İçeriğe geç

Zayıf Nokta

Bölüm 2 · 7 dk okuma

Zayıf Nokta

Bölüm 2

Sessizliğin sesi

Bir yerde okumuştum; insan bazen korktuğu şeyin peşinden gelmediğini sanarak kendini kandırırmış, oysa gerçek hiçbir zaman peşinden gelmezmiş, gerçek zaten hep oradaymış, sadece senin onu fark etmeni beklermiş, çünkü bazı korkular koşmaz, acele etmez, bağırmaz, sadece sessizce durur ve senin en savunmasız anını seçer, tam nefes aldığını sandığın anda göğsünün ortasına yerleşir ve sana aslında hiçbir zaman güvende olmadığını hatırlatırmış. Ve işte o an, sahafın ortasında, eski kitapların ağır kokusunun ciğerlerime dolduğu, toz zerreciklerinin sabahın henüz doğmamış solgun ışığında yavaşça süzüldüğü o boğucu sessizliğin içinde, ben de tam olarak böyle hissediyordum; sanki yıllardır benden uzakta olduğunu sandığım bir şey, aslında hiç gitmemiş, sadece arkamda durmuş ve şimdi, nihayet, varlığını fark etmemi beklediği o ana ulaşmıştı. Telefon hâlâ elimdeydi, ama artık sadece bir telefon değildi, sanki içimde bastırdığım her korkunun, her hatıranın ve her inkârın ağırlığını emmiş gibi ağırlaşmıştı ve parmaklarımın arasında dururken, onu tutmaya devam etmenin bile bir tür kabullenme olduğunu hissediyordum, çünkü bırakmak, görmezden gelmek olurdu, ve görmezden gelmek, hiçbir şeyi yok etmezdi, sadece onu daha karanlık, daha sessiz ve daha sabırlı bir hâle getirirdi. Tam o anda kulaklarımın içinde ince bir uğultu başladı; önce fark edilmesi zor, uzak bir rüzgârın sesi gibi belirsiz ve silik bir titreşim olarak doğdu, fakat saniyeler geçtikçe büyüdü, derinleşti ve kafatasımın içini dolduran, düşüncelerimin arasına sızan, zihnimi içeriden sıkıştıran görünmez bir basınca dönüştü ve ben, nefes aldığım hâlde nefes alamıyormuşum gibi hissetmeye başladım. Ciğerlerim havayla doluyordu, ama içimdeki o daralma geçmiyordu. Bir adım geri attım. Tahta zeminin ayakkabımın altında çıkardığı o kuru, kırılgan ses, sahafın içindeki sessizlikte gereğinden fazla net duyuldu ve o an, bu mekânın sadece bir yer olmadığını, beni izleyen, beni hisseden, beni içine alan bir boşluk olduğunu düşünmeden edemedim. Bir adım daha attım, ama bu adım bilinçli değildi, daha çok bedenimin, zihnimin kabul etmek istemediği bir gerçeğe karşı içgüdüsel bir geri çekilişiydi ve tam o anda topuğum arkamdaki kolinin sert köşesine takıldı, dengem bir anda kaydı ve o birkaç saniyelik düşüş anı, olması gerekenden çok daha uzun sürdü, çünkü düşerken insan sadece bedeninin değil, içindeki tüm inkârların da yere çarptığını hissediyordu. Sırtım zemine çarptığında çıkan o tok ses, sahafın içindeki sessizliği yarıp geri bana döndü ve göğsümdeki hava istemsizce dışarı çıktı, ciğerlerim boşaldı ve birkaç saniye boyunca nefes almayı bile hatırlayamadım, çünkü bedenim, az önce olan şeyi anlamaya çalışıyordu. Yanımdaki koliden bir kitap kayarak yere düştü. Kitabın kapağı zemine çarptı ve ardından sayfaları hafifçe aralandı, ince kâğıtların birbirine sürtünürken çıkardığı o kırılgan, kuru ses, bu sessizliğin içinde neredeyse canlıymış gibi yankılandı