İçeriğe geç

Zemheri: Harlanan Ateş

Bölüm 1 · 38 dk okuma

Zemheri: Harlanan Ateş

Bölüm 1

Büyük Görev

Hayatın gerçekleri daha ben küçücükken yüzüme vurulmuştu. Annem tarafından terk edilmiş, babam tarafından da ihanete uğramıştım. Doğum günümün kutlanması hayatım boyunca beklemiştim. Bekleyişim sona ermişken kendimi sokaklarda buldum. Ben neyin cezasını çekiyordum? Ne günah işlemiştim o küçücük bedenimle? Soğukta donacak ne yüküm vardı sizlere? Ben sadece mutlu bir aile kurmak istemiştim. Bunun hiçbir zaman olmayacağını bile bile her Noel gecesi dilek tuttum. Ailem belki beni yanlışlıkla bırakmışlardır diye düşündüm. Belki bu bir kabustur diyerek kaç kere uyanmak istemiştim. Hepsinin sonucu aynıydı; Göz yaşları. O günden sonra bir daha asla göz yaşı dökmeyeceğime dair kendime söz verdim. Güçlü olup ailemden hesap sormak için çok çalıştım. Güçlü oldum da. Ama karşımda ne annemi buldum ne de babamı? Beni unutmuşlardı. O zaman anladım ki tek yol teşkilata girmek. Bir teşkilat bana bir teklif sunmuştu. Onlara katılırsan eğitim vereceklerini ve güçlü olacağımı söylediler. Kabul ettim. O soğukta donmaktan iyidir diye. Bir şey fark etmiştim. Sokakta bir kız benim yaptıklarımı yapmaya çalışıyordu. Benden yaşı küçük görünüyordu. Onun yanına gittim. Ona yapabildiklerimi gösterdim. Ben 10 yaşındaydım ve o da benimle yaşıttı. Tanıştığımız gün de ayrıldık. Ama sonra tekrar birleştik. Aynı teşkilatta aynı gruptaydık. Aynı eğitimlere gidiyorduk. Çok yakındık. Sizin şuan dediğiniz dost gibiydik. Ama diğerleri gibi şımarık değildik. Sınırımızı ve yapabileceklerimi aynı zaman da yapamayacaklarımı iyi bilir ona göre davranırdık.

15 yıl sonra

O bahsettiğim arkadaşımın adı Vuslat. Onunla çok iyi bir ikiliyiz. Çok sık konuşuruz ama gerektiği zaman. Eğer başka birileriyle konuşmak için onun yanına gidersek o kişi ya bize bir yanlış yapmıştır ya da onu uyarmalıyızdır.

Sabah 31.10.2024

“Vuslat kalk kahvaltıya geç kalacağız” diye Vuslat’ı uyandırmaya çalışıyorum. Ama nafile. Vuslat her gece “ben dincim.” Diyerek atış alanına gider geç saatlere kadar çalışırdı. Bazen bende ona katılırdım, yine de ben erken kalkabilirdim. Bu sıralar daha fazla kendisini yoruyor. Teşkilatımızla ilgili önemli bir görev verileceğini duyduğundan beri çalışmadan durmuyor. Ben de bu konuyu önemsemiyor değilim, bu kadarı kendisine fazla gelecek diye endişeleniyorum. “VUSLAT KALK DEDİM!” Bu kadar bağırmama rağmen duymuyordu. Rahatça bağırabiliyordum çünkü herkes kahvaltıdaydı. Bir tek biz kalmıştık. Yemeği kaçırmayı istemezdik. Sonuçta akşama kadar aç durmayı kim ister ki? “Vuslat görevler dağıtıldı komutan seni çağırıyor” dediğimde hemen kafasını kaldırıp gözlerini açtı. Her seferinde bunu dediğimde uyanıyordu. Vuslat’ın anahtar kelimeleri; görev, komutan, silah, mermi, antrenman, cezaydı. Başka türlü uyanmazdı. “Ne? Görev mi? ne aldım? Komutan nerede?” dedi. “Ne komutanı? Yemeğe geç kaldık”

Hemen kalkıp giyindi. Postallarını giyindikten sonra yatakhaneden çıktık. Yemekhaneye indiğimizde büyük bir kalabalıkla karşılaşınca birbirimize baktık. Ve sonra da sıraya girdik. Sıra bana gelince çok az ama doyurucu şeyler aldım. O da aynısını yaptı. 4 kişilik boş bir masaya karşılıklı oturduk. Yemeklerimizi yerken içeri birkaç kişi girdi. Çok ses çıkarıyorlardı. İki kişilerdi gördüğüm kadarıyla ve sevgili gibilerdi. Birbirlerine anlamsız sözcüklerle hitap ediyorlardı. Bunları görünce susmadan edemedim. Ve yemek tabletimi yana doğru ittim. “Midem bulandı” dediğimde Vuslat da bana bakıp kafasıyla beni doğruladı. O iki gencin bize doğru geldiklerini görünce herkes onları izlemeye başladı. Herkes bizim yanımıza oturulmaması gerektiğini bilirdi. Umarım kıt beyinlerinden bu düşünceler geçmiyordur. Yoksa fena olacak. Yanımıza yaklaştılar.

“Bizde oturabilir miyiz?” dedi kız. Vuslat ona “Hayır” diyerek net bir cevap vermişti fakat kızın yanındaki adam rahat durmayarak “Dostum kalkın şuradan bizi bir baş başa bırakın” dedi. Vuslat “Hayır” dedi. Kısa ve net konuşuyordu. Çünkü bu şımarıklar için nefesini yormaya değmezdi. Adam “Hadi ama gidin siz şunlarla takılın. Kalksanıza!” deyip koluma dokunduğunda kız arkadaşı ona durmasını söyledi ama adam erkeklik gösterisi olarak itiraz ediyordu. Bir daha dokunursa kolunu kıracağım diye düşünürken beni itince bana değen o elini tutup ters çevirdim. Kız “ Ne yapıyorsun sen?” diye sorduğunda bunu gerçekten sormadığı için onu umursamadım. Erkeğin acısını duyunca ona bakmadan iki elini de tek elimde tuttum. Bu onun canını daha çok yakmıştı. “Belanı aramıyorsanız şu şımarıklığınızı başka yerde yapın” dedim. Sesim çok soğuk çıkmıştı. Ardından tekmeyi basınca yere yapıştı. Bende arkama rahatça yaslandığımda sandalyemin çekildiğini fark ettim. Ayağa kalktığımda sandalye onun kafasına çarptı. Herkes gülmeye başlayınca Vuslat ile ikimiz komik olmayan bir şeye neden güldüklerini anlamak için bakıyorduk. Etrafımıza soğuk bakınca hepsi sustu ve bizde Vuslat yemeğini yiyince kalkıp yatakhaneye gittik. Kimse olmadığı için rahattık. Vuslat aramızdaki sessizliği bozdu. “Bu kadar şımarık olmalarını anlayamıyorum. Burasının bir eğlence merkezi olmadığını anlamaları lazım” Haklıydı. Bende aynı şeyi düşünüyordum. Aslında yönetim buna bir son vermek için herkese soruyor ama onlar tek eğlenceleri ellerinden alınmasın diye susuyorlardı. “Haklısın. Ama anlamayacaklar. O zaman da biz anlatacağız. Tatlı dille olmazsa da başka yöntemlerle.” Buranın dışı ve yönetimi evet gerçekten teşkilattı. Ama içindeki soytarılar teşkilatta değil de tımarhane de gibilerdi. Yetenekli olduklarını bile bazen sorguluyorum. Biz sessizce otururken içeri asker girdi.” Komutan sizi çağırıyor” Allah’ım bu komutan baya katı bir adam bazen bize iyi davranıyor ama ödümü kopartıyor. İkimiz birbirimize bakıp üzerimizi düzelttik ve komutanın odasına gittik.

Komutan bize baktı. “Oturun” dedi. Sesinde bir gariplik vardı. Ama onu sormamız yasaktı. Onun izni lazımdı. “Sizi neden çağırdığımı merak ediyorsunuz” evet hem de çok. “Yemekhane de olan olay yüzünden çağırdım” Cidden o küçücük olay bile olmayan şey yüzünden umarım bize ceza vermeyi düşünmüyordur. Ben ne olduğunu anlamadan bir şey dememek için sustum. “Sizce neden çağırdım?” dediğinde bunu bize gerçekten sorduğu için ilk ben yanıtladım. “Ceza olabilir efendim”. Ona efendim diye hitap etmemizi istiyordu. Komutan değildi ama burayı bir komutan özeninde tuttuğu için herkes ona komutan diyordu. Vuslat da “Uyarı” dedi. İkisinden birisi net değildi. Umarım değildir de. “İkisi de değil tebrik için” Tebrik mi? hayatımız da ilk defa tebrik kelimesini duyuyorduk karşımızdaki adamdan. “Gerçekten iyi bir teşkilat ajanı olma yolunda ilerliyorsunuz. Ve bizler bu ilerlemelerinizi başka alanlarda da görmek istiyoruz. Mesela görevler de.” Dediğinde gözlerimizin içleri parlıyordu. Yıllardır hayalini kurduğumuz şey gerçek oluyordu. “Teşekkürler efendim” dedim. Vuslat da benimle aynı şeyi söyledi. Komutan size haber verdiğimde odama gelin demiş ve bizi göndermişti. Konuşmak için yatakhaneye geldiğimizde bir olay döndüğünü anladık.

