Kadem?” Yüzünde yersiz bir gülümseme yer aldı ve işaret parmağını kaldırıp sağa sola hareket ettirdi. “Çok yanlış sularda yüzüyorsun Pamir. Benim kim olduğumu unutup bana haddimi bildirmeye çalışıyorsun. Bana ne dersen de altta kalan hep sen olursun, zararlı çıkan da.”
“Deneyelim bi’ istersen.” Yumruklarımı sıkmış ona bakarken Kadir ve Barlas ayağa kalkıp bana baktı. Benim bir emrimle onu, bunları dediği için pişman edeceklerdi. Onlar ayaktayken ben Yunus’a baktım. Adam gidiyor bir sürü insan kesiyor, bir kavga çıksın korkuyor. “Neyse ne! Demir’i konuşacağız. Herkes çıkabilir. Benim ve Pamir’in adamları hariç!” benim adımı vurgulayarak söylediğinde ondan korktuğumu falan mı düşünüyordu? Herkes hızlıca odayı boşalttığında onun yanımıza gelmesini bekledik. “Ortak bir yerde duralım yoksa burada katliam yaşanacak.” İlk defa dediği bir saçmalığı onayladım ve masanın ortasına ilerledik. Karşı karşıya oturduk. “Ne konuşmak istiyorsun Kadem?!”
“Kardeşime neler olduğunu bilmek istiyorum. En doğal hakkımı ihlal etmezsin herhalde. Ben onu sana emanet etmiştim.”
“İşler yolunda gitmedi ve öldü.”
“Sen öldürdün Pamir. Bu kadar duygusuz olamazsın diye düşünmüştüm.” Ellerimi alnıma götürüp ovaladım. “Bak, ben kimseyi boşuna öldürecek biri değilim!”
“O zaman söyle bakalım Pamir, kardeşimi neden öldürdün?!” Sesinde büyük bir öfke seziyordum. Haklıydı ama birkaç ay sonra bu dediklerine pişman olup özür dileyecekti. “Bana ihanet edene acımam…”
“Benim kardeşim sana ihanet edecek türden biri değil, ilk önce bunu bir kafa sok! Beni kandırabilmek için kardeşimi benden iyi tanıman lazım Pamir Efendi.” Yüzümü buruşturup ona bakıyordum. Demek bu kadar çok istiyordu ihanetini bilmeyi, anlatalım o zaman. “Tamam, inanmayabilirsin. Ben sana bütün gerçekleri anlatayım ister inan ister inanma!”
“Kabul!” Sağ bacağımı rahat bir tavırla sol bacağımın üzerine atıp ellerimi ensemde birleştirip arkama yaslanıp onu ciddiye almadığımı belli ederek anlatmaya başladım. “Belki biliyorsundur senin kardeşin benimde kardeşimdi. Ve ona çok önem veri…”
“Bu faslı geçeli çok oldu Barkan!”
“Özetleyeyim sana o zaman Kadem. Teşkilatımıza gelen bir kadına karşı saygısızlıklar, onu kendine aşık etmeler, flörtler ve daha bir sürü saçmalık yetmezmiş gibi kızla nişanlanmaya karar verdi. O kadın aslında şeytanın ta kendisiydi. Ve o bunu göremeyecek kadar kördü. Öldüğü gün en son benim yanıma geldi, boynuma yapıştı. “Sen ona nasıl bunu yaparsın?!” diye bağırmaya başladı. Güya ben antrenman da bilerek kadının kolunda yara açmışım. Silahına davrandığında durdurmaya çalıştım. Sonunda ise boom!” Dalga geçermiş gibi anlattığım için ciddiye almaması normaldi ama gözleri kızarmaya başlamıştı. Gözlerindeki beyaz yerdeki damarlar kırmızıya dönerken birden ayağa kalktı. Sandalyeyi sertçe yere attı. “O kadın Zemheri Akça değil mi?”
“Neden sordun?”
“Sadece bana cevap ver.”
“KADEM!” Beni iyice sinirlendirmeye başlamıştı. Saygısızlığı yetmezmiş gibi bir de emir vermelere başlamıştı. “Pamir! Ya bana cevap verirsin ya da güçlerimi kullanacağım. Bedelini de sen ödersin.”
Kadir ikimizin arasına girdi hemen. “Zemheri Yabani. Soyadı dışında doğru.”
“TAHMİN ETMELİYDİM!” Diye birden çığırıp defolup gitti. Adamın sesi gür de değildi. Nasıl birden o kadar ses çıkartıyordu. Korkutucu sandığı tehditleri bana vız gelir tırıs giderdi. Onun gibi binlerce adam görmüş birini kendi güçleriyle tehdit ediyordu. “Dolu olup kafana yağacağım Kadem!” diye kızınca Kadir, Yunus ve Barlas güldü. “Siz de gidin artık, onun broşunu gördükçe tepem atıyor.” Kadem’in özelliği bütün adamlarına aynı broşu taktırıp kendisinin her yerde olduğunu ima etmesiydi. Sanki padişahın torunu pezevenk! Anlasak ne olur anlamasak ne olur onun adamları olduklarını? Gösteriş budalası piç. “Abi biraz sakin ol lütfen, çenen seğiriyor.” Elimle çenemi kontrol ettiğimde seğirmesini durdurmaya çalıştım. Yok kardeşim durmuyor. “Elini yüzünü mü yıkasan?” Barlas’a dönüp kafamı salladım. Ayağa kalkıp sandalyeyi yere fırlattım, kapıdan çıkıp yüzümü yıkamak için lavaboya yürümeye başladım. Lavaboya girip suyu açtım. Aynadaki yansımama baktığımda gözlerimde gelip giden renkleri durdurmaya çalıştım. Acıyordu. Acı içinde kıvranıyordum resmen. “Demir’i öldürmenin bedeli buymuş demek.” Ellerimle gözlerimi ovalamaya başladım. Ovalayıp aynaya bakıyordum. Gözlerimin mavisinde silik silik başka renkler görünüyor sonra yok oluyordu. Hepsi de birkaç salise içinde hızlanıyordu. “Ödeyeceğim bedelin ben annesini seveyim.” Rahat bir tavır takınmaya çalışıyordum. “Sakinim…sakinim.” Çenem hala seğirmeye devam edince aynadaki yansımama bakmaya dayanamayıp hemen çıktım. Elimle başımı ovalayıp toplantı odasına gitmeden önce yapmam gereken bir iş vardı.
