Gerçekleşmeyecek olan bir dileğim var,
Bu yüzden;
kaybolmak isteyen bir kalple geçmişte yaşadım.
***

Zehir 0,5 - KARŞILAŞMA
10.11.2022
Rüzgar beni bu bastırılmış duygularımdan arındırır sanıyordum ama yüzüme çarpan her bir hava dalgası beni daha da perişan etmişti. Artık eskisi kadar özgür değildim ve artık hiçbir yer benim için güvenli de değildi. Tek çare savaşmaktı. Korkuyordum ama cesaretim henüz ölmemişti. Zaten cesaret; korkmamak değil, korkunun seni durdurmasına izin vermemekti.
Beden ifadelerimi dümdüz tutmaya, çevremdeki hiç kimseye koz vermemeye çalıştım. Korkmadığımı belli edercesine sinsi bir şekilde güldüm. Gölge, beni izliyordu biliyordum. Mesajı son bir kez daha okudum.
Akrep: Cehennemden önceki son duraktasın, dikkat et.
Mesaj açıktı, bana bir savaş açılmıştı. Bilmeden ve istemeden o soğuk ve kalpsiz denilen Akrep'in kuyruğuna basmıştım. Her ne kadar korksam da bu biraz beni güldürüyordu. Cehennem mi? Burası zaten bir cehennemdi ve ben de içerisinde senelerdir yanıyordum. En fazla beni öldürürdü ama bilmediği şey ben zaten bir ölüydüm.
Hislerim yine kayboldu, artık korku ve endişe değil tamamen katliam hissediyordum. Benim, yaşadığımı hissettiren tek duygu öfkeydi ve ben bu duyguya ne kadar tutunabilirsem o kadar tutunuyordum.
"Kendine çok güveniyor olmalı." diyerek histerik bir şekilde güldüm.
Hissettiğim şeylerin tam tersini yapıyor ve asla ama asla kimseye silahlarımı göstermiyordum. Kendi telefonumu çıkartarak Forum'a kendi hesabımla girdim. Tabi ki de sessiz kalmayacak aksine onu kışkırtacaktım. Ortaya bir blöf atıyordum, bu blöfü Akrep yemeyecekti biliyordum ama diğer herkes için aynı şey geçerli değildi. Akrep'e kafa tutmak demek şu aşamada onun kadar iyi olmak demekti. Kısacası Akrep üzerinden tüm kuryelerin gözünü korkutacaktım. Ellerimin titrememesine özen göstererek mesajımı yazıp gönderdim.
Viper: Beraber yanmayalım, dikkat et.
Yüzümü telefondan kaldırırken gülümsüyordum, açıkçası keyfim yerine gelmişti. Yan gözlerle Gölge'ye baktım, telefonuna bakıyordu ve anında bana döndü.
"Ne yapıyorsun sen! Kafa-" derken hızlıca susturdum onu, dinleniyor ve izleniyor olabilirdik. Bunlar olmasa bile şuan Gölge'nin konuşması hem blöfümü bozar hem de beni küçük düşürürdü.
"Sessiz ol, ben ne yaptığımı biliyorum. Hadi sana güle güle." derken Gölge'yi arkada bırakmış ve otelin olduğu koridora doğru ilerlemiştim. İstediğim her şeyi yapabilirdim ucu hiç kimseye dokunmadığı sürece ve bu olayda sadece benim problemimdi.
Otelin olduğu binaya geçtiğim an beni bir kaç kişi karşıladı. Bir resepsiyonist ve ana holde-bekleme salonunda- bir kaç kurye... Dikkatle diğer kuryeleri süzüyor ve bir yandan da resepsiyon görevlisine doğru ilerliyordum.
İki kişi bir koltuğa oturmuş bana bakıyor, bir kişi resepsiyonda ve diğeri ise asansörün kapısında ayakta bekliyordu. Yavaşça kafamı önüme çevirdim ve dik bir şekilde yürüyerek resepsiyona ilerledim.