“SESSİZ OLUN” Diye bağırdım. Sesimi duyunca herkes sustu. “Ne oluyor burada umuyorum ki saçma sapan bir şey değildir” Dediğimde herkes sırayla anlatmaya başladı. Olay bile yoktu ortada. Erkek kavgası yapıyorlardı. Bunu duyunca benden azar işiteceklerini biliyorlardı. “Eğer bir daha böyle bir konu için kavga ederseniz…olacaklardan ben sorumlu olmam” dedim ilerlerken Vuslat da ekleme yaptı. “Yataklarımızı da rahat bırakın! Ya dışarı çıkın ya da susun!” dediğinde hepsi ilk seçenekten yanaydı. Herkes yatakhaneyi boşaltınca istediğimiz gibi sessizliğimize kavuşmuştuk. Burada sessiz durmaları için ne kadar uyarsak da hiçbir zaman buna bir son vermiyorlardı. Komutan da onları hep uyarırdı. Katı bir uyarı anlayışı vardı. Komutan demişken ne görevi olduğunu düşündüm. Biz o kadar yetenekli miydik ki bizi seçmişti? Vuslat da aynı şeyleri düşünüyordu. Bana doğru döndü. “Umarım o saçma salak insanlarda bu görev de değildir.” “Sanmam.” Dedim. Konuşmayı ikimizde sevmediğimiz için susuyorduk. Her zaman sessizlik olurdu. Ardından saate bakıp hazırlandık ve eğitim alanına gittik. Herkes oradaydı. Birinci gruptaki herkes yani. Birinci grupta kendi aralarında 4’e ayrılıyordu. Birinci grup 16 kişiydi. Evet bahsettiğim kadar insan görmek zorunda değildik. Ama kahvaltı zamanlarında ve boş zamanlarda normalde olan diğer 5 gruptakiler de buraya geliyordu. Yatakhane o yüzden hep doluydu. Ama görevleri başarıyla tamamlarsak 10 ya da 5 kişilik olan takımlara giriyorduk. 4 takımdaki kişiler sırasıyla ve grup isimleriyle;

Ejderha Takımı: Uraz, Mira, Bram.

Alev Takımı: Umay, Luna, Kutay, Lorin.

Yırtıcılar Takımı: Burkut, Pera, Arven, Borhan.

Kan Ve Kül Takımı: Zemheri, Vuslat, Mehir, Karan.

Diyeceksiniz ki 15 kişi var. Normal de 16 kişiydik. Ama bir görev de 1 erkek öldü. Görevini yaparken orada birine aşık oldu. Ve o kişi onun ağzından bütün lafları alıp onu öldürdü. Aslında çok güçlü biriydi. Geri zaferle dönmesini beklemiştik. Maalesef sonuç belliydi. Biz de 6 erkek 9 kız var. Erkekler az çünkü onların güçlüsü hemen belli oluyor ve başka bir gruba gidiyorlardı. Kızların ise güçlüsünün belli olmasını görevlerde ölmemesi belli ediyordu. Hemen kendi takımımın başına geçtim. Gruplar arasında en güçlüsü Kan Ve Kül Takımıydı. Adlarımız çok garipti ama şikayet edilebilecek isimler yoktu. Gayet de yerindeydi bence. Ejderha Takımı moral düşürdüğü için güçlü değildi yoksa diğer arkadaşları varken en iyilerindendi. Ve Yırtıcılar en sondaydı.

4 Eğitmenimiz de gelince çalışmalara başladık. Takım eğitmenimiz çok iyi bir adamdı. Herkesle çok ilgiliydi. Adı hatırladığım kadarıyla Alparslan’dı. Gerçekten hayatımızı kurtaracak hareketler öğretirken Karan’ın gözü hep Mehir de idi. Mehir ise karşı takımdaki Uraz’a utangaç bakışlar atıyordu o bakınca da arkasını dönüyordu. Hiç birinin birbirleriyle bir ilişkisi yoktu. Ama gözlerinden anladığım kadarıyla Karan’ın içinde büyük bir aşk vardı. Mehir’in ona abisi gibi davranması onun çok onuruna dokunuyordu böyle bir şeyi hissedince hemen sinirlenip oradan ayrılıyordu. Mehir buna hiçbir anlam veremiyordu. Bu tam 3 yıldır devam ediyor. Anlamaması büyük salaklıktı ama bir şey dersek Karan çok üzülecek diye susuyoruz.

İlk eğitimimiz bacak güçlendirmeydi. Herkes eğitmeni tekmeleriyle yere yapıştırmaya çalışıyordu. İlk önce Mehir denedi. İncecik ruhu vardı ama vuruşu sertti. Eğitmenin tam karnına tekmeyi geçirdi. Bir işe yaramadı. Karan tekmeyi eğitmenin akciğerlerine doğru attı. Eğitmen nefessiz kaldı. Hatta yere düşecekken zor ayakta kaldı. Sıra Vuslat ve bana gelince ona gülümsedik. O da gülümsedi. Ama korkuyordu belliydi. Ya da merak ediyordu. Vuslat tekmesinin birini karnına geçirdi eğitmen karnını tutarken diğer tekmeyi savuracakken eğitmen eliyle onu tuttu. Ben ise yine herkes gibi tekmeyi karnına attım ama o karnını yine tutup eğilirken tekmeyi attığım ayağımdan güç alarak sırtına tekmeyi geçirdim ve eğitmenin arkasına geçip ayakta durdum. Eğitmen yıkılmanın eşiğindeydi. O bizden daha güçlüydü ve bana dönüp “ iyi gelişme kaydediyorsunuz” dedi ve herkesin yanına gittim. Bize “ Sizler buradaki 4 takım arasında en iyi olansınız. Bu yüzden sizler teşkilat görevinde yer alacaksınız. Bu güne bağlı bir karar değil. Geldiğinizden beri hepsinden iyisiniz bu görev sizin” derken bütün herkes durmuş Alparslan Eğitmenimizi dinliyordu. Bunu duyan Yırtıcılar grubu çok sinirlendi. Hatta Burkut kocaman duvara tekmesini savurunca duvar çatladı. Güçlü olduğu kadar kontrolsüzdü de. Bana bakıyordu. Sanki bir şey yapmışım gibi. Herkes dağılınca yanıma geldi. Karşıma dikildi. Bir tepki ya da başka bir şey bekliyordu. Gözlerini gözlerime dikti. Ayırmadan bakmaya başladı. “Oturalım mı?” dedi. Teklifini geri çevirmeden gösterdiği yere oturduk. Bana döndü.

“Bunu nasıl yapabiliyorsun?” Neyi sorduğunu anlamamıştım. “Neyi?” “Kazanmayı” Kazanmak basit gibi görünen en zor şeylerden biriydi. Bazen hayal kırıklığı bazen ise mutluluk demekti. Her anlama gelirdi. “Görevi almayı nasıl başardın?” cevabı basitti. “Hayatımı bu işe adayarak” ardından “Bende adadım olmuyor. Olmuyor. Olmuyor. Başaramıyorum!” söylediklerinde bir hayal kırıklığı vardı. Umutluydu alacaklarından ama düşündüğü gibi olmamıştı. “Biliyorum sende varken buradaydım. Benden daha çok çalıştın, çabaladın. Belki de kafanı karıştıran bir şeyler vardır.” Dediğimde gülümsedi kafasını çevirdi sonra ciddileşip bana baktı. “Buldum sensin” Ben mi?

Ben onun kafasını nasıl karıştırmış olabilirim ki? “Ben mi?” “Evet sensin” “Nasıl başardım bunu?” Ne demek istediği hakkında kafamda bir şey dönüp duruyordu ama konduramıyordum. “Sen kafamdaki bir melodi gibisin”

“O melodi ancak senin son duyduğun ölüm şarkısıdır”

“Kulağa hoş geliyor. Sana doğru çeken bir sesin var” güzel sandığı iğrenç laflarla beni tavlamaya çalışıyordu. Onun istediği dilden konuşacağım. “Haklısın kendime doğru çeken bir sesim var ben kendime doğru ancak bela çekerim!” Kıkırdadı. “Bende senin belanımdır” Bunu romantik olduğunu düşünüyordu ama ben onu bir düşman olarak görmeye başlayacağım. Belki de başlamalıyım.

“Benim belam olacaksan şunu bilmesin; benim bir belam olacaksa son kişi bile sen değilsin. Duydun mu? O saçma sapan başka kızların hoş bulacağı laflarını onlara sakla. Bir daha benimle bu şekilde konuşursan senin o küçük dilini kopartıp eline veririm! Şimdi kaybol!”

“Sende şunu anlamalısın. Bana kaybol diyebilecek kişi sen değilsin! Asıl sen duy şunu! Bir gün benim olacaksın! Benim! Sadece benim…O hoş bulamadığın laflarla seni tavlamaya çalıştığımı düşünüyorsan yanılıyorsun!”

“İki saniye önce ne diyordun? He hatırladım başaramıyorum demiştin. Evet ilk defa haklısın başaramıyorsun. Hiçbir konuda başarılı değilsin. Biraz daha bu konuşma uzarsa…”

“Ne yaparsın? Tekme mi atarsın?”

“Burada ölesiye mücadeleler de başarı gösteren birini hafife almaman gerektiğini öğretirim”

Cebimde taşıdığım eğitim bıçağını çıkardım. Boynuna dayadım. Şaşırmıştı sanki beklemiyormuş gibiydi. O da çıkarınca ayağa kalktık. Bana bıçağı yaklaştırdığında attığım bir tekmeyle bıçak yere düştü. Üzerine basıp yumruğumu yüzüne geçirdim. Kanlar akmaya başlayınca gülümsedim. Ve kendi bıçağımı cebime koydum. Onunkini ayağımla havaya atıp elimle sap kısmını havada yakaladım.

“Eğer bir daha olursa bu bıçağı elimde değil, kendi bedenin de bulursun” dedim ve bıçağı onun eline verip arkamı dönüp yatakhaneye gittim. Yol boyunca yaptığı iğrençlik yüzünden kusmamaya çalıştım. Onun bana olan ilgisini fark etmiyor değildim. Ama göz yumdum. Belki bir umut vazgeçer diye. İnat etti zorladı en sonunda patlamak zorunda kaldım. Bu kadar zamandır bir şey yapmadığıma şükredebilirdi. Eğitimler bitmemişti. Sadece moladaydık. Vuslat oturarak bekliyordu. Vuslat “Komutanın yanından geldim. Artık dikkat çekmemek için az da olsa orada kendimizi zorlayarak da olsa konuşmamış lazımmış orada”

“Görev için buna mecburuz demek”

“Evet” Dedi o da benim oradaki insanların ne kadar acımasız olacağını düşünüyordu.

“Sence oradakiler nasıl birileridir?”

“Bilemiyorum. Eğer bizim teşkilatımıza musallat oldularsa bu onları kötü yapar.” Dedim. Bundan adım gibi eminim. Onların inine indiğimizde onları mahvedeceğiz. Vuslat’a güvenim sonsuzdu ama diğerleri için aynı şeyi düşünemiyorum. Mehir; aklı bir karış havada, Karan ise her koşulda Mehir’i düşünüyor, onunla kafayı bozmuş. Bunu dört kişi nasıl başaracağız bilemiyorum.

1 Hafta Sonra

Bu bir hafta içinde görevimiz belli olmuştu. Düşmanımız olan Black Feel yani Kara his adında bir teşkilattı. Bütün teşkilatları yıkıp en güçlüsü olmaya çalışıyordu bunu da kötü yollarla yapıyordu. Komutanın anlattığına göre katliamlar yapıyor ve oradaki herkesi öldürüp o şekilde ele geçiriyorlardı. Hiç mi vicdanları yoktu? O kadar mı güçlü olmak istiyorlardı? Güç olmalarının da bir amacı olmalı. Sonuçta kimse boşu boşuna güçlü olmak istemez. Kötü bir amaçları var ama ne?

“Vuslat görev günümüzdeyiz hadi kal…”

“Uyandım!”

Yatağın örtüsünü açtı koşa koşa üstünü değiştirdi, banyoya gitti. Ben zaten hazırdım ve onu uyandırmayı bekliyordum. Hemen kahvaltı masasına gittik bu sefer bizim takımımızın oturduğu yere oturduk.

“Günaydınlar nasılsınız?” dedi Mehir neşeli bir şekilde, “Sana da günaydın” diyerek ilk cevaplayan Karan olmuştu. “Günaydın” dedik Vuslat ile.

“Sanki komutan bizi konuşun diye uyarmış gibi davranıyorsunuz.”

“Nasıl davranalım istersin paşam?” dedim sinirli bir biçimde Karan’a.

“Biraz daha sakin ve konuşkan olsanız nasıl olur?”

“Belanı mı arıyorsun Karan?” dedi Vuslat.

“Karan abimin üstüne gitmeyin, o doğruyu söylüyor.” Dedi Mehir. Keşke demeseydi. Karan aniden masadan kalktı. Yemek tabletini çöpe attı ve bahçeye çıktı. Mehir her seferinde bunu yapıyordu. Aralarında sadece 3 yaş vardı. Ben 25, Vuslat 25, Karan 26, Mehir ise 20 yaşındaydı. En küçüğümüzken bana ve Vuslat’a abla demezken ve 25 yaşındaki Uraz’a da abi demezken neden ona abi diyordu kimse çözemiyordu. Böyle giderse en sonunda Karan patlayacaktı.

“Mehir yaptın yine yapacağını” dedi Vuslat.

“Ne yaptım ki?” Bunu cevaplayıp gerçekleri yüzüne çarpmayı o kadar çok istiyordum ki. Bu 3 yıldır ne çektirdi çocuğa ya!

“Mehir eğer biraz daha anlamıyormuş gibi davranırsan öfkesi sana patlayacaksan ve bende elinden almayacağım.” Dedim. Bu tavırları öyle bir sinirimi bozuyordu ki anlatamam.

“Ya neden bana sinirli ki ben onu abim gibi görüyorum. Bir kardeş olarak görevlerimi de yapıyorum.”

“Ben daha fazla dayanamıyorum Karan’ın yanına gideceğim.” Dedim ve bahçeye çıktım. Onu yalnız başına karanlık bir köşede bankta otururken buldum. Kafasını ellerinin arasına almış, kolunu dizine yaslamış, üzgün bir şekilde oturuyordu.

“Karan…”

“Yabani…”

Vuslat hariç herkes bana soyadımla yani Yabani diye sesleniyordu.

“Neden buradasın?” Diye sordum.

“Belli değil mi?”

Haklıydı. Sevdiği kızın ona abi diye hitap edip abi yerine koyması onun kalbini deşen bir yaraydı.

“Ona ne zaman söyleyeceksin?”

“O başkasını sevmeyi bırakınca”

“Uraz’dan bahsediyorsun herhalde”

“Ondan başkası olabilir mi? Gözünü kör etmiş resmen. Beni bile göremeyecek kadar kör.”

“Belki ona söylemen bir şeyleri…”

“Düzeltemez. O onu seviyor. Sevmeye de devam edecek. Belki de sevgili olurlar.”

Bunları söylerken ki acısını anlayamıyordum ama hissediyordum. Dokunsam ağlayacak gibiydi.

“Bunları söylerken bile acı çekiyorsun. Acaba göreve gelmesen mi?

Dediğimde aya kalktı bana baktı.

“Aşkım için görevden asla vazgeçmeyeceğim. Aşkım bunu asla engelleyemez gerekirse onu silerim.”

“Bence de silmelisin yoksa orada zorlanacaksın. Zorlanırsan seni onlara yem etmekten kaçınmam. Duydun mu beni?”

“Anladım ama beni asla yem edemeyeceksin”

“Buna sevindim. İyi bir motivasyon arkadaşı değilim ama bu benim için iyi oldu. Sonuçta konuşmaya alışmam lazım.”

“Bazen de susman lazım olacak.”

“Ne demeye çalışıyorsun?”

“Onlar bir şeyler sorarsa diye diyorum”

“Seninle konuştum diye şımarma çünkü ikincisinde konuşmadan atarım seni. Ben ayarımı da biliyorum sana ihtiyacım yok. Şimdi git yemeğini doğru düzgün ye!”

Bahçeden çıktı ve yemekhaneye girdiğini gördüm. Bankta biraz daha otururken bahçeye Burkut’un girdiğini görünce yavaşça ayağa kalktım. O pislikle aynı havayı solumak istemiyordum. O girince hemen kapıya doğru ilerledim. Yanından geçerken kolumdan tuttu. Hayvan gücü kurtulamadım.

“Ne oldu artık benden mi kaçıyorsun?” dediğinde sinirlendirmeye çalıştığını fark ettim.

“Hayır böyle bir şeyi nereden çıkardın? Niye senden kaçayım ki bir şey mi yaptın?”

“Ha şöyle yola gel.”

Ben seni yola getirmesini bilirdim de şuan işim olduğu için gitmem lazım. Giderken kolumu tutan eline baktım. Hala tutuyordu. Bırakmadı.

“Kolumu bırakmayı düşünüyor musun Burkut?

“He” Kolumu bıraktı ben de hemen yemekhaneye doğru ilerledim. Girince yükselen bağrışma seslerinden anlaşıldığı üzere kavga vardı. Ama kim ediyordu ki? Aman tanrım! Uraz ve Karan kavga ediyordu. Birbirlerine yumruk atıyorlardı. Yerlerde kan vardı. Herkes onları durdurmaya çalışıyordu. Etrafıma bakınınca herkesin etrafını sardığı bir şey gördüm. Oraya gidince Mehir’in kan kustuğunu gördüm. Herkesi itip yanına çöktüm.

“Mehir ne oluyor?”

“Alerjim vardı.”

“Neye?”

“Yumurtaya onu yedim”

Kan kusmaya devam etti.

“Neden yedin?”

“Uraz onunla oturmam için yemem de ısrar etti. Söyleyemedim. “

Vuslat geldi. “Ayrıca kimse de yumurta yememişti kötü koktuğu için yumurta zehirliymiş.”

Uraz’ın bunu bilerek yaptığını duyunca Karan tabi ki çıldırmıştı. Hemen onların yanına koşup ortalarına geçtim.

“Bırakın!” dediğimde korkup bırakmak istemediler.