Yemekhanenin duvarında gizlilik sorunu fark edildiğini öğrendiğim için kendim görmeye gidecektim. Bu konuda kendi çevremdekilerin hiçbirine güvenmiyordum. Bu geçici hayatımda öğrendiğim şey; kimseye acımadan öldüreceksin ve kimse doğruyu söylemez. Kurduğu cümlenin en azından bir kelimesi yalandır. Yalana tahammülü olmayan biri olarak bundan nefret ediyorum! Herkesin saklayacağı sırları var ve o sırlar onları bir uçurumun kenarına kadar itti. Boğazlarına kadar yalanla doluyken birinden yardım bile isteyemezler. Herkes el uzatsa da tutamazlar, kendilerini o uçurumdan aşağı atarlar. Ölürler. Ne kadar da kötü son.
Şifreyi girip çıktım ve etrafımı kontrol edip kartımı basıp asansöre bindim. -1 katını tuşladığımda asansör anında yemekhane katındaydı. Bu tuşlara basmak bu kadar kolayken bir keresinde Dalya yanlışlıkla -6 katına tıklayıp karanlıkta kalmıştı. Acaba aşamada bu taktiği mi kullansam? Asansörlerin kapısı açıldığında karşımda dümdüz donmuş bir şekilde bana bakan Zemheri’yi görmeyi beklemiyordum. “Sen iyi misin Zemheri?!” gerçekten beni korkutmuştu. Hala yüzüme bakıyordu. Acaba o Zemheri değildi de, ben yanlış mı görüyordum? Nefes bile aldığından şüpheliydim. Gerçi gözlerini de kapatmıyordu. Bu kadın neyin kafasını yaşıyor? “ZEMHERİ!” Ben bağırdığımda cevap vermezse bile ona ceza verebileceğimi biliyordu. Beni duymuyor muydu? Yanına doğru koştum. “Zemheri…” İşaret parmağımla orta parmağımı birleştirip boynuna koydum. Nabzı yavaşlamıştı. Şimdiden ölüyor muydu? Şimdiden mi? ÖLÜYOR MUYDU?! Hayır sadece bir şaka yapıyor. Gerçekten ona olan tepkimi görmek istiyor. Biraz daha tutup bekledim. Ne oldu da böyle bir şey yapma gereği duydu? Nabzının yavaş yavaş yok olduğunu fark edince telaşım arttı. Kollarıma düştüğünde bende donmuş gibiydim. Hayır, bana da bu olamaz. Onun ölmemesi için benimde yaşamam lazım. Bizi ancak şuan biz kurtarabiliriz. Bizim şuan bizden başka kimsemiz yok! UYAN PAMİR! BİLİNCİNE BİLE KARŞI KOYAMIYORSUN, BİR DE AJAN MI DİYORSUN KENDİNE?!
“HAYIR, BEN DAHA ÖLMEDİM VE ONUNDA ÖLMESİNE İZİN VERMEYECEĞİM! ŞUAN ÖLEMEZ!” Derin nefes alıp onu kucağıma aldım. “Kollarımda can vereceksin ama şimdi değil. Ben isteyince olacak o. Şuan asla ölmene izin vermeyeceğim Zemheri…” Hızlıca asansöre bindim. Birinci katı tuşladım. Kartımı birkaç kez zar zor bastırabilmeme rağmen başkaları da tıkladığı için çalışmıyordu. “LANET OLSUN!” Asansörden çıkıp orta parmağımla yüzük parmağım arasında tuttuğum kartı bıraktım. Koşarak merdivenleri çıkmaya başladım. Eğitimim olduğu için rahat bir şekilde ilerleyebiliyordum. Hızlıca revire koştururken bilincimin kapandığını hissediyordum. En son gördüğüm şey; kollarımdan yatağa bıraktığım kadındı. Gözlerim kapandığında sadece sayıklıyordum.
“Zemheri…ölmene izin vermeyeceğim.”
Zemheri
Gözlerimi ağrıyarak açtığımda nerede olduğumu bilmiyordum. Etrafıma boş bakışlar atıyordum. “Ben…neredeyim?” Görünür de kimse yoktu. Gerçi görebildiğim bir yerde yoktu. Karanlığın kapladığı, nerede olduğumu göremeyecek kadar kör olduğum bir yerdeydim. Ya da kör müydüm? “Bana ne oluyor?” Hala ayılamamış bir şekilde görmeye çalışıyordum. Gözlerimi iyice açmak için uğraşıyordum ama acıması dışında bir şey olmuyordu. Beni aydınlatmaları için bağırmaya başladım. “NEDEN KARANLIK?!” Sesimi duyan birileri bile olduğunu bilmiyordum. Gözlerimden yaşlar aktığını hissediyordum fakat elimi yüzüme götürdüğümde hissetmiyordum. Gözlerimi mi yok ettiler? Yoksa öldüm mü? En son hatırladığım şey Altay ve bıraktığı lanet olasıca notuydu. Sonra…? Sonrası yok. Orada kaldığımı ve karanlığın bütün vücudumu ele geçirişini hatırlıyorum. Biraz da haykırış vardı sanki. “Seni yaşatmam lazım” gibi bir şey duymuştum. Sonrası…kafam ağrımaya başlayınca kurcalamayı bıraktım.
“SESİMİ DUYAN YOK MU?!” Boğazımı yırtacak kadar çok bağırıyordum. Hıçkırıklarımı duymama rağmen göremiyordum. “Göremiyorum! GÖREMİYORUM!” Bağırarak derdimi olmayan kimselere anlatıyordum. Ne oldu bana?
“Zemheri…kabus görüyorsun.” Kim olduğu hakkında ufacık bir fikrim bile yoktu. Sadece erkek olduğunu anlayabiliyordum. Kim olduğu zaten benim için önemli değildi. Sesimi birilerine duyurabilmiş olabilmenin mutluluğuyla ona anlatmak istiyordum. Belki de bir doktor çağırabilirdi.
“Gözlerimi açamıyorum, kör oldum.”
“Kör olmadın sadece gözlerini sıkıca kapatıyorsun.” Nasıl yani? Ben gözlerimi açık tutuyordum. “Açmaya çalış Zemheri.” Gözlerimi açmaya çalıştıkça canım yanıyordu. Acıyla inlediğimde “Gözlerini kapatmayı dene.” Yine acıyordu sanki aynı şeyi yapıyormuşum gibi. “Zemheri ikisinde de gözlerini sıkıca kapatıyorsun.”
“Sana dokunacağım ve açacaksın gözlerini.” Gözlerimin üstünde iki parmak hissettiğimde ışığın gözlerimden içeri girdiğini fark ettim. Tamamen açtığında teşekkür etmek için ona doğru döndüğümde Pamir olduğunu gördüm. Onu umursamayarak etrafımdaki ışığa alışmaya çalışıyordum. Kendi kendimi kandırmıştım meğerse gözlerim kapalıymış. “Neredeyim ben?!”
“Neden bu kadar asabisin? Sadece revirdesin.” Revire nasıl geldiğimi sormam gerekliydi. En son yemekhane katındaydım. “Nasıl buraya geldim?” eliyle ensesini ovaladı. “Bana ne yaptın Pamir?”
“Ben sana asla zarar vermem. Tabi şuandan bahsediyorum, gelecek için söz veremem.”
“Neden vermeyesin? Sana güvenmiyorum! Bana niye ne yaptın? Öldürmek için zehir falan mı kullandın?”
“Beni anlamıyorsun herhalde! ŞUAN ÖLMENE İZİN VERMEDİM!”
“Şuanın benim için bir önemi yok! Sen yapmadıysan kim yaptı ya da kim beni buraya getirdi?”
“Bilemiyorum Zemheri. Sadece birkaç dakika önce kas ağrısı için ilaç almaya geldim. Ve şuan senin zırvalıklarınla uğraşıyorum. Beni rahat bırakmaya ne dersin Zemheri?!”
“Tamam, sana asla ama asla güvenmediğim için benden uzak durman benim için en iyi şey.”
“Beni…”
“YETER PAMİR! HER SEFERİNDE SENİ ÖPMEMİ HATIRLATIP DURUYORSUN! HAYATINDA BAŞKA KİMSE SENİ ÖPMEDİ Mİ BE ADAM?! GİT BAŞKA BİR BOK BUL! SAL BENİ YA, SAL ARTIK BU ÖPME MESELESİNİ! EĞER SANA KARŞI BİR ŞEYLER HİSSETSEYDİM BOYNUNA ATLAMIŞ OLURDUM DEĞİL Mİ? ŞİMDİ DEFOL GİT!”
“Bunları dediğine göre günlük “sen” dozumu aldım ve dediğin gibi “defolup” gidiyorum. Bir daha benden yardım istersen sana nefretlerimi sunup defolup gitmeni isteyeceğim.”
“Beni kovacak adam…”
“Anasının karnından 27 yıl önce çıktı ve karanlık dünyaya merhaba dedi. Şimdi gidiyorum, söyleyecek başka bir şeyin yoksa.”
“YOK!” Bana biraz daha yaklaştı ve çenemi kavradı. “Nankör biri değilsen o sesini kesersin yoksa zamanı geriye alacağım!” ne dediğini anlamadığımı söyleyemeden elini şıklatmasıyla yok oldu. “Bu aralar insanların yok olma numaraları da sıkmaya başladı!” Öfkeyle eskiden durduğu yere bakıyordum.
Pamir
Tek istediğim dengem bozulmadan şu işlerimi halletmem. Biliyorum ondan düşmanca nefret ediyorum ama tavırlarım ya sertleşiyor ya da durgunlaşıyor. Onun yanında durmak bana zarardan başka bir şey vermiyor. Onu gerçekten öldürmek istiyorum. Bunu binlerce kez haykırmak istiyorum! Aslında yok olma gücüm falan yoktu sadece bu evren rüya gibi neyi dilersek o olurdu. Sadece dilemesini bilmek gerekir. Tabi o sivri zeka bile bilmiyorsa bunu diğerlerinin bilmesini bekleyemem. Gerçi güç kapan değilse bilmesi mümkün değildi. Birkaç dakika sessizce duvara baktım ve bir aydınlanma yaşadım. “LAN!”
Zemheri
Gözlerimi bile açamayacak kadar yorgundum. Kollarım ve ayaklarımda sanki felçmişim gibi bir ağrı vardı. Sanki ölüyormuş gibi hissediyordum. Etrafıma tekrar baktığımda koluma bağlı mavi bir serum gördüm. Hızlıca kolumdaki iğneyi çıkarmak için uğraştım. “Ne yaptınız lan? Bu nasıl bir iğne?!” Benim sesimi duyan hemşire kılıklının biri içeri girdi. Bana anlamaz gözlerle baktıktan sonra yanıma geldi. Elini şıklattığında yanında küçük beyaz bir tahta belirdi. Yavaş yavaş yazılar gözükmeye başladı.
“Efendim bir sorun mu var?” Konuşamıyor muydu? “Bu serumun içinde ne var yoksa yine takip cihazı gibisinden bir şey mi?” Tahtadaki yazılar silindi ve yenileri eklendi. “İçinde çok özel olan Mentador kanı var. Bu kana sadece özel kişiler sahip olabiliyor. Sizin içinde biri kan verdi. Artık bir Mentadorsunuz.”
“Mentador ne ve o biri kim?” Yüzünü korkuyla aşağı eğdi. “Hey, yüzüme bak. Benden korkmana gerek yok. Ben onlar gibi değilim. Sana vereceğin cevapta kızmam.”
Verdiği cevabı duyunca bağırmaya başladım. “ÇABUK AL ŞU KANI MI MENTADOR MU NESİYSE AL ŞUNU İÇİMDEN! HEPİNİZİ TANRI YOK ETSİN! TAŞ OLUN PİSLİKLER! AL ŞU PİSLİĞİN KANINI İÇİMDEN!” Ben bağırırken elleriyle bana dokunmadan sakinleş anlamında işaretler yapıyordu. Tahtaya bu sefer de; “Bağırmayın lütfen, Pamir Bey kendisi kanını verdi, benim elimdeki bir şey değildi. Ayrıca ölebilirdiniz.”
“SALAK MISIN SEN! TAŞLAŞMIŞ BİRİNE NEDEN KAN VERİLİR MANYAK?! SORGULA İSTERSEN!” Yazı yazıyordu ama ben o tarafa bile bakmıyordum. Hala iğneyi çıkarmaya çalışıyordum. Yavaş çekince çıkmıyor, hızlı çekince de çıkmıyor bu nasıl çıkacak ki?! İğneyi çıkarmaya çalışırken bir yandan da canım yanmasın diye uğraşıyordum. Çünkü iğne içinde kalırsa…geberirim kısaca. İğneyle uğraşırken yatağıma oturmuş pozisyonda birden beliren aptala bakıyordum.
“En son defolup gittiğini görmüştüm! Tekrar git oraya, seni istemiyorum!” Sinsice gülümsediğinde hemşire odadan çıkarken kapıyı kapattı ve baş başa kalmıştık. Anlamaz gözlerle ona bakarken bana biraz daha yaklaştı. Geriye doğru kaçındığımdaysa güldü. “Gerçekten senin gibi birine dokunacağımı ya da seni öpeceğimi falan mı düşünüyorsun? Tanrı şahit ki seni hayatta içimden gelen aşk duygusuyla öpmeyeceğim.”
“Sizden her boku bekliyorum, kusura bakmayın ama tam bir pisliksiniz.”
“Tek bildiğin kelime; pislik değil mi? Bana başka bir şekilde hitap etmeyi düşündün mü?” Bu sefer gülümseyen bendim. Göz bebeğine doğru gözlerimi kırpmadan baktım. “Sizi düşünmüyorum, o yüzden kusura bakmayın hiç bilmiyorum nasıl hitap edeceğimi.” Kaşları hafifçe kalktı. “Demek bilmiyorsun.” Daha da dibime girdi. Amacının ne olduğunu anlamak istiyordum. O bana yaklaştıkça geriye gidiyordum fakat en sonunda yatağın demir başına çarptığımda gözlerindeki o bakışı gördüm. Büyük bir zevkle benim ondan kaçmamı izliyordu. Halbuki ben sadece bu iğneden kurtulmak istiyordum. Beni hapseden bir adamla asla başka şeyler yaşamam mümkün değildi. Ayrıca hala USB yanımdaydı. Umarım bu meseleyi unutup başka şeyler bulur kendine.
“Sana bunu birçok kez söylemiştim…mesela Demir’e dediğin gibi hayatım diyebilirsin.” Yine aklıma Demir’i getirmişti. Onun amacı kendi canı yanarken benim de canımı yakmak mıydı? Senden nefret ediyorum Pamir!
“Siz…sen insan yerine bile koyulamayacak kadar alçak seviyede birisin. Hatta seviyesizin tekisin. Kendini Demir ile karşılaştırma isteği duymanın tek nedeni; onu kıskanman. Şimdi diyeceksin ki “ben mi onu kıskanacakmışım?” evet sen! Saygı sözcüklerinin bile sende bir anlamı yok. İnsan değerli olan birine saygı duyar. Sen kimse için değerli olmayan birisin!” Elini kaldırdığında dik gözlerle ona baktım. “Vur hadi! Sende vursana, ne duruyorsun Pamir?!”
“İlla bana böyle seslen diye kaba mı olmam lazım? Ayrıca benim kanımı boşa harcıyorsun şuan.” Koluma bakınca akan mavi damlaları görüp durdum. O koluma doğru elini uzattığında eline vurdum. “Mavi kanda nereden çıktı?”
“Damarlarımdan çıktı Zemheri. Her şeyi bu kadar sorgulayacaksan ve bana sorun çıkartacaksan sorunları ortadan kaldırırım. Burada sorun sen oluyorsun.”
“Bunu söylemeseniz anlamayacaktım sanki. Ayrıca ortadan kaldırmak için şuana kadar bir sürü şey denediniz ama hiçbiri fayda etmedi. Demek ki her yenilmezinde yenildiği biri varmış.”
“Kendi gözünde beni yenilmez görmen çok…”
“Benim gözümde siz bir hiçsiniz. Fark ettiyseniz bir kere sen sonra tekrar siz oluyorsunuz. Bu da sizin ne kadar dengesiz biri olduğunuzu gösterir.”
“Onu kendi göz bebeklerine söylesen iyi olacak, benim işlerim var.” Parmağını şıklattığında hemen gücümü kullanıp elektriksel bir alan oluşturdum. Işınlanamadığı için durdu. “Hala şu iğneyi çıkartamadın!”
“Benim işlerime engel olmayı kes Zemheri!” Üzerime doğru geldiğinde aramızda bir nefeslik ara vardı. Onun gözlerine bakıp kafamı geriye doğru çektiğimde eğilip iğneyi çıkardı. “Korkma seni öpmeyeceğim demiştim. Sözümde dururum.”
“Bunu en iyi Demir bilir değil mi?” Anında ışınlanıp yok oldu. Sonunda bana dediği şeyden sonra onun da canını yakabilmiştim. Eğer benim canım yanıyorsa onunda canı yanacaktı. İğne çıktığı için rahatlayıp ayağa kalktım. Buraya neden geldiğimi bile zar zor hatırlıyordum. Bütün bunları es geçtiğimde tek bir şey vardı aklımda; Ne olursa olsun o Pamir’in ağzından laf almalıydım. Çünkü Pamir buranın beyniydi. Bana karşı benimle alay etmek için çok konuşuyor fakat işler hakkında hiç konuşmayan biri. Belki de iş hakkında bir sürü şey biliyor ve ağzından kaçırmamak için susuyor. Peki bir insan ne zaman çok konuşur?
Tabi ki de içki içtiğinde. Gelişimiz için parti düzenlendiğinde içtiğini fark etmiştim. Yine de çok içmiyordu. Demek ki yakında ona tekrar içirmemiz gerekiyordu ama bu sefer daha çok içmeliydi. Önce Mehir’i kurtarmamız lazım. Koşarak merdivenleri çıktım ve 3. Katta buluştuk. Vuslat, ben ve Mazel yan yana duruyorduk. “Hazır mısınız?”
“Sorman kabahat Mazel, hadi şu işi halledelim.” Duvarın önüne geldiğinde biz hemen dediğimiz yerde durduk. Kontrollerin ardından o içeri girerken kameralar indiği anda içeri saniyesinde girdik. Burası bizim bulunduğumuz yerin devamıydı. Her şey gayet normal görünüyordu. Tabi ilerledikçe karanlık artıyordu. Karanlığın bütün vücudumuzu kararttığını fark ettiğimizde Vuslatla beraber çok korkmuştuk. Mazel alışkın olduğundan sesini çıkartmıyordu. Bir koridor ayrımına geldiğimizde;
“Burası iki yere ayrılıyor. Sağ taraf ölümsüzlere, sol taraf vahşilere gider. Sizin ise ölümsüzlere gitmeniz lazım. Ayrıca oraya giderken şunu unutmayın; orada bir sürü yaratık var ve bazıları insan yani güçleri öyle. Barkan Beyin takımında güçsüz birini bulamazsınız. Yolunuzu kaybetmeniz için tamı tamına 4 dakikanız var. 4 dakika içinde onu kurtarmanız lazım.”
“4 dakika mı? 4 dakika da nasıl kurtarabiliriz? Yolumuzu kaybetmekte ne?” Vuslat peşin peşin sorularını soruyordu. 4 dakika evet, az bir zamandı fakat bu yapmadığımız bir şey değildi. “Mazel sadece bize, bizi nelerin karşılayacağını söyle.”
“Onu burada sormanız büyük hata, burada söylenen her şey duyulur Eflah.” Burada yaşanacakları gerçekten bize önceden neden söylememişti ki? Geri kafalı kız. “Tamam gidelim.” O sol taraftan gitti ve arkasından bir kapının kapanma sesini duydum. Yoksa bizimde mi geçtikten sonra arkamızdan kapı kapanacaktı. “Birimizin her ihtimale karşı burada beklemesi lazım Eflah.” Aklımı okumuştu.