Bu oteldeki en üst kat, K10 üyeleri için ayrılmıştı. Herkesin kendine ait bir odası vardı ve anahtarı almak için sadece isim belirtmem yetiyordu. Resepsiyon görevlisine dik dik bakarak ve sert bir şekilde "Viper" dedim. Önce başını salladı daha sonra arkasındaki anahtarlıktan benim olan anahtarı çıkarıp bana uzattı.
"İyi geceler efendim"
Karşılık olarak sadece kafamı aşağı yukarı oynattım, anahtarı alarak elimde bir tur döndürdüm ve avcumun içine sıkıştırıp asansöre ilerledim. Fazlasıyla yorgundum ve buradan hızlıca odama çıkıp kendimi yatağa atmak istiyordum. Asansöre ilerlerken yavaşça durdum ve arkamı döndüm.
"Odama kahvaltı da gönderin lütfen."
Resepsiyon kafasını sallayarak telefona doğru ilerleyince bende keyifle asansörün olduğu kısma geçtim ve duvara yaslanarak asansörü beklemeye başladım. Saat sabah 6'ya yaklaşıyordu, gün doğmaya başlamış ve yavaş yavaş alacakaranlığa doğru ilerliyordu.
"Cesaretin fazlaymış, Akrep'e kafa tutabildiğine göre..."
Kafamdaki kaskla birlikte kapının diğer yanındaki elemana çevirdim kendimi. Ayaklarından başlayarak yavaşça yüzüne kadar süzdüm ve küçümseyici bir bakış attım kendi kendime.
Boyu benden bir hayli uzun olmasına rağmen yapılı değil aksine zayıf birisiydi. Üzerinde siyah bir t-shirt, altında ise beyaz bir eşofman vardı. Siyah saçlı, kahve rengi gözlü ama esmerlikten çok uzak bir tene sahipti. Her ne kadar yüzünü maskeden dolayı göremesem de bu gözleri hatırlıyordum.
"Benim kim olduğumu biliyor musun peki?" dedim soğuk bir sesle ve güçlü olduğumu belli eder gibi bedenimi dikleştirdim.
"Viper değil misin?" dedi küçümseyici bir şekilde. Beni alaya alıyor ve yüzündeki maskeye rağmen çarpık gülümsemesini arsızca gösteriyordu.
"Evet, bende senin hakkında bir şeyler biliyorum. Kendine çok güveniyorsun, doğru mu?"
Kafasını salladı onaylamak için. " Evet, güveniyorum. Neden kendime güvenmeyeyim ki? "
Kahkaha atmak istedim ama kendimi tuttum. Bu kişi Fırtına'ydı. Onun egosunu bütün K10 biliyordu ve ne kadar kendine güvense de aptalın teki olduğunu çoğu kişi bilirdi. Kendinden güçsüz gördüklerine sataşır, onları ezmek için her şeyi yapardı. Daha önce bir görevde denk gelmiştik ve kazanan bendim, bunu da biliyordu ama hala küçük görüyordu. Fena bir kuyruk acısı vardı, kendine hala mağlubiyetini yedirememişti.
Asansörün kapısı açılınca kendini dikleştirdi ve asansöre girmek için adımladı. Keyifle yakasından tuttum ve çelme takarak geriye çekip bedenini duvarı fırlattım.
"Son olarak şunu söyleyeyim. Ben Akrep'e değil Akrep bana kafa tutuyor. " diyerek göz kırptım ve asansörü tek kullanmak için hızlıca kapanma tuşuna bastım.
Etrafta çok fazla aptal vardı ve bu aptallar her zaman beni buluyordu. Derin bir nefes vererek en üst katın tuşuna bastım. Bütün gece görev yüzünden hiç uyuyamamıştım, sabaha yakın paketi teslim etmiş ve şimdi de bir an önce uyumak için can atıyordum. Orta katların birinde kapılar açıldı, içeriye başka bir kurye girdi. Tahminimce kadındı ve benden bir kaç santim daha uzun gözüküyordu. Ben onu uzun uzadıya süzerken o da beni süzmeyi ihmal etmemişti.