“Bırakın dedim SİZE!” Bıraktıklarında arkamda Karan önümde ise Uraz vardı. Elimi sıktım ve karşısına dikildim. “Bilerek yaptın değil mi?” sustu. “CEVAP VER BANA!” “Yanlışlıkla…” dediğinde kendi yanlışına kılıf bulmaya çalıştığını anlayıp yumruk yaptığım elimi yüzüne geçirdim. Bir tane daha geçirince yere yapıştı. Beni tutmaya çalışanlardan birine de tekmemin tadına baktırdım. Uraz’ın üstüne eğilip yüzünü yumruklamaya başladım. En sonunda elimi öyle sert sıkıp geçirdim ki tam burnuna geldi ve burnundan kanlar fışkırdı. Yüzüm kan içinde kalınca gözümdekileri sildim. Yakasını tuttum. “ SENİN GİBİ ADİ ŞEREFSİZLERE DAHA AĞIR BİR CEVABIM VAR BİLİYOR MUSUN? SENİ GEBERTECEĞİM!” Dediğimde çekilmeye çalıştı ama olmadı. Kanlar bütün yüzünü kapladığında tam onu öldürecek darbeyi vuracakken Vuslat iki eliyle belimi kavradı ve beni onun üzerinden aldı. Onun yakınına bıraktı. Herkes onunla ilgilenirken Karan Mehir’i kucağına alıp revire çoktan götürmüştü. Hemen lavaboya koştum. Elimi yüzümü yıkarken Vuslat’ın bana bakışlarını aynadaki yansımasından fark ettim.

“Beni yargılayabilirsin.”

“Yargılamayacağım, sadece neden bu şekilde davrandığını anlayamıyorum.”

“Sen olsan ne yapmamı önerirdin?”

“Bilemiyorum ama seni ilk defa böyle gördüm.”

“Nasıl gördün beni?

“Gözünde ölüm vardı. Onu öldürecektin. Ona bu kadar nasıl kızdın?”

“Boş ver o pisliği gel revire gidelim”

Lavabodan çıkıp revire gittik. Karan kapıda yere çökmüş oturuyordu. Kötü bir şey olmuşa benziyor. Umarım Mehir’e bir şey olmamıştır. Vuslat korkup hemen revirin kapısına koştu bende koşunca Mehir’in kanlar içinde hasta yatağında yattığı doktorların ona serum bir şeyler verdiğini hatta çok acele ettiklerini gördüm. Sanki ölüyormuş gibiydiler.

“Ne oluyor Karan?”

“Zehir vücudunda kalabilirmiş. Ömür boyu tetiklenebilirmiş de. Hayatı mahvoldu. O pisliğin yüzünden. Onun yanına gitme dedim! İnat etti! Abi dedi! Onu sevdiğimi anlamıyor! Hayatını mahvetmek uğruna onu seviyor! Şimdi o geldi desek kalkacak ona sarılacak!”

“O kadar da değil. Sakin ol” dedi Vuslat. Onu sakinleştireceğimizi düşünmüyorduk. Akşama kadar başka bir teşkilata gidecektik. Mehir bu durumdayken gidemezdik.

2 saat sonra

Doktorlar odadan çıktılar bizde oturduğumuz yerden kalktık.

“Mehir’i zehirden kurtardık. Fakat tek bir yolu vardı. İzin vereceğinizi düşünüp yaptık. Zehri kolundaki bilekliğe aktardık. Bileklikteki taşlar sayesinde zehir bir güce dönüştü. Bu gücün adı: Alan Kontrol. Bileklikteki taş ani duygu değişimini algılar ve bir tuşu ortaya çıkarır basılınca birden herkesi uzağa fırlatır. Bir kalkan oluşturur. Ya da kullanan kişiyi havaya kaldırır ve altındakileri savurur.”

Vay be ne kadar da etkileyici bir güç. Karan’ın umurunda olmadı ve hemen Mehir’i sordu.

“O nasıl? İyileşecek mi?”

“İyileşti. Birazdan ayağa kalkabilir.”

Doktor gittiğinde Karan hemen kapalı kapıyı araladı ve Mehir’e baktı. Mehir ayağa güçlükle kalktı.

“Hepiniz buradasınız.”

“Başka bir yerde olmamızı mı bekliyordun?” dedi Karan. Ona hem sinirliydi hem de kırgındı. Çünkü onu uyarmasına rağmen dinlememişti.

“Hala bana sinirli olmana şaşırmadım. Ne zaman gidiyoruz teşkilata?”

“Sen gelebilecek misin?” dedi Vuslat.

“Tabi ki de. Hadi hazırlanıp gidelim. Ve orada hızlı olalım ki gücümü onlar üzerinde deneyebileyim.” Daha yeni uyanmıştı hatta sevdiği tarafından zehirlenmişken nasıl bu kadar canlıydı? Normal değildi. Kendisi normal zamanlarda utangaç vurmayı bile beceremeyen, sadece hep ağlayan bir kızken şimdi ne olmuştu da böyleydi?

“Sen iyi olduğuna emin misin? Normal de bile bu kadar canlı değilsin.”

“Sende öylesin. Daha fazla konuşuyorsun. Ve bunu sevmedim.” Ne demek bunu sevmedim? Abim haklı diye ortada gezinen ben miydim? Ayrıca iş için bu! Bu kadar konuşmanın benim için ne kadar zor olduğun bilse salakça hareketler de ve sözler de bulunamazdı. Ona hasta olduğu için cevap vermedim. Ve yatakhaneye doğru ilerledim. Onlar da peşimden geldi. Tabi Karan yolda ayrıldı. Çünkü kızlar ve erkeklerin yatakhanesi farklıydı. Hemen gerekli eşyalarımı topladım. Telefonlarımızı aldık. Pasaportlarımızı da aldık. Çünkü o teşkilat başka bir ülkedeydi. Bizim hayatımız İstanbul’un tenha sokaklarında geçmişti. Şimdi onları terk edip yeni bir sayfa açmaya uçacaktık. Herkes hazırlanınca orta koridor da Karan’ı beklemeye başladık. Karan 2 valizle gelince hepimiz ona “cidden mi?” der gibi bir bakış atınca konuşmak zorunda kaldı.

“Ne bakıyorsunuz?”

“Biz 1 valizi bile dolduramazken sen ne aldın böyle abi?” Karan kesinlikle içinden “hay senin abini…” diyordur. Cevap olarak; “Silahları, güç bilekliklerini almam gerekti canım sevgili kardeşim.”

Dediğinde ne kadar sinirli ve acılı olduğu yüzünden anlaşılıyordu. Böyle zamanlardaki Karan’ı seviyordum. “Kurduğun cümlenin 7. Kelimesinin sonunda m olmalı ve sonundaki kelime de olmamalıydı senin için” dediğimde saydı. Ve sinirli yüzü dindi ve gülümsedi.

“Ben bıraktım o işi”

“Vaz mı geçtin?”

“Bir mola diyelim”

“Siz ne konuşuyorsunuz? Karan abi senin 7. Kelimen neydi?”

“Bir şey değildi abisinin kuzusu.”

“BANA KUZU DEME!” Diye bağırınca hepimiz şaşırıp onun yüzüne baktık. Öfkeliydi. “O zaman sen de bana abi deme!” bunlar niye kavga ediyorlar diye Vuslat ile ben bakışırken en sonunda sustular ve yola devam ettik. Teşkilatın özel araçlarına binip havalimanına gittik. Uçak saatine 1 saat olduğunu duyunca Karan elindeki telefonla oynamaya, Vuslat planlar yapmaya ve Mehir ise yemek almaya gitti. Bu kız doymuyor! Daha 3 saat önce yedi. Hem de 2 tablet.

“Yuh artık Mehir!”

“Ne var? Acıktım.”

“Ne zaman toksun ki obez!” Dediğimde göbeğine baktı. Aslında zayıftı ama bu da işin garip yanıydı. Yakında yediklerini yakarsa yok olacaktı.

“Ben şişman mıyım?” dediğinde telefona bakan Karan bile kahkahalara boğulmuştu.

“Karan ben şişman mıyım?” “Neden gülüyorsunuz ben şişman mıyım?” diyerek ağlamaya başlayınca sustuk. Vuslat ve ben bazen o hala 5 yaşında diye düşünüyorduk. Onu sakinleştirmemiz uçağa binene kadar sürmüştü.

Uçağa binince ben A17 deki yerime oturdum. Vuslat C20 de, Karan D30, Mehir C30 da oturuyordu. Yerime binince cam kenarında olduğumu fark ettim. Camdan bakmanın ne kadar güzel olduğunu düşünüp kaskatı kesilen bedenimi rahatlattım. Yanımdaki koltuklardan biri boştu ama onun yanındakinde garip görünümlü benden genç olduğu belli olan bir adam oturdu. Benden küçükse çocuktu aslında. Koltuğa oturunca ona bakmamak için camdan bakmaya başladım. Camdaki yansımadan gördüğüm kadarıyla bana bakıyordu. Hemen ona doğru döndüm. “Bir sorun mu var?” dediğimde korktu ve “Hayır sadece merhaba demek istemiştim” dedi. Korkak davranışlarıyla Mehir gibiydi. Uçak kalkmaya başladı bende camı seyrediyordum.

Yavaş yavaş çocukluğumu geri de bıraktığımı düşünmeye başladım. Sanki aşağıda bana el sallıyordu. Bu hayatta yolculuğa çıktığında bile arkanda sana el sallayacak biri olmadığı için çok şanssızdım. Belki bir ailem olsaydı güzel olurdu. Ya da var olan ailem beni sokağa terk etmeseydi. Annem beni evde aç bırakıp başkasının yanına gitmeseydi, babam da annemden geriye kalan aşk acısının sebebini ben olarak bilip beni çocukların her gün ölüm haberi gelen bir yetimhaneye bırakmaya çalışmasaydı şuan burada olmazdım. Ya da çocukluğumda aldığım yaralar hala kanamazdı. Mutlu bir aileydik. Ne kusuru vardı ki? Her gün annem yemek yapardı, babam işten gelince ikimizde onu yanaklarından öperdik. Montunu alırdık. O da elini yıkayıp, üstünü değiştirir. Sofraya gelirdi. Garip müşterilerini anlatırdı.

Annem neyden rahatsız olmuştu? Neyini sevmemişti mutlu yuvamızın? Babamın bir hatası mı olmuştu? Peki neden ikisi de beni suçladı ki?

Yolun yarısını bu düşünceyle geçirirken uykuya dalmıştım.

1 Saat Sonra

Bir gürültü sesi duydum. Kafamı kaldırdığım da bir yabancının D17 den kalkıp yanımdaki adama doğru geldiğini gördüm. Bakınca ona hesap sorar gibiydi. Yakasından tutunca olaya müdahale etmek istedim.

“Pardon beyefendi bir sorun mu var?”

“Siz hep bu kadar uykucu ve sorumsuz musunuz?”

“Ne diyorsunuz siz?!” dediğimde bana sert bir bakış atıp adama baktı.

“Diyorum ki siz uyurken bu sapık sizin fotoğrafınızı çekti!” dediğinde yanımdaki adama öyle bir baktım ki korktu. Korkmalıydı da, geri zekalı benim fotoğrafımı çekti he! Gebertirim onu! Ayakta ki adam ona vuracakken durdurdum.

“Teşekkürler ben hallederim.” Dediğimde bana baktı.

“Nasıl halledeceksiniz? Oje falan mı fırlatacaksınız?” bana kadın olduğum için bir şey yapamayacağımı mı söylüyor bu salak? “Şöyle halledeceğim” dedim ayağa kalkıp adamın yüzüne bir yumruk attım. Kanayan burnunu tuttu. Bana bakıp kıkırdadı. Yanımda ki adama baktım. Ona daha sert bir yumruk attım. Ardından kafa attım. Ve bayıldı. Host ve hostes yanımıza gelince adam “Bir sorun yok” dedi ve yerine oturmaya giderken bana baktı. “Bunun intikamını alırım” dedi ve gitti. Hosteslerden bu adamı almalarını söyledim. Yanımdaki adamı daha uzak bir yere oturttular. Bende ayaklarımı uzatıp gözlerimi kapadım ki kaptanın sesi duyuldu. “Sayın yolcularımız iniş yapmak üzereyiz lütfen kemerlerinizi bağlayın.” Hemen bağladım. Uçak iniş yapınca eşyalarımı aldım ve indim. En arkada oldukları için diğerlerini bekledim. Aklımda şu sorular vardı. Bir: O adam kimdi? İki: Bu mal Karan nasıl silahları soktu buraya?

Karan ve Mehir el ele inince onlara dik dik baktım. 3 yıl sonra şuan mı geldi akıllarına derken Mehir’in dediğini duyup rahatladım.

“Abi çok korktum. İyi ki varsın.” dedi ve Karan’a sarıldı. Karan elindekiler yüzünden sarılamadığı için çok üzgündü ama kafasını onun omzuna koydu sonra ayrılıp yanıma geldiler. Vuslat bana daha yakın olduğu halde en son çıktı. Hepimiz ona bakıyorduk. İki saattir bu kız neredeydi?

“Sen neredesin?”

“Geldim Yabani” Yabani? İlk defa bana yabani demiyordu ama şaşırdım. Çünkü bana kızınca yabani derdi.

“Ne oldu Vuslat anlatsana?!” dedi Karan.

“Sağ olsun Yabani yine yapmış yapacağını, adamın birini bayıltana kadar dövmüş.”

“Neden acaba?” dedi Mehir. Sesinde bir ima vardı.

“Adam benim fotoğrafımı çektiği için olabilir mi Mehirciğim?”

“Ne?” dedi hepsi bir ağızdan.

“Evet. Hadi kaybedecek zamanımız yok. 3 aylık bir süremiz var ve bu işi hızlıca halletmeliyiz.”

Hepimiz hızlıca havalimanından çıktık ve pasaport işlemlerimiz kısa sürdüğü için erkenden Tokyo’nun güzelim manzarasını izlemek için vaktimiz vardı. Çok acıkmıştık. Manzarası güzel olan bir yerde yemek yemek istedik. Ama kimse Japon kültürünü bilmediği için internetten baktık.. Bakınca bir restoran bulduk. Burası en güzel manzaraya sahipti ve Çiraşi suşi satıyordu. Çiraşi suşi pişirilebilen bir yemek olduğu için daha mantıklı geldi. Tam yola çıkacaktık ki iki araba yolumuzu kesti. Teşkilatın arabalarıydı. Belalarını bulmak için bu kadar aceleci olmalı şaşırılacak türdendi. Mehir telaşlanıp ne oluyor diye sorduğunda teşkilata gidiyoruz vakit kaybetmeye gerek yok dedi adamlardan biri.

Biz de başka bir şey demeden bindik. 3 saatlik yolculuk sonunda hava hafif kararmaya başlamıştı. Tokyo saatiyle 23.00 yani Türkiye de saat 17.00dı. 6 saatlik bir fark vardı. Bu da dengelerimizin bozulmasını sağlayacaktı. Teşkilata 3 buçuk saat sonra gelmiştik. Arabalardan inince bir şirkete benzeyen 3 bloktan oluşan, 2 okul kadar alan kaplayan bir yere geldiğimizi fark ettik. Ayrıca deniz kenarındaydık. İçimden oraya gitmek gelse de kolumuzu tutan adamlar buna engel oluyorlardı. Bizi güvenlikten geçirdikten sonra eşyalarımızı getirip ellerimize verdiler. Silah bavulunu verirken alet ötünce içinde özel telefonlarımızı ve eşyalarımızın olduğunu söyledik. Pek inanmadılar ama verdiler. İlerlediğimizde kocaman bir ana binaya girdik. Asansörde 5. Kata bastılar. Toplamda burada 10 kat vardı. Bu bina diğerlerinden daha uzundu. İnince oda numaralarımızı gösterdiler. Otel gibiydi. Ortası boş bir balkon gibi aşağıyı görebiliyorsunuz. Ve 2 koridora ayrılıyor. Karan sola gidince biz de sağa gitmemiz gerektiğini anladık. İlerleyince hepimizin odalarının yan yana olduğunu gördüm. Hatta erkekler ve kızların odalarının bileştiği yerdeydik. Karan da bizim yan odamızdaydı. Herkesin kendisine has bir odası vardı. Odama girdim ve herkesle aynı anda kapıyı kapattık. Çok yorulmuştuk. Hele o uçak felaketti. Elim hala acıyor.

Eşyalarımı dolaba yerleştirdim. Yapacak bir şey aklıma gelmeyince etrafıma bakındım. Bir yatak odası, bir salon ve bir de banyo vardı. 3 ayrı oda. Girince salon karşımıza çıkıyor. Sola dönünce yatak odası, onun çaprazında da banyo. Güzel bir otel odasıydı. Acaba burayı yapmak için kaç can öldü? Kaç kişi feda edildi? Etrafa bakındıktan sonra oturma odasına oturdum. Ve komodinin üzerindeki katalog ilgimi çekti. Kurallar ve kaçıncı katlar da neler olduğu yazıyordu. 3. Katta yemekhane vardı. Katalogda burasının sadece 2 günlük alıştırma eğitimleri için kullanıldığı yazıyordu. Demek ki gerçek yüzlerini 2 gün sonra göstereceklerdi. O zaman bundan faydalanalım diyerek ayağa kalktım. Kataloğu da elime alıp asansöre bindim. İlk yemekhaneye indim. Yemekhane dedikleri yer kocaman bir restoran gibiydi. Hala birkaç yiyecek vardı. Hemen bir tabağa güzel görünenlerden azar azar aldım. Boş tek kişilik bir masaya oturdum. Yemeğimi bitirmek üzereyken biri bir sandalye çekip karşıma oturdu. Ona doğru bakınca daha önce görmediğim biri olduğuna karar verdim.

“Merhaba”

“Merhaba?”

“Kendimi tanıtayım ben Demir.” Elini kibarca uzattı. Bende elini sıkıp, “Bende Zemheri efendim” Dediğimde resmiyetimden dolayı gülümsedi ve ikimizde aynı anda ellerimizi bıraktık.

“Bu saat burada ne yapıyorsun Zemheri?” dediğinde hemen senli benli davrandığından dolayı gözlerimi devirdim. Ve ona baktım daha sonrasında da önümdeki tabağa.

“Yemek yiyorum.”

“Onu demiyorum. Seni daha önce görmedim. Bu yüzden yeni geldiğini düşünüyorum. Bir görev için mi geldin? Yoksa başka bir teşkilat yerimizden mi geldin?”

Komutanın bize anlattığına göre biz yetenekli olduğumuz için kendimizi denemek isteyen 4 arkadaşız.

“Yetenekli olduğumuzu düşündüğümüz için 3 arkadaşımla beraber geldik.”

Konuşmaya bile halim yokken onun cevap vermesini bekliyordum.

“O zaman bir kaptan seçeceksin.”

“Kaptan mı?”

“Evet. 2 Gruba ayrıldık. Birinin kaptanı benim, diğerinin ise Pamir.”

Pamir dediğinde çok tanıdık bir şeyler hissettim. Ama ne olduğunu anlayamadım.

“Seni seçmemi mi istiyorsun?”

“Hayır senden bunu istemiyorum. Önümüzdeki günün akşamı buna karar vermelisin. Seni etkilemek istemem…Bu konu da.”

Adaletli birine benziyordu. Belki de burada bulunan iyilerden birisiydi.

“Kaptan olduğunuz için daha mı tecrübelisiniz?”

“Aslında evet. Kaptanlar en üst aşamaya 2 kala kaptan olurlar. Bizlerin eğitimi kaptan olmak üzere kurulmuştu. “

Yani bütün hayatını buna adamıştı. Vay be! Ne güzel dememi beklemiyordu herhalde.

Yemeğimi bitirene kadar karşımda oturdu. Sohbet ettik. Aslında ağzından laf alıyordum o da bunu fark ediyordu ama meraklı olduğumu düşünüyordu. Ayağa kalkıp asansöre doğru ilerledik. Tuşa tıkladı. Gelmesini beklerken sohbet etmeye devam ettik. Bu sefer ben ona sahte hayatımı anlattım. Güzel bir ailede eğitim aldığımı, bu işe gönül verdiğimi falan. En sonunda yaptığı komik bir espriye şüphelenmesin diye güldüğümde asansörün kapısı açıldı ve karşımda kimi gördüğüme inanamadım. Birden gülmem soldu. Yüzümde istemsiz bir sinir oluştu. Karşımda o uçakta gördüğüm, “İntikamımı alacağım” diyen adam duruyordu. O da beni görünce dudaklarında hafif şeytani bir gülüş ortaya çıktı Asansörden çıkınca karşıma geçti. Onun yanına da Demir geçti.

“Zemheri seni diğer kaptanla tanıştırayım; Pamir.”

Dediğinde bana doğru eğildi. Gözlerimin içine baktı. Ben de onun yeşil gözlerine dik dik baktım.

“Demek Zemheri, memnun oldum.” Dediğinde elini uzattı. “Ben olmadım.” Dediğimde Demir ve Pamir’in bir şeyler den şüpheleneceğini ya da peşimi bırakmayacaklarını düşünüp “Bende.” deyip elini sıktığımda elimi çok sıkı sıkınca bende onun elini sıktım. Ama en çok benim elim acıyınca bırakmak istedim bırakmadı. “Kararını verdin mi?” dediğinde “Hayır!” dedim. Elimi hızlıca çekip asansöre bindim. Pamir ve Demir orada kalmışlardı. Odama doğru koştum. Kapıyı kilitledim. O lanet adamı görmek istemiyordum. O yüzden onu asla seçmeyeceğim. Geri zekalı adam intikamını alacakmış! Salak şey! Hemen yatağa girdim. Işıkları kapattım. Alarmlarımı kontrol ettim ve uyudum.

Tokyo: 05.00, Türkiye: 23.00

Sabah

Alarmın iğrenç sesiyle uyandım. Hemen farklı bir kıyafet giyip kendimi banyoya attım. O pislik adamın bana bakışları bil iğrendiriyordu. Kadınsan bir şey yapamazsın gibi şeyler ima etmesi sinirimi hala bozuyordu. Bu gün eğitim vardı. O yüzden kafamı buna yormalıyım. Giyindikten sonra saate baktığımda geç kaldığımı düşündüm. Hemen Vuslat uyanmamıştır diye onun kapısını çaldım. 10. Kez çaldığımda kapı açıldı. Ve pijamalarlaydı.

“SEN SAATİN KAÇ OLDUĞUNUN FARKINDA MISIN ZEMHERİ?!”

“Geç kaldık”

“SAAT 8 DE ANTREMAN VAR! VE ŞUAN SAAT BEŞ BUÇUK! UYKUMU BÖLMEYİ KES VE ODANA GİT ZEMHERİ!”

Kapıyı yüzüme kapattı. 3 saat vardı ama benim kataloğumda 5 yazıyordu. Ne olur olmaz diyerek odaya girip kataloğa bakınca gerçekten 5 yazdığını gördüm. Kapıdan çıkarken ayna da kendi yansımamı gördüm. Altımda rahat gri renkli bir eşofman, üstümde siyah renkli bir bluz, ayakkabım grili siyahlı ve hepsinin üstüne hava biraz soğuk olduğundan gri eşofman üstü giydim. Kapıyı kapattım ve yemekhaneye indim. Kataloğu yanıma almayı ihmal etmemiştim. Yemekhane sakindi ve az kişi vardı. En azından birilerinin olduğuna şükrettim. Yemeğimi alıp oturacak bir yer aradığımda yemek yiyen Karan’ı fark edip onun yanına gittim.

“Günaydın seni burada görmeyi beklemiyordum Yabani” Ona bir şey demeden karşısına oturup yüzüne baktım. Yorgun gözüküyordu ve yüzümde bir yara vardı. Bunun dün olmadığına yemin edebilirdim. “Yaraya bakıyorsun galiba, biraz çalışırken boks torbasının zinciri düşerken yüzüme geldi” o zincirle ne işi vardı bunun? “Konuşacak mısın Yabani?” “Ne dememi bekliyorsun?” derken yanımıza gelen Demir'i fark ettim.

“Seni burada görmeme çok sevindim Zemheri. Günaydın, nasılsın?”

“İyi” o kadar uzun cümlesine cevabımın “iyi” olması biraz onun sinirini bozacaktı ama alışacak. Onun kanını akıtacak olan kişiye alışmalı da. Evet iyi biri dedim ama düşmanımla asla yakın olmam. Bu benim kendime verdiğim bir söz.

“Onu neden arıyordunuz?”

“Bu arada tanışamamıştık. Ben Demir Akça. “ Elini uzatınca hemen sıktı. “Bende Karan Kor.”

“Memnun oldum Karan Kor” “Bende Demir Akça.” Dediler aralarında daha önce tanışmış olsalardı bir kavga var derdim. Birbirlerine o kadar sert ve soğuk davranıyorlardı ki. Kesinlikle Karan Pamir denen ucubeyi seçecek.

“Zemheri eğitimine başlayalım mı?” “Olur.” Dedim ve onunla birlikte ilerledim. Bir koridordan geçtikten sonra. Kocaman kapalı bir spor alanına geldik. Demir bana burasının neresi olduğunu falan filan anlattı. Tabi ben onu asla dinlemedim. Onunla kaybedecek bir saniyem bile yoktu. Burada aldığım her nefes, attığım her adım 3 ay sonunda zafere götürecek olmalı. Ve bu salak şeyi dinlememe gerek yok. Hiç eğitim almamışım gibi her şeyi en baştan anlattı. Aletleri kullanmayı falan.

“Her şeyi öğrendiğine göre hangisinden başlamak istersen başlayabilirsin. Yardıma ihtiyacın olursa buradayım” dedi ve aletlerin yanına gidip ayarlarını yapmaya başladı. Ben de ilk öne biraz ağırlık kaldırmak istedim. Çünkü bu adamların cesetlerini taşırken yorulmamam lazım. Yoksa arkamda iz bırakabilirdim. Elli kiloluk bir ağırlığı kaldırdım. İlk başta zorlandım ama alışmıştım. Bir süre kaldırdıktan yani bir saat falan ağırlık çalıştıktan sonra tekmelerimi güçlendirmeliydim. Boks torbası uzun olduğu için rahatça tekme atabiliyordum. Bir şey denemek istedim. Zıplayıp tek ayağımla rakibe vurup o ayağımdan destek alıp zıplayarak rakibin arkasına geçip hayati bölgesine bir yumruk geçirmek. Kulağa hoş geliyordu. Odaya bakındım rahat bir alana sahip miyim diye. Bakınınca Demir’in gittiğini fark ettim. Umursamadan geriye doğru gidip koşarak zıplayıp dediğim hareketi yaparken yere yapıştım. Tekrar ayağa kalktım yine denedim ve sonuç aynı. Tekrar, tekrar ve tekrar denerken yine yere yapıştığımda arkama bakınca pencereden akşam olmak üzere olduğunu fark ettim. Ayağa kalkacakken birinin gölgesi düştü üzerime. Kafamı kaldırınca Pamir olduğunu fark ettim. Elini uzattı ama kendim ayağa kalktım.

“Kaç saattir burada mıydın?” dediğinde şaşırmış gibiydi. Kafamla onu onayladım. “Hiç başaramayacaksın o hareketi” dediğinde gözlerinin içine bakarak ona yaklaştım. Yutkundu. “Görürsünüz Pamir Bey.” Dedim benden uzaklaşıp kollarını çalıştırma aletinin yanına gidip çalışmaya başladı. Baya bir kası vardı. Bakışlarımı ondan ayırdığımda bakışlarının benim üzerimde olduğunu da gözümden kaçırmadım tabi. İlk yapışımda olmadığı için o kahkahalara boğuldu. Torba da ne kadar denersem deneyeyim olmuyordu. 1 saatin sonunda işini bitirince kalktı.

“Neyi görecektim? Kazandığını mı pardon kaybettiğini mi? evet gördüm.” Dediğinde kıkırdadı. Arkasını dönüp giderken “Durun!” dediğimde bana doğru döndü. Anında tekmemi onun karnına geçirdim. Karnına geçirdiğim bacağımdan güç alıp diğer tekmemi de savurup zıplayarak arkasına geçtim. Yere yığılmamıştı ama şaşırmıştı. Onu şaşırtan acımaması değildi yapabilmemdi.

“Bende neden olmuyor diye düşünüyordum. Meğerse torba zincirle bağlı olduğu için olmuyormuş. Gördünüz değil mi Pamir Bey?” dedim ve bu sefer gülen bendim. Arkamı dönüp giderken hala bana baktığını hissediyordum. İlerleyerek yemekhaneye indim. Yemekler bitmişti. Son tabağı ise Demir almıştı. Geriye dönüp gidecekken hem Demir’in bana seslendiğini duydum hem de Pamir’in bana doğru geldiğini gördüm.

“Zemheri!” dedi Pamir. Hemen Demir’in yanına koştum. Hatta yere düşecekken Demir elimden tutup beni kaldırdı. “Efendim?” dedim Demir’e. “Sen gelmeyince orada çalışmak istediğini düşündüm ve sana yemek ayırt ettirdim. Almak ister misin?” diye sorduğunda sorması kabahatti. Kaç saattir hiçbir şey yememiştim. Hemen elinden alıp bir masaya oturdum. Karşıma da o oturdu. Elinde yemek yoktu beni izliyordu. Pamir ise çaprazımda ki bir masaya oturmuştu. Onun yanında ise sarışın mavi gözlü çok güzel fizikli bir kadın vardı. Kadın kafasını Pamir’in omzuna yaslayınca gözüm onlara kaydı. Bu soğuk dağ ayısının bir sevgilisi mi var? APTAL! Onu güçsüz kılacak bir şeyin olması onun için aptallık. Benim onlara baktığımı fark eden Demir bakışlarını onlara çevirince Pamir ile kafalarıyla selamlaştılar.

“Onlara mı bakıyorsun? Pek ilgini çekmişe benziyorlar.” Dediğinde sinirimi ondan çıkarmak istedim. Benim ondan etkilediğimi düşünecek kadar kıt kafalı mıydı bu çocuk? Kaptan ama hala salak.

“Evet onlara bakıyorum. Ama ilgimi çekmeyecek kadar…” “Neyler?” “O kadar. İlgimi çekmiyorlar.” “Bir şey diyecektin sanki” dediğinde konuşmaya bile halim yoktu. Yemeğimi bile bitiremezken ona laf yetiştirmeye çalışıyorum. “YOK BEN YORULDUM!” diye bağırmış bulundum herkes bana bakarken bende onlara sert bir bakış attığımda bakmayı kestiler ama omuzlarında bir kadın uyutan o dağ ayısı yeşil gözlerini üzerimden çekmiyordu. “Pardon bu kadar bağırmak istememiştim. Çok özür dilerim” dedim. Sanki üzgünmüşüm ve pişmanmışım gibi. Asla değilim çünkü o pislikleri çöplüklerine geri yollarken de pişman olmayacağım. Hatta mutluluktan her şeyi yaparım. “Sorun değil sana eşlik edeyim” dedi kalktığı esnada bende ilerleyecektim ki o lanet halı kıvrıldığı için tam yere düşmek üzereydim o beni belimden kavrayana kadar. Beni kendine doğru çeken kişiye bakınca Karan olduğu için rahatlamıştım. O Demir ile bu kadar yakın olmak istemiyordum. Karan beni kafam onun kafasına değecek kadar çekip kulağıma eğildi. “Hanımefendi şuan da Pamir Bey sizi izliyor.” Dedi ve kıkırdadı. Dediklerimi duymuş olmalıydı. “Biliyorum beyefendiciğim.” “Bir de sizi bekleyen bir Mehir tiribi bulunmakta” olamaz yine mi? bu Mehir trip atınca tam şeytana dönüyordu. “Ben halledeceğim. Ne durumdasınız?” “Sana ne?” “Bak seni var ya…” dediğimde bırakır gibi yapınca boynuna sarıldım. “Bak doğru düzgün kaldır. Herkes bakıyor” “Biraz önce böyle demiyordun.” Dediğinde ikimizde gülümsedik ve beni düzgünce kaldırdı. “Mehir nerede?” dediğimde bana eliyle gösterdi. Göremediğim için elimi tutup oraya götürecekken bir silah sesi duyduk. Ses Pamir den gelmişti. Herkes bağırışırken Karan bana bakıyordu. Ben ise o lanet adamın yüzüne. Yüzünde bir sinir vardı. Onun sinirinin neye olduğunu anlayamamıştım. Karan da onun yüzüne kilitlenmiş şekilde bakarken gözü elimize kayınca bende gözümle omuzundaki kadını gösterince ayağa kalkacaktı ki söze girdim. “AMACIN NE SENİN?” “Bir amacım yok, şarjör kısmını temizlerken birden ateş aldı” Karan ise “Sizin gibi birinin elinden birden ateş alıyorsa herhalde bizde şarjörü boşaltır.” Dedi. Bir şeyi ima etti. Demir ise bir şeyler anlamış gibi Pamir’e bakıyordu. Ben ise onun pislik yüzüne bakmadan Mehir’in yanına gittim. Mehir üzgündü.

“Yabani sana çok kırıldım”

“Ne oldu?”

“Dünden beri benim hiç yanıma gelmedin. Sana çok kırıldım.” Dedi ve gözünden yaşlar akmaya başlayınca istemsizce gülümsedin. “Sen benim ablam değilsin. Hıh!” demek bunca zaman bu yüzden abla demiyordu. Ona kardeşimiz gibi hissettirmediğimiz için. Karan’a diyordu çünkü onunla ayrıyeten ilgilenen tek kişi oydu. Ah be Karan! Derken Karan da anlamış olacak ki güldü.

“Mutlu musunuz siz benim üzüntümden? Seni de abilikten reddederim Karan!” dediğinde Karan’ın bunu en başından beri istediğini bilmiyordu. “Olur bana Karan de.” Dediğinde bir sorun olmadığını gören Mehir “Sana iki gün küserim ama!” “Ben bunu bir ömür bekledim 2 gün mü beklemeyeceğim?” deyince Mehir’in yüzü düştü. “Sen beni sevmiyor musun?” “Senden çok ama abilik bana göre değil.”

Herkes gülmeye başladı. Ve asansöre binip odalarımıza giderken Mehir benim yanıma gelmek için ısrar edince kıramadım. Odama gelip koltuğa oturdu. O film izlerken bende üzerimi değiştirip yatakta otururken birden dünyam karardı. Gözlerimi açınca bir yolda arabayla gidiyordum. Karanlık gelince yok oldu sonra tekrar gördüm. Bir eve girdim . Üst katına çıktım. Odaları sertçe açıp kapatırken bir odayı açınca ne gördüğüme inanamadım. Pamir o yanındaki kadınla yatakta yatıyordu. Beni görünce “Sevgilim, sende gelsene.” Dedi. Yatağa doğru ilerleyince uyanmak istedim. Uyanamadım. Tam adama vuracakken aslında o sarı saçın bir peruk olduğunu onun bana şaka yaptığını izledim. Kontrol edemiyordum kendimi. Yataktan çıkınca aslında kıyafetlerinin de giyinik olduğunu gördüm. Beni öptü. Hemde uzun uzun soluksuz. Kusmamak için kendimi zor tutuyordum. Ardından bana sarıldı bende ona sarıldım. Fakat bu ihanetin kokusuydu. Sırtımda bir tabanca hissedince korktum. Birden kurşun sesi geldi ve yerdeydim. “Zaaflar kullanılmak için vardır sevgilim” dediğinde birden uyandım. Nefes nefese kan ter içindeydim. Çok terlemiştim. Salona geçince Mehir’in uyuya kaldığını gördüm. Onu yatağıma yatırdım. Ve duş almak için banyoya gittim. Onun bana dokunduğu yerlere daha çok sabun sürdüm. Neredeyse kocaman bir duş jeli bitecekti. Benim kendi duş jelimdi bu. Kendim üniversitee giderken kimya okumuştum. Şampuan yapımı falan. Tabi orada öğrendiklerimi sadece iş için kullanmak zorunda kaldım. Zaten mecburi gitmiştim. Gitmezsem ölecektim.

Duş jelinden sonra yere oturdum. Ve başımdan aşağı suların inmesini izledim. Daha sonra da kurulanıp koltuğuma oturdum. Bir telefon buldum. Üstünde adım vardı. Mektup da vardı. Bu telefonu teşkilatımız benim için vermiş. Açınca herkesin telefon numarasını gördüm. Galiba Demir ve Pamir’in de öğrenmeliydim. Demir kolaydı da Pamir? Bilemiyorum. Sabahın dördünde hala uyanıktım. Saçlarım kurumuştu. Yemek var mı diye yemekhaneye indim. O pisliği görüp geri gidecekken adımı haykırınca durdum. Sonra ilerledim. Spor salonu en iyisiydi. Oraya gidecekken yaklaştığını fark edince kapıyı açmak istedim. Ama kilitliydi. Geldi beni duvara yapıştırdı ve elini omzumun hizasında duvara yasladı kaçmayayım diye.