“Peki kim bekleyecek?” Vuslat’a doğru baktım ve tek gözümü kırpıp ona beklemeyeceği yeri gösterdim. “Hayır, Zemheri! Her şeyi sen üstleniyorsun, her şeyi sen yapabiliyorsan bizim ne işimiz var bu görevde?” Elimle ensemi kaşıyıp açık olan saçımı cebimden çıkardığım tokayla topladım. “Haklısın ama bu…” Sözlerimi tamamlamama izin vermeden öne doğru ilerledi. Onu durdurmam lazımdı fakat çoktan ilerlemeye başlamıştı. “Haklıyım ve bunun aması yok! Bir kere olsun bizde bir işe yarayacağız.” Haklı ama tek başına onu göndermek…deliceydi. Ya ona bir şey olursa? Gücü gerçekten onu kurtaracak mıydı? En az benim kadar güçlüydü. Ona ne dersem diyeyim o vazgeçmeyecekti. Tek yapabileceğim bu raddeden sonra onu destekleyip motive etmekti. “Sana güveniyorum, ikinizde bir yara almadan gelin!” Gülümseyip soldaki koridora girdi ve arkasından kapı kapanma sesi duydum. İşin en kolay kısmı onu göndermekti, beklemek ise en zor kısmıydı. Onların başlarına neler gelecek diye kendimi yiyecektim. Tabi hazır buraya girmişken bir şeyler yapmadan çıkmak Pamir’e ayıp olurdu. Sonuçta onun bana o kadar kötülüğü dokunmuşken yaptıklarını karşılıksız bırakmak haksızlık olurdu. Bakalım gerçekten de Pamir Barkan’a yakışır bir yer mi yoksa çöplükten bir farkı yok mu?
Soldaki koridorun başında dururken kameralara ve etraftaki sessizliğe dikkat ettim. Kollarımı aşağı bırakıp avuç içlerimi açtım. Damarlarımda dolaşan gücü hissedip hemen kollarımı kaldırdım. Ellerimi etrafa doğru tutup kendi etrafımda döndüğümde elektrikten dolayı bütün kameralar bozulmuştu. Hatta kapı sistemi de bozulmuştu. Çünkü dışarıdan buraya girmeye çalışan kişiler sadece kızıp geri gidiyorlardı. Bir de bunu Pamir görse gülmekten ölürdüm. Ama ölmeyeceğim! Ellerimi birbirlerine sürtüp güldüm. “Şimdi eğlenmeye başladım.”
Vuslat
Derin bir nefes alıp koridora girdim. Arkamdaki kapı kapanırken son gördüğüm onun endişeli bakışlarıydı. “Başaracağım.” Kendime duyduğum güven yeter de artardı. Koridor buradakilerin içi gibi kapkaranlıktı. İlerledikçe sonu görülmeyen kara deliğin içindeydim. İlerlemek için ışığa ihtiyacım vardı. Etraftaki eşyaları görmeye çalışırken yere bilerek konulmuş bir fener fark ettim. Bilerek konulmuştu çünkü hemen arkasında tuzak vardı. Ne yapacağımı düşünmeye başladım. Saçımı topladığım tokamı çıkarttım. Tokanın içindeki metalik kısmı tokayı yırtarak aldım. Taktığım toka bileklere de takılan metalik bir şeydi. Tokanın içinden çıkan metalik kısım katlı olduğu için katını açtığımda boyu elim kadar olmuştu. Fenerin yanına yaklaşıp metal kısmı uzattım. Metal kısmı feneri almak için değil de tuzağı kapatmak için kullanacaktım. Tuzağın ne tür olduğunu anlayacaktım hem de. Kendi teşkilatımda usta olduğum konunun tuzaklar olduğunu unutmuşlardı sanırım. Beni hafife almak büyük bir hataydı, bedeli ise ölümdü. Hatalar birini öldürmek için yaratılmıştır. Gerçi bu benim inancımdı. Demir kısımla tuzağın tuşu olduğunu fark ettim ve güçlü bir şekilde metal kısımla tuşa bastırdığımda “kıt” diye bir ses duydum. Ya tuzak kapanmıştı ya da ölme zamanıydı. Elimi uzatıp feneri aldığımda tuzağın kapandığını anlamış oldum. Feneri açıp önüme baktığımda “bakmaz olaydım” dedim içimden.
Karşımda uzun boylu bir adam duruyordu. Boyu benden uzundu. Kafamı kaldırıp yüzüne baktığımda göremediğim için feneri yüzüne tuttum. “Şu lanet şeyi yüzüme doğru tutmaktan vazgeç!”
“Pardon da sende karşımda dikilmeseydin!” Kollarımı göğsümde birleştirip bir şeyler demesini bekledim. O ise susmaktan başka bir şey yapmadı. Ben ilerleyecekken kolumdan tutup durdurdu. “Sen burada ne arıyorsun? Bu takımdan olmadığın besbelli.” Bu kadar çabuk anlamasını düşünmemiştim. Bir yalan düşünmeye çalıştım. Bu yüzden duraksayıp karanlıkta yüzüne bakıyordum.
“Uyduracak yalanın yok sanırım o yüzden gerçekleri söylemeye ne dersin?” Belki de bana yardım edebilecek biriydi. Ama bunu ihtimallere bırakamazdım. Eğer Pamir’in iki kolundan biriyse ayvayı yerdim. “Kim olduğunu bilmediğim birine asla gerçeği söylemem.”
“Bende gerçeği söylemeyen birini ihbar etmekten çekinmem.” Yüzüne sinirle bakarken kıkırdadığını hissettim. “Başka seçeneğim yok sanırım. Ve sen bundan zevk alıyorsun.”
“İnsanlara iki seçenek sunarım ve ikisi de aynı yere gider. Sadece farklı sokaklardan geçerler. Sende de böyle. Evet, bundan zevk alıyorum.” Tekrar ilerlerken durdurmak yerine feneri elimden alıp önüme geçti. Onu takip ediyordum fakat ne yapmak için burada olduğumu bile bilmiyordu. Ona gerçeği söylemem. Bu yüzden arkasından giderken bir yalan düşünmeliydim.
“Hey, yalan uydurmayı bırakıp ne aradığını mı söylesen artık. Burada boşuna bulunmak hiç de olumlu sonuçlar doğurmaz.”