Daha önce görmediğim biriydi.
Asansörden tamamen çıkıp sağa döndüğüm an sesini duydum. "Viper, sen misin?" İnce ve naif bir sesi vardı. Başımı arkaya çevirmek istesem de kask yüzünden çevirememiş ve sadece sol tarafıma bakabilmiştim ama istifimi bozmadan devam ettim.
"Neden merak ediyorsun?"
Tam arkamda, onu göremeyeceğim bir pozisyondaydı, bu nedenle ona dönmek zorunda kaldım. Güvencem yoktu, her an bir şey yapabilme potansiyeline sahip biriydi. Yeteneklerini de bilmediğim için ekstra tetikteydim. Asansörden çıkıp duvara yaslandı ve kaşlarını çatarak baktı bir süre.
"Tilki ölmedi ama yine de dikkat et. Uyarı."
Kaşlarım alayla kalktı, bu saatten sonra ölmesi ve ölmemesi gram umurumda değildi. Vicdan terazimi kendi ellerimle bozmuştum. Pişmanlıklarım sadece bir kaç saat sürüyordu ve tekrar hissiz hayatıma devam ediyordum.
"Senin kendine dikkat etmen daha iyi olur, Uyarı." diyerek onun lafını ona çarpıttım ve ona arkamı dönerek yürümeye başladım.
"Benim arkamda Akrep var, merak etme bana bir şey olmaz ama senin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim."
Hala yürürken histerik bir kahkaha attım ve kafamı hafifçe sola çevirdim. "Tilki'nin de arkasında Akrep vardı ama sonuçları gördük."
Başıma üç tane yeni düşman edinmiştim. Akrep, Tilki ve Karanfil olduğunu düşündüğüm kadın. Belki bu listeye Fırtına'yı da ekleyebilirdik ama o, çokta önemli değildi. Karanfil'in cevap vermesini bekledim ama cevap vermeden sola doğru, benim tam zıttım olan tarafa ilerledi. Zaten cevap verse bile, bu sefer ben cevap vermeyecektim.
Anahtarı elimde bir tur çevirirken o sırada odama geldim ve kartı okutup kapıyı açtım. İşte burası en güvenli yerlerden biriydi, seni herkesten korur ama KULE'den koruyamazdı. Benim depom kadar olmasa da şuan için güvenliydi. Ayağımın arka tabanıyla kapıyı kapattım ve kapının hemen yanında bulunan düğmeye basarak ışıkları açtım.
Hemen hemen küçük bir ev büyüklüğündeydi bu oda, tahminimce 50 metrekare veya daha fazla olabilirdi. Bir banyo ve banyo içerisinde bir tuvalet, mutfak, yatak odası ve salon... Ayrıca bir tane de en sevdiğim kısım olan balkon. Krem rengindeki duvarlarla uyumlu kahverengi ve tonlarındaki bir takım eşyalar.. Güzel denebilecek kadar iyi bir odaydı.
Çantamı tekli koltuğun üstüne gelişi güzel salladım ve kendimi bir diğer büyük koltuğa bıraktım. Kafamdaki kaskı çıkarıp koltuğun yanındaki masaya bıraktım. Bildirim sesiyle arka cebimden telefonu çıkartıp mesajlar kısmına girdim. Gölge'den bir mesaj vardı.
Gölge: Tilki ölmemiş, yaşıyor hala. Kendine dikkat et.
Viper: İstihbarat çökmüş. Ben zaten biliyordum.
Kafamı iki yana sallarken bir cevap vermesini bekliyordum.
Gölge: Kimden öğrendin?
Kaşlarımı çattım, Karanfil... Bu kadında bir problem vardı ve her aklıma geldiğinde istemsizce irkiliyordum. Onun hakkında hiçbir şey bilmemek beni geriyordu, gerçi hiçbir kurye hakkında bir şey bilmiyorduk ama o, çok daha fazla gizem barındırıyordu içinde. Bu da bende merak uyandırıyordu.
Viper: Baba Vanga.
Gölge: Ha ha. İlk esprin mi?
Viper: Hayır, az önce bir tane daha yaptım. Her neyse Karanfil'i araştır, bilgiyi veren oydu.
Zil çaldığı için telefonu koltukta bırakarak kapıya yöneldim. Çantamdan maskemi çıkarıp yüzüme taktım, kahvaltım gelmiş olmalıydı. "Kim o?"
Derinden ama katı bir sesle "Kahvaltınızı getirdim." dedi bir erkek. Ağzını bir şeyle kapatıyor olmalıydı. Delikten baktım, maskesi vardı ama üstündekiler bu otelin çalışanlarının formasıydı. İşkillenerek kapıyı hafifçe açtım ve bir anda kapattım.
Adam bir refleks göstermemişti ve hala aynı şekilde bekliyordu. Bu sefer düzgünce ama yavaş bir şekilde tamamen açtım kapıyı. Düz bir ifadeyle maskeden açıkta kalan yüzünü inceledim, gerçekten kahvaltı getirmişti.
Getirdiği arabanın diğer ucundan çekerek odaya aldım. "Teşekkürler."
Başını biraz aşağı eğerek sağ elini kalbine götürdü ve saygı duyma anlamında kendisini de biraz eğdi. " Afiyet olsun." dedi ve geldiği gibi asansöre doğru ilerledi. Ya son zamanlarda takıntılı olmuştum ya da fazla büyütüyordum, kafamı iki yana sallayarak gözlerimi devirdim. Bugün olanlardan fazlasıyla etkilenmiş olmalıydım.
Bir süre daha etrafı süzdüm ve kapıyı kapattım. Artık kahvaltı yapmak ve bir an önce uyumak istiyordum, tahminimce bir 12 saat uyuyacak kadar uykusuz ve yorgundum. Kahvaltı arabasını koltuğun önüne çekerek kendimi koltuğa bıraktım. Omlet, salatalık domates, peynir vb. klasik şeyler vardı. Koskoca KULE'nin gönderdiği kahvaltı... Bir taraftan maskemi çıkartmış salatalıklardan birini ağzıma atarken diğer taraftan bildirim sesiyle telefonu elime aldım.
Gölge: Bir şey mi dedi?
Aslında şüphelendirecek bir şey söylememişti ama hareketleri tamamen şüphe uyandırıyordu. Mesela daha K50 listesinde adını bile görmediğim bu kurye nasıl oluyordu da bir anda K10 listesine girebiliyordu ve ya neden hiçbir görevi sitede gözükmüyordu. Akrep ve Tilki, Karanfil'i nerden tanıyordu?
Engerek: Her şeyi şüpheli, bir şey demesine gerek yok.
Gölge: Tamamdır, bakacağım.
Geri bir şey yazmaya gerek yoktu, mesajlar kısmından çıkıp KULE'nin sitesine girerek güncellenmiş listeye baktım. Tahmin ettiğim gibi iki puan farkla Akrep'in önüne geçmiş ve birincilik bayrağını elimde tutuyordum. Gülümseyerek çayımdan bir yudum aldım, bu zamana kadar geçtiğim tüm o zorluklar yavaş yavaş değerini kanıtlıyordu.
Şuan zirvedeydim ama bu asla yere çakılmayacağım anlamına gelmiyordu. Şuan güçlüydüm ama bu savaşı güçlü olduğum için kazanmadım. Asla unutmamam gereken şey ise, hiç kimseyi küçük görmememdi ama ben çoğunu küçük görüyordum.
Tıka basa doyduğumu hissettim, maskemi yine taktım ve koltuktan kalkarak arabayı kapının önüne götürdüm, hizmetlilerden birisi alırdı muhtemelen. Kapıyı kapatırken asansörün girişindeki adam dikkatimi çekti, bu adam az önceki bana kahvaltı getiren çalışandı. Dikkat çekmemek adına hızla kapıyı kapattım ama delikten izlemeyi ihmal etmedim. Arabayı bıraktığımı görünce gelip alacağını düşünüyordum.
"Hadi, hadi... Geleceksin." dedim fısıltıyla totem yaparmış gibi.
Bir süre hiç ses çıkartmadan bekledim ve o, geldi. Nefesimi tutmuş bir şekilde, en ufak bir tıkırtı yapmamak için kendimi tuttum. Geldi, arabayı alıp gitti ama arabayı alırken bir anlık gülümsediğini görmüştüm, o kesinlikle beni takip ediyordu. Ya da bir şeyler karıştırıyordu, tekrar gördüğümde kesinlikle ipini çekmeliydim.
Kapıyı bir tur daha kilitledim ve önce bir banyo yaptım daha sonra da kendimi yatak odasında, yatağımın üstüne bıraktım.
Ormanlık bir alandayım, yer yer uzunlu kısalı ağaçlarla çevriliyim. Gökyüzü, ağaçlar yüzünden görünmüyor. Amaçsızca koşuyorum ama bir bitiş noktam yok. Hissediyorum, peşimde birileri var ve ben onlardan kaçıyorum ama neden beni yakalamak istiyorlar, bilmiyorum.
Nefes nefeseyim ama durmaya korkuyorum, beni yakalayacaklar ve öldürecekler, yaşamak için çırpınıyorum. Kim olduklarını bilmiyorum, beni öldürmek istiyorlar. Kalbim durmak üzere, bayılmamak için direniyorum.
Göz gözü görmeyecek kadar karanlık ama gözlerim, karanlığa alışmaya başlıyor ve az da olsa bir şeyleri seçebilecek kadar görüyorum.
Ağaçların sivri dalları kolumu ve yüzümü kesiyor, kan içindeyim ama yine de durmuyorum.
Birisi kolumu yakaladı ve beni kendine çevirdi.
Bana bağırıyor.
"BENİ NEDEN UNUTTUN!"
Ben kimseyi unutmamıştım, kimdi bu? Yüzünü görmeye çalışıyorum ama maskeyle kapalı. "Beni nasıl unutursun?" diyerek ayaklarıma kapanıyor. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve haykırıyor.
"Beni neden unuttun?"
Ben... Ben o kişiyi hatırlayamıyorum. Unuttuğum birisi var, evet! Ama ben o kişiyi hatırlayamıyorum. Geçmişimde saklı olan birisi bu, biliyorum. Kalbim onun sesini duydukça parçalanıyor. Sık nefeslerime, titreyen ellerim ekleniyor. Merhamet duygum uzun zaman sonra ilk kez ortaya çıkıyor.
Yanına çömeliyorum. Ellerimle yüzünü, avcuma hapsediyorum. "Göster bana kendini, seni hatırlayayım."
Ama bana kendini göstermiyor. Elleriyle maskesini koruyor ve yüzünü aşağı eğerek saklamaya çalışıyor. Yalan söylüyorum. "Seni unutmadım hadi bana yüzünü göster."
Öfkeyle yüzünü kaldırıyor, gözlerimin içine bakıyor. Bu gözler, daha önce görmediğim gözler... Biliyorum. Beni ittiriyor ve bağırıyor.
"BENİ UNUTTUN! BENİ NASIL UNUTURSUN?!"
Gözlerim doluyor, onu unuttuğumu biliyorum ama o, kim onu bilmiyorum. Bu sefer ben onun ayaklarına kapanıyorum.
"Özür dilerim, özür dilerim! Seni hatırlayamıyorum özür dilerim!"
Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum ama sanki bütün acılarımı gözyaşlarımın içine hapis etmiş gibiyim. Hala özür dilemeye devam ediyorum. Daha sonra o, bana yaklaşıyor ve elleriyle saçımı okşuyor.
"Beni hatırlayacaksın. Çünkü ben senin için diğer herkesten çok daha önemliydim. Hatırlayacaksın Elisa çünkü ben senin -"
Bir anda sıçrayarak uyandım. Yatakta oturur pozisyona geçerken gözlerimi önüme sabitledim, şok geçiriyordum. Gözlerim, gördüğüm rüyanın etkisiyle dolmaya başlamıştı çoktan. Ne görmüştüm ben öyle?
Cümlesini tamamlayamadan uyandım, sonunu o kadar çok merak ediyordum ki tekrar aynı rüyayı göreceğimi bilsem şimdi geri yatar ve uyurdum.
Bir müddet derin derin nefesler aldım ve sersemliğim geçtiği anda baş ağrımı hissetmeye başladım. Kafam zonkluyordu, sağ tarafımdaki pencereye bakarak saati hesaplamaya çalıştım ama çok garip bir durumdaydım. Gözlerim pencereden komodine kaydı, üstünde sürahi ve bardak vardı.
"Ah, başım..." diyerek yakındım ve bir bardak su içmek için sürahiye uzandım. Sersem gibiydim, sanki gece bir dolu şişe patlatmış ve kafayı çekmiş gibi hissediyordum. Zum olmuş olma ihtimalim bile vardı, öyle bir baş ağrısıydı ki..
Bardağa doldurduğum suyu bir dikişte bitirdim ve tekrar bir bardak daha koydum kendime. İçimin ateşi sönecek gibi değildi, sanki daha çok harlıyordum.
Bir bardak daha koydum ve onu da bir dikişte içtim. Kaç bardak içtim bilmiyorum ama yine de hala içim yanıyordu. Ellerim saç diplerime gitti, terden sırılsıklam olmuşlardı. Eğer yaz ayında olsaydık bunu anlayabilirdim ama hala sonbahar aylarındaydık.
"Of, leş gibi hissediyorum." diyerek kendimi yatağıma geri bıraktım. Gözlerimi sımsıkı yumarak ellerimle şakaklarıma masaj yapmaya başladım ama bir müddet yapmama rağmen asla geçmiyordu.
Ellerimi yan taraflara serbestçe bıraktım. Gözlerimi açarak boş boş tavanı izlemeye başladım. Gördüğüm rüyayı hatırlamaya çalıştım, birisini unuttuğumu söylüyordu. Kimi unutmuştum ki? Ne saçma sapan bir rüyaydı. Kimseyi unuttuğum falan yoktu benim! Hayatımdaki her detayı sonuna kadar hatırlıyordum, buna 5 yaşındaki anılarım da dahildi. Derin bir nefes vererek kendimi avuttum.
"Salak saçma bir rüya işte!"
"Doğruyu söyle, erotik bir rüyaydı değil mi? "
Gelen sesle elim anında yatak ve yatak başlığı arasına sıkıştırdığım bıçağa gitti. Bıçağı aldığım gibi yataktan fırladım ve sırtımı duvara vererek güvenli bir pozisyon aldım. Gözlerimle ilk önce yatak odamın içini süzdüm ve yatağın karşısında ki koltukta, yayılmış vaziyetteki kişiyi gördüm.
Derin bir nefes aldım ve elimdeki bıçağı ters bir şekilde önüme çektim. Bakışlarımı asla kaçırmıyor ve her hareketini ciddiyetle takip ediyordum. "Kimsin?"
Ellerini koltuk köşelerine dayamış ve bacak bacak üstüne atmış şekilde oturuyordu. Kafasını omzuna düşürmüştü, beni izliyordu. Her ne kadar karanlık olsa da bir şekilde bakışlarımız kesişiyordu. Yüzüm açığa çıkmıştı, öldürülmesi gerekiyordu. Cevap vermeye niyeti olmadığını anladığımda sorumu yeniledim.
"Kimsin diyorum?"
"Tatlım, sanırım biraz sakinleşmeye ihtiyacın var. Seksin baş ağrısına iyi geldiğini duydum."
Bir elimi yumruk yaptım ve diğer elimle de bıçağı sıkıca kavrayıp önüme siper ettim. Dediklerini es geçerek bir açık aramak, koz olarak kullanabileceğim bir silah bulmaya çalıştım. Siyah ceketinin kapüşonunu başına geçirmişti, yüzünü maskeyle gizliyordu. Sadece gözlerini görebiliyordum ama bu karanlıkta görsem bile tam seçemiyordum. Fiziğini ve sesini göz önüne alırsak tahminimce erkek olma ihtimali çok yüksekti.
"Buraya nasıl girdin?" diye bir soru yönelttim, cevaplamayacağını düşünerek.
"Balkon açıktı, komşuyuz." diyerek hafifçe güldü ve parmaklarını şıklattı.
Bir anlık refleksle balkona doğru baktım, kapısı açıktı. Balkon kapısının kilidini kırmıştı kısacası çünkü ben balkona çıkmamıştım bile, ki geldiğimde kapı da kapalıydı zaten. Tekrar bakışlarımı ona çevirdim.
Rahatlığı beni geriyordu, daha önce duyduğum bir sesti ama kime ait olduğunu hala çözememiştim. Gözlerini ve kaşlarını tam net görebilseydim eğer kim olduğunu söyleyebilirdim.
Bilinmeyen bir rakip olması, beni daha fazla geriyordu. Çoğu kuryeyi tanırdım ve hepsinin sesine bir aşinalığım vardı.
Bir süre sadece birbirimize baktık. Ne o konuştu ne de ben konuştum. Şaşkınlığım ve paniğim geçtiği an, bu kişinin kim olduğunu anladım.
"Akrep?" dedim, cevabı bulduğumu belli edercesine. Tilki olma ihtimali çok düşüktü, hastanelik olmuştu, o kazadan birkaç saat sonra zımba gibi olacağını düşünmüyordum. Korkmuyordum çünkü beni öldürmeye gelmediği açıktı, bunu yapmak istese uzunca bir zamanı vardı, ben uyurken yapabilirdi. Konuşmak için gelmediği de son derece belliydi. Amacı neydi bilmiyordum o nedenle tetikteydim.
"Sayende bir şeyi fark ettim." dedi ayağa kalkarken. Yerimde hareket etmeden ve korkmadığımı belli edercesine dik duruyordum. Tek kaşımı kaldırdım ve gözlerimle bana bir müddet yaklaşmasını izledim.
Bana yaklaşırken başka bir karar vermiş ve içeriye-salona- doğru ilerlemişti. Ne yapacağını merak ediyor ve göz hapsimden ayrılmamasını sağlayarak bende arkasından ilerliyordum. Belki o beni öldürmek istemiyor olabilirdi ama benim onu öldürmem gerekiyordu. Yüzümü görmüştü.
Arkası bana dönükken sol kolumdaki saatin düğmesine bastım. Acil durum bildirimiydi, Gölge'ye kırmızı alarm veriyordu.
İçeride ki koltuklardan birine oturdu ve tekrar bacak bacak üstüne attı. "Seninle bir anlaşma yapmayı düşünüyorum, silahını indirebilirsin." Benden bir hayli uzakta olduğunu düşünerek bıçağı indirdim ama hala elimde tutmaya devam ediyordum. Kapının pervazına yaslanarak kaşlarımı kaldırdım.
"Yüzümü gördün, buradan sakince ayrılabileceğini mi düşünüyorsun?"
Kapüşonunu sakince kafasından çekti ve maskesini çıkartarak yüzünü tamamen bana döndü. Bir kolunu koltuğun kenarına yaslarken başını hafifçe sağa doğru eğdi ve beni baştan aşağı süzdü. Yüzünü gördüm, gözlerim şaşkınlıkla biraz büyüdü. Açıkçası bana yüzünü göstereceğini hiç tahmin etmiyordum.
Beyaz ve buğday arasında bir teni, mavi gözleri, kalın kaşları ve orta dolgunlukta biçimli dudakları vardı. Saçları, gecenin en karanlık zamanındaki gökyüzü gibiydi.
Gözlerimiz kesişti, sadece birbirimize bakıyorduk. Ben onun amacını, o da benim ne tepki vereceğimi gözlemliyordu. Ne kadar ciddi dursa da bir o kadar rahat olduğu anlaşılabiliyordu.
"Aslında seni öldürmek istedim hatta buraya da onun için gelmiştim." dedi bir çırpıda. Tek kaşım havaya kalktı. Öldürmek için bolca zamanı olduğunu biliyordum peki o zaman neden öldürmedi? Bunun cevabını merakla bekliyordum. Devam etmesini dile getirmeden gözlerimle açıkça belli ettim.
Derin bir nefes verdi ve beni baştan aşağı gözleriyle süzdü. "Seni gördükten sonra bu amacımdan vazgeçtim."
Ani bir şaşkınlık hissetsem de bunu dışa vurmadım. Alaylı gülümsemem yüzümde yerini çoktan almıştı. "Gözlerimi yaşartıyorsun Akrep. Yoksa ilk görüşte aşk mı? Ne duygusal ama!"
Keyifli bir kıkırtı da Akrepten geldi. Yandan bir gülümsemesi ve cezbedici bakışları vardı, eğer herhangi güzel bir duygu hissedebiliyor olsaydım ona karşı derin bir tutku hissedebilirdim.
"Gördüğüm anda büyülendim." diyerek alaycıl bir konuşma sundu. Sadece başımı sallayıp küçümseyici bir şekilde gülümsedim ve devam etmesini bekledim.
"Seninle bir anlaşma yapmak istiyorum hatta ortak olmakta diyebilirsin. O yüzden kolundaki saati kapatabilirsin."
Dikkatli bir şekilde önce onu süzdüm daha sonra ise pervasızca saatin üzerine tıklayarak kırmızı alarmı sonlandırdım ve yeşile bastım.
Bir kaşımı kaldırdım ve tam karşısındaki - ona uzak olan- masaya doğru ilerledim. Kalçamı masaya dayayarak "Yani ?" dedim ve dudaklarımı bükerek "Reddedersem?" diye bir soru yönelttim.
Düşünür gibi bir hale büründü ve parmaklarıyla dudağını kaşıdı. "Hiçbir şey değişmeyecek, sadece susman gerekecek. Kısacası sen ve ben bugünü unutacağız."
Her ne kadar böyle bir teklif sunsa da, sadece unutmakla kalınmayacağını ikimizde biliyorduk. Yüzlerimiz açığa çıkmıştı, bugünden sonra ikimizde birbirimizin her detayını araştıracaktık. İsimlerimizden ailemize, yaşlarımızdan tüm hayatımıza kadar bilgi sahibi olacaktık. Akrep'te dahil kim böyle bir olay yaşasa bu riski almayacağını biliyordum. Benim için hava hoştu, bir kimliğe sahip değildim, geçmişim ise ne kadar arasa da bulamayacağı bir karanlıkta saklıydı. Cazip.
Anlaşmayı reddedersem beni öldürecekti, ne kadar başarılı olurdu orasını bilmiyordum.
"Her şeyden önce bir soru soracağım."
Yüzünü hala dikkatle inceliyordum, her bir detay benim için önemliydi. Robot resmini çıkartmam için tüm detaylarını hafızama kazımak zorundaydım. Bunu, o da yapıyordu. Çünkü bir daha yüzümüzü birbirimize göstermeyeceğimizi ikimizde biliyorduk. Önümüze sunulan şansı, ikimizde değerlendiriyorduk.
Tek kaşımı kaldırdım ve kollarımı göğsümde birleştirdim. "Sor?" dedim, merak ettiğimi belli ederek.
"Eğer zamanda geri gidebilseydin, ne kadar uz
ağa giderdin?"
*** BÖLÜM SONU ***