“Neden kaçıyorsun?” dedi sustum. Ona anlatacağımı düşünmesi salaklıktı. “İlk günden bana karşı bir siniriniz var gibi hatta beni vurmaya bile çalışırsınız gibi davranıyorsunuz neden?” dedim. Derdim buydu. “İntikam. Sen neden kaçıyorsun?” İntikam demek. İntikamın nasıl alınacağını o ölürken göstereceğim. “Kaçtığımı kim söyledi?” “Ben” dedi. Özgüven pek yüksek. “Ama yanılıyorsunuz. Ben sizden…” korkuyorum demek istiyordum ama kesti. “Hoşlandın.” Deyince “NE???” Diye bağırdım. “Anlamadığımı mı sandın?” deyip alay etmeye başlayınca suratının tam ortasına herkese yaptığım gibi imzamı bastım. “NEFRET ETTİM DİYECEKKEN NE SAÇMALIYORSUN SEN?! KENDİNİ NE SANIYORSUN?” Diye bağırdım. Giderken kolumu tutup çekti. Bana kabusumdaki gibi sarılınca bacak arasına tekmemi geçirdim. Yere düşünce “BANA BİR DAHA SAKIN DOKUNMA!” koşarak odama gittim. Kapıyı kilitlediğim esnada kapım çaldı. Onun olduğunu düşünüp açmadım. Sonrasında Karan’ın sesini duyunca açtım.

“İyi misin?” dedi. Kafamı salladım. Onu içeri alırken bizi gizlice değil, direkt olarak görünerek izleyen Pamir’e göz kırpıp kapıyı kapatırken gözlerinden alevler çıkıyordu. İlk günden bana aşık olamazdı herhalde. Ya da oldu mu? Bana ne ki? Ben yoluma bakarım. Yoluma çıkanların hepsini de harcarım. Belki ona ihtiyacım olur diye bir şey yapmayacağım. Ama bu onun takımında olacağımı ima etmiyor.

Karan hemen söze girdi. “Sana bir şey yaptı mı Zemheri?” ciddiydi. Benim buna izin vermeyeceğimi bile bile bunu soruyordu. “Yapmasına izin verir miydim?” “Senin için telaşlanıyorum” dediğinde kapı çaldı. Giderken elimden tuttu ve dedi ki “Bak hoşuna gitmeyecek ama onun niyetini ikimizde anladık onun yanındayken rol yapalım. Ne dersin?” mantıklıydı ama korumaya ihtiyacım yoktu derken, “Korunmaya ihtiyacın yok ama içim rahat değil. Ayrıca sende Vuslat da benim için bir aile gibisiniz. Lütfen izin ver. Bunca yıl sen korudun, sıra bende.” Haklıydı o 12 yaşındayken Burkut onu çok dövüyordu. Hep ben durduruyordum. Şimdi sıranın ona geçtiğini söylüyor haklı da. “Tamam ama yüzümü falan öpmek yok.” Kıkırdadı. “Abartma. Kapıyı açalım yoksa kıracak.” Kapıyı o açtı. Anında elini belime dolayıp kendine çekti. Bende onun sarışın kızla yaptıüı gibi kafamı onun omzuna koydum. O bizi görünce şoka uğradı. Ayrıca benim ve Karan’ın kıyafetleri biraz kırışık olduğu için sanki yataktan kalkmışız gibiydi.

“Bir sorun mu vardı Pamir Bey?” dediğimde gözleriyle bizi süzdü. Karan sevgiliymişiz gibi devreye girdi. “Bir sorun yoksa gidin lütfen rahatsız ediyorsunuz!” dediğinde ikisi de sinirliydi. O sihirli kelimeyi duymadan gitmeyeceği belliydi. “Aşkım lütfen sakin ol. Pamir Bey boşu boşuna gelecek biri değil. Değil mi Pamir Bey?” Pamir yutkundu. Çok şaşırmıştı. Benden “aşkım” dememi beklemediği belliydi. Zaten rol olmasa demezdim de. Yüzünde anlam veremediğim bir şey vardı. Bize bakıyordu. Normaldi çünkü benden 10 cm büyük olan Karan’ın omuzlarındaydım. Odadan bir ses geldi. “Karan abi” dedi Mehir. Karan da fırsattan yararlanarak “Geliyorum kardeşim. Siz konuşun hayatım hemen geleceğim.”

Kapıyı hafif açık bıraktım. “Neden buradasınız?” diye sorduğumda hala şaşkın şaşkın bana bakıyordu. Bir şey demeyecek diye giderken elimden tuttu ve kendine çekti. Ona doğru döndüm. “Demek bir sevgilin var. Zaten belliydi.” Dedi. “Evet fark etmeniz çok iyi olmuş. Bu sayede benden uzak durursunuz.” Dediğimde “İnanmıyorum.” “Efendim?” “İnanmıyorum dedim. Bana kanıtlayacaksınız bu akşam.” “Umurumda değilsiniz” “Seni teşkilattan atarım!” ALLAH BELANI VERSİN EMİ! GEBER! KANITLAYIN DERKEN NE DEDİĞİ BELLİ DEĞİL Kİ! “Nasıl kanıtlayacağız?” “Öpmek gibi şeyler” “Görmeyi çok istiyorsunuz galiba. Sizin sevgilinizin izin vermediği kesin.” “Sevgilim m? Nereden çıkardın?” “Size ne belki vardır dedim.”

“O yemekhanedeki benim bir arkadaşımdı. Midesi bulanıyordu ve migreni tuttuğu için kafasını yaslaması gerekiyordu. Sandalye de boynunun ağrıması istemediği için yaslanmasını istedim.”

“Bana neden açıklıyorsunuz Pamir Bey?”

“İçimden geldi. Belki merak etmişsindir diye.”

“Ama etmiyorum. Ben sevgilimle gayet mutluyum.”

“Bir şey sorup gideceğim.”

“Ne?”

“Onunla ne zamandır berabersin?”

“13 yıl.”

“Nasıl oldu da evlenmediniz?”

“Görevim için her şeyi yapar ve herkesi harcarım Pamir Bey.”

“Bana ne zaman sen diye hitap edeceksin?”

“3 gündür sadece gördüğüm ve beni her fırsatta sıkıştıran bir adama asla senli benli konuşamam efendim.” Dediğimde hala kanıtı düşünüyordum. Koridordan soğuk bir rüzgar esince üşüdüm bana montunu verecekken tam zamanında Karan geldi ve bana ceketini verdi. Aslında sadece benim tişörtüm biraz kırışıktı yoksa normal görünüyordu.

“Hayatım buyur” dedi elimi tutup öptü ve bana romantik bir bakış atınca gülmemek için zor tutuyordum. Pamir ise çıldırmamak için zor duruyordu. Hemen oradan ayrıldı Pamir ve bende montu Karan’ın suratına fırlattım. Koşarak lavaboda elimi sabunla 3 kez yıkadım. İçeri girince “ÇIK DIŞARI! BİR DAHA BU GECE DIŞINDA OYUN YOK TAMAM MI?” Diye bağırdım. “TEKRAR BANYO YAPACAĞIM SEN VE MEHİR ÇIKIP KENDİ ODANIZA GİDİN YOKSA GEBERTECEĞİM İKİNİZİ DE!!!” Diye çıldırmış gibi bağırınca koşarak çıktılar. Hemen üstümdekileri bir kenara fırlattım. Banyoda dokunduğu yerleri duş jeliyle bolca sabunladım. Özellikle karın bölgemi, ellerimi, kollarımı ve kafamı. Kimsenin bana dokunmasını istemiyordum. Tamam ben savaşırken ya da kızarken, vururken olabiliyor ama onlar yapınca saniyeleri sayıyorum hatta saliseleri bile. Banyodan neredeyse 2 saat boyunca çıkmadım. Çalan kapıların hiç birine cevap vermedim. En sonunda kapı açılınca bornozumu giydim. Ve sıkıca sarıldım. Kapı kapanınca daha çok korktum. Giren Vuslattı. Olanları duymuştu.

“Ah Zemheri…Neden bunu kendine yapıyorsun?” diyerek acıklı bir biçimde bana baktı. O salona geçince giyinip yanına gittim ve oturdum. “Hala unutamıyorsun değil mi o günü?” evet diyerek başımı salladım. “Sen?” diye sorunca o da üzgünce evet dedi. “Benim yüzümden bunları yaşıyorsun. Kendimden iğreniyorum” dediğinde kafamı olumsuz anlamında salladım. “Ben o gün sen kendinden iğrenme, benim şuan yaşadıklarımı yaşama diye yaptım. Sen ise bunu boşa çıkartıyorsun kardeşim” acıklı zamanlarımızda birbirimize kardeşim diyerek aile gibi hissettirirdik. Neyden bahsettiğimizi anlamıyorsunuz. Ama merak etmeyin sonlara doğru sizlere güvenince anlatacağım.

Kafamı onun omzuna yasladım. O da kafasını kafamın üstüne koydu. “Senin duş jelin bu ama nasıl?” “Yanımda getirmezsem olmazdı.” Dediğimde gülümsedi. Tekrar kapı çalınca ayaklandım. Delikten bakınca Demir olduğunu fark ettim. Açtım.

“Zemheri iyi misin?”

“Evet.”

“Seni göremeyince her yerde aradım. Odan da olabileceğini ilk gün ki performansından dolayı düşünmemiştim.” İlk defa karşımda iyi davranmaya çalışan ve beni tanımaya çabalayan biri vardı.

“Kararımı verdim. Seni seçeceğim. O Pamir Beyi seçmem düşünülemez bir şeydi.”

“Teşekkürler ama bunu bu akşamki balo da söylemen gerekli. Yanında kıyafetin var mı?”

“Var.”

“O zaman akşam görüşürüz Zemheri."

"Görüşürüz Demir."

Bölüm sonu

2 yorum