“Tamam, söylüyorum. Bir arkadaşımı arıyorum.” Kahkaha attı ve bana doğru döndü. “Arkadaşın bir canavar mı da burada arıyorsun?” Gülmeye devam ederken bütün ciddiyetimi toplayıp derin nefes aldım. “Eğer bir daha bu aptal şakalarından yaparsan tek başıma ilerleyeceğim.”
“Olur, bundan bir şey kaybetmem. Ama sen tek başına gidersen hayatını kaybedersin. Bu kadar net.”
“Sanki yıllar boyunca burada yaşamış gibi konuşuyorsun ama pek bir şey bildiğin söylenemez.”
“Bilmediğimi de nereden çıkardın vuslat.” Adımı bilmesine şaşırdığım için yüzüne doğru şaşkın bir ifadeyle bakakaldım. Bu adam başından beri beni tanıyorsa beni öldürmek için gelmiş olan bir düşman olma ihtimali çok yüksekti. Ondan uzak durmalıydım. O, büyük bir keyifle adımı söylerken ben durmuştum. “Hadi ama sen de! Ne oldu yine?” Hala durmuştum. Ne karar vermeliydim? Geri dönsem mi yoksa devam mı etsem? Tabi ki de Mehir’i burada bırakamazdım. Kendi canımdan çok sevdiğim kardeşim burada kalacağına ölmek kulağa daha hoş geliyordu.
“Vuslat derken?” Anlamamış gibi davranmak en mantıklısıydı. Allah kahretsin ki ben karar vermekte çok zorlanırdım. Ve bu berbat değilmiş gibi bu adamın her cümlesi bir karar verdiriyordu. “Evet, vuslat. Pek duymamış olabilirsin. Benim en sevdiğim isimdir kendisi. Anlamını da çok beğenirim.”
“Burada bunu mu konuşacağız gerçekten? Hangi ismi sevip sevmemenle ilgilenmiyorum!” Dibime girerek yakınlaştı. “Peki neyimle ilgileniyorsun?”
“Seninle alakalı hiçbir şeyle ilgilenmiyorum. Sadece arkadaşımı buradan kurtarıp gideceğim.” Onu itip feneri kaptım. İlerlemeye devam ettikçe duvarların genişlediğini hissediyordum. Karanlık ise yoğun bir sise dönüşmüştü. Önümü bile zar zor görürken arkamda beni tehdit etmiş olan manyak adam vardı. Sırtımı bile ona dönmem hataydı ama başka çarem yoktu. Mehir için değerdi.
“Arkadaşının adı ne ya da neden burada?”
“Sana bunları söylersem kuş gibi uçup anlatırsın.”
“Şuan burada olduğunu da söyleyebilirim ama tercih etmiyorum. O yüzden fazla şansını zorlama istersen.” Somurtarak devam ettim ta ki tam karşımda kocaman bir şey fark edene kadar. Silahım yanımda olmadığı için direkt olarak adamı öne doğru itip arkaya geçtim. “Al, bunu ye!” Karşımda bir canavar varsa benim yerime bu yabancıyı yemesini tercih ederdim. “Ne oluyor lan!” Arkasına dönüp beni yanına çekti. “Salak ne olduğumu var? İkimizden biri ölecek. O sen olmalısın.”
“Neden ben oluyorum ya da neden öleceğimizi düşünüyorsun korkak?” Sol elini hafif uzattı ardından sağ işaret parmağını, sol bileğinin üstüne koydu. Gözlerini kapatıp açtığında önümüzdeki her neyse çoktan gitmişti. “Bunu nasıl yaptın?”
“Bu da benim söylemediğim bir gerçek olsun.” Her saniye bunu bana söyleyip durmasa olmaz mıydı? Gerçekten can sıkıcılıkta Zemheri’yi bile geçti! Sabrımı sınayarak ne yapmaya çalışıyordu, bilmiyorum ama biraz daha beni kızdırırsa olacaklardan ben sorumlu değilim. “Her saniye bana laf atmayı bırakıp önüne mi baksan acaba?”
“Bana yolumu göstermeye çalışma, kaybolursun.” Önden ilerlemeye devam etti. Fener hala onun elinde olduğu için mecburen onu takip etmek zorundaydım. Umarım bu yolun sonu Mehir’e çıkıyordur yoksa gerçekten bu adamı gebertirim. “Boş laflar etmeyi bırak hatta sen konuş ben gideyim. Sen burada kal, ne dersin?” Beni duymazlıktan gelip ilerliyordu. “Daha nereye gittiğimi bile bilmiyorsun, beni nereye götürüyorsun?” Bağırmaya başladığımda hızlıca eliyle ağzımı kapattı. Konuşmaya çalışırken de sağ elini dudaklarına götürüp “şşş” diyerek bana baktı. “Eğer o çeneni kapalı tutmazsan bu günkü akşam yemekleri sen olursun. Bunu izlemekten de zevk alıyorum. Bir yere not al.” Elini çektiğinde feneri elinden almak için uğraştım. “Niye senin zevklerini bir kenara not edeyim? Onun yerine ölüm defterini bulup adını oraya yazmayı tercih ederim.”
“Ne kadar da iyi birisin. Teşekkürler.”
“Bir şey değil, şimdi ilerle!” Feneri alamadığım için nereye gittiğini bilmesem de bu adamı takip ediyordum. Aslında adını öğrenmek hiç de fena olmazdı. Sonuçta birine adıyla hitap etmek “bu adam” demekten daha iyidir herhalde. Ah be Mehir, beni ne hallere soktuğunu gör! “Bu arada sormayı unuttum. Adın ne?” Sanki suskunluk yemini etmiş gibi cevap vermiyordu. Benimle mi oynuyor bu adam? “Sana bunu en sonda söyleyeceğim. Şimdi beni boş verip nereye gitmek istediğini söyle.”
“Kendimde bulabilirim. Bunu biliyorsundur umarım.”
“Bok bulursun. Herhalde deneklerden birini arıyorsun benimle gel ve sus.”
Yarım Saat Sonra
“Buraları gerçekten bildiğine emin misin?”
“Öyle olmasaydı çoktan kaybolmuş olurduk.” Birkaç adım daha atınca karşımızda mahzenler duruyordu. İlerledikçe daha da vahşi yaratıklar görüyorduk. Yanımda bu adamın olması en azından bir işe yaramıştı. “Geldik. Kimi arıyorsan bul, ben buradayım. Geriye dönmek istiyorsan benden kaçmazsın vuslat.” Her adımı andığında ürperiyordum. İlerlemeye devam ettim. Mahzenlerin sonunda ağlama sesi duyuyordum. En sondaki mahzene gittiğimde yere oturmuş, ağlayan Mehir’i gördüm. “Mehir…ağlama ben geldim.”
“Vuslat…sonunda beni kurtaracaksınız.” Diyerek ağlamaya devam etti. Adamın olduğu yere baktığımda elini hareket ettirdi ve mahzenin kapısı açıldı. Aceleyle onu dışarı çıkardım. Bacağı burkulduğu için topallıyordu. “Kucağımda taşımamı ister misin?” Adamın teklifini duyunca gözlerimiz yerlerinden çıkacaktı. “Ne dedim lan? Gel seni taciz edeyim mi dedim aptallar? Ne haliniz varsa görün sapık kadınlar!”
1 Saat Sonra
En başta olduğumuz yere gelmiştik. Kapının içeriden açılıp açılmadığını bilmiyorduk. Adamın yüzüne baktığımızda yine eliyle bir şeyler yapıp kapıyı açtı. Kapıdan çıktıktan sonra biz giderken arkamızdan seslendi.
“Barlas Sakra. Bir ihtiyacın olursa nerede olduğumu artık biliyorsun.” Adını söylemesine karşılık bende söyledim. “Vuslat Karaca! Bir ihtiyacım olacağını hiç sanmıyorum Barlas Bey.”
“Görürüz Vuslat Hanım.” Yok olunca etrafıma bakındım. Zemheri beni burada bekleyecekti güya. Tabi 2 saat boyunca bekleyecek kadar sabırlı değildi. Umarım sadece çıkıp gitmiştir. Yakalandıysa biteriz.
Zemheri
Karşımda bütün yıkımların arasında Pamir duruyordu. Yüzü sinirden seğirirken bana bir şey yapmamak için kendisini zor tutuyordu. Yüzüme doğru bakarak konuşmaya başladı. Sadece gözlerime odaklandığı için ne dediğini duymuyordum. Sadece onun okyanus gözlerine bakmamı istiyordu sanki. O gözlerde kaybolmamı ama ben yolumu çoktan bulmuştum. “Bırak beni Pamir!”
“Benim bölgemdesin güzelim, şansını fazla zorlama.” Sakinmiş gibi davranarak daha da sinirimi bozuyordu. “Bunca yıkım için bana kızgın olabilirsin ama beni burada alıkoyamazsın!”
“Bal gibide koyarım. Benim bölgem, benim kurallarım.”
“Benim bedenim, benim kurallarım. Şimdi kolumu bırak Pamir!” Gözleriyle beni süzdü ve kıkırdadı. “Ne gülüyorsun be!” bir buçuk saat boyunca Vuslat’ı beklediğim için ansızın ona yakalanmıştım. Ben bu durumdan kurtulmak için çırpınırken beyefendinin keyfi gayet yerindeydi. Psikopat herif ya! Daha ben bir şey yapamadan gelmişti. Karşımda dikilmiş boru gibi duruyor. Salak herif senden nefret ediyorum. Bir kere de karşıma çıkmasan ne kadar da güzel olacak dünya, bir bilsen! “Yaptığın tacize giriyor vallahi bağırırım!”
“Hadi bağır, Zemheri. Ne kadar bağırırsan bağır burada sadece ikimizin olduğunu unutuyorsun.” Evet, unutmuştum. Beni buraya hapsetmişti. Sadece ona bakabileceğim bir yerdeydik. Bana düşmanca bakıyordu gözleri. “Neden buradayız peki?”
“Buna mecburuz.”
“Nasıl yani?”
“Burada sadece kart sistemi geçerli. Ve bende kartımı senin yüzünden kapının diğer tarafında bıraktım.” Allah kahretsin! Gerçekten bu kadar salak mıydı? Tamam her insan unutkanda bu adamın unutkan olma ihtimali yoktu. “O zaman çıkış yolu bul!”
“Bana emir vermeyi kes, Zemheri! Çok biliyorsun ya kendin bul.” Sonunda ellerini çekmesinden dolayı yere oturdum. Onun bölümünde bu enkazın yanında oturmaktan başka bir şey yapacak halim yoktu. Sonuçta kocaman bir bölümü elektrik akımına mahkum edip yakmıştım. Koca enkaza baktığını gördüğümde gülümsedim. “Burayı sen temizleyeceksin.”
“Hayır.” Eğilip sinirle baktığında gülmemek için zor duruyordum. “Burayı yakan sensin, toplayan da sen olacaksın. Yaptığın enkazı arkanda bırakıp gidemezsin…en azından bu sefer.”
Bu sefer mi?