ve ben, yerde yatarken, o sesin sadece bir ses olmadığını, bir davet olduğunu hissettim. Bir süre hareket etmeden yattım, tavana baktım, ama gördüğüm şey sadece tavan değildi, gördüğüm şey, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlatan o görünmez ağırlıktı. Elimi yavaşça uzattım ve kitabı yerden aldım. Parmak uçlarım kapağa değdiği anda içimden soğuk bir ürperti geçti, çünkü bu hareket tanıdıktı, bu his tanıdıktı, bu an tanıdıktı, ve ben bunun nedenini biliyordum. Korktuğumda okurdum. Bu benim seçtiğim bir alışkanlık değildi. Bu bana öğretilmişti. Kitabı açtım. Sayfalar parmaklarımın arasında yavaşça ilerledi. Ve sonra gözlerim o cümlede durdu. “Anahtar her zaman iki kez çevrilir. Biri kapıyı kapatmak için, diğeri geri dönüşü bitirmek için.” O an, zaman durmadı. Ama ben durdum. Çünkü o cümle sadece bir cümle değildi. O cümle, benim geçmişimdi. Ve geçmiş, hiçbir zaman gerçekten geçmiş değildi. Zihnim beni geri çekti; eski evimizin dar koridoruna, solgun sarı ışığın duvarlara cansız gölgeler bıraktığı o akşama, annemin önümde diz çöktüğü, yüzünde açıklayamadığım bir hüzünle bana baktığı o ana geri götürdü ve onun elinin benim küçük, titrek elimi kavrayışını, avucuma bıraktığı anahtarın soğukluğunu, ve bana söylediği o cümlenin ağırlığını yeniden, ilk kez anlıyormuş gibi hissettim. “Anahtar her zaman iki kez çevrilir, Marsel.” Sesi sakindi. Ama kesinlikle saklamaya çalıştığı bir korku vardı. Anahtarı birlikte çevirmiştik. İlk klik. Sonra ikinci. Ve o an, geri dönüş gerçekten bitmişti. Sahafa geri döndüğümde gözlerim doluydu, görüşüm bulanıktı ve içimde yükselen o ağır, bastırılamayan farkındalık, artık inkâr edilemeyecek kadar gerçekti. Ayağa kalktım, ama bedenim bana ait değilmiş gibi ağırdı, sanki içimdeki her şey yer değiştirmişti ve hiçbir şey olması gerektiği yerde değildi. Kapıya baktım. Sonra telefona. Sonra tekrar kapıya. Ve o an anladım. Bazı şeyler seni bulduğunda, kaçacak hiçbir yer kalmazdı. Sadece bekleyecek bir yer kalırdı. Ve ben… bekliyordum.Adnan Bey kolumu tutmaya devam ederken, bedenimin ağırlığının sadece kaslarımda değil, içimde biriken o görünmez, tarif edilemez baskıda olduğunu fark ediyordum, çünkü insan bazen fiziksel olarak ayakta durabilir ama ruhu çoktan çökmüş olur ve ben o sabah, ilk kez, kendi içimde çöktüğümü bu kadar açık hissediyordum. Onun parmakları kolumun etrafında sıkı ama sakindi ve bu sakinlik, sahafın içindeki o boğucu sessizliğin aksine, gerçek dünyaya ait olan tek şey gibi geliyordu, çünkü korku insanın içini doldurduğunda, en küçük temas bile seni tekrar varlığına ikna eden bir kanıt hâline geliyordu. “Eve git,” dedi tekrar, sesi sabahın ilk ışığı kadar yumuşak ama tartışmaya izin vermeyecek kadar kararlıydı, “bu hâlinle burada kalamazsın, çünkü bazen insanın yapabileceği tek doğru şey, bedenini bulunduğu yerden uzaklaştırıp zihnine nefes alabileceği bir boşluk vermektir ve senin buna ihtiyacın var.” Konuşmak istedim, ama boğazım izin vermedi, çünkü içimde biriken o görünmez düğüm, kelimelerin geçebileceği her yolu kapatmıştı ve ben sadece başımı hafifçe sallayabildim, bu hareket bile içimdeki yorgunluğu daha görünür hâle getirirken, aslında ne kadar bitkin olduğumu inkâr edemeyeceğimi bana hatırlattı. Sahafın kapısından dışarı adım attığımda sabahın ışığı yüzüme çarptı ve o an, ışığın sıcak olması gerekirken neden bu kadar yabancı hissettirdiğini anlamaya çalıştım, çünkü bu ışık, tanıdığım dünyanın ışığıydı ama ben artık tanıdığım dünyanın içinde değildim, ben hâlâ o mesajın, o cümlenin ve o görünmeyen varlığın ağırlığının içindeydim. Yürümeye başladım ve her adımım, sanki sadece asfaltın üzerinde değil de içimdeki eski bir yaranın üzerinde atılıyormuş gibi ağır ve isteksizdi, çünkü bedenim ilerliyordu ama zihnim hâlâ sahafın içindeydi, hâlâ o kitabın açık sayfasının önünde duruyor, hâlâ o cümlenin anlamını kabullenmeye çalışıyordu. Bir vitrinin önünden geçerken istemsizce yansımama baktım ve gördüğüm şeyin gerçekten ben olup olmadığını anlamak için birkaç saniye boyunca gözlerimi ondan ayıramadım, çünkü yansımadaki kişi, benim bildiğim kişi değildi, gözlerinin altındaki koyu halkalar, yüzünün solgunluğu ve omuzlarının düşüklüğü, sadece uykusuzluğun değil, bir gecede taşınamayacak kadar ağır bir gerçeğin izlerini taşıyordu. Saçlarım düzensizdi, sanki ellerim defalarca içinden geçmiş ama hiçbir şeyi düzeltememiş gibi karışıktı ve yüzümdeki ifade, bir şey kaybetmiş ama neyi kaybettiğini henüz tam olarak anlayamamış birine aitti. Yoldan geçen yaşlı bir kadın bana baktı ve bakışlarını benden hemen çekemedi, çünkü insanlar bazen bir şeyin yanlış olduğunu, kelimelere ihtiyaç duymadan anlayabilirdi ve o kadının yüzünde beliren o kısa süreli hüzün, benim içimde saklamaya çalıştığım gerçeğin dışarıdan bile görülebildiğini kanıtlıyordu. Apartmana ulaştığımda, binanın girişindeki o tanıdık koku, normalde bana ait olduğunu hissettiren bir şey olmalıydı ama o an, burası bile bana ait değilmiş gibi geliyordu, çünkü korku insanın sadece zihnini değil, aidiyet duygusunu da elinden alıyordu. Merdivenleri çıkarken elim korkuluğa değdi ve metalin soğukluğu avucumdan içeri yayıldı, bu soğukluk gerçekti, inkâr edilemezdi ve o an, gerçek olan tek şeyin bu fiziksel temas olduğunu düşündüm, çünkü geri kalan her şey, sanki birinin benim gerçekliğimin sınırlarını yavaşça değiştirmesi gibi hissediyordu. Kapımın önünde durduğumda kalbim yeniden hızlandı, çünkü bu kapı, yıllardır her gün gördüğüm aynı kapıydı ama artık sadece bir kapı değildi, artık bir sınırdı ve ben o sınırın hangi tarafında güvende olduğumu bilmiyordum. Anahtarı cebimden çıkardım ve metalin avucumdaki ağırlığını hissettim, tam kilide doğru uzatacaktım ki gözüm kapı kolunun yanındaki küçük, beyaz kâğıt parçasına takıldı ve o an, içimdeki her şey durdu, çünkü o kâğıdın orada daha önce olmadığını, kesinlikle olmadığını biliyordum. Kâğıt, kapı ile duvar arasına sıkıştırılmıştı, sanki bilinçli olarak, benim onu fark edeceğim o açıya yerleştirilmişti ve bu düşünce, içimdeki korkunun yeniden, daha güçlü bir şekilde uyanmasına neden oldu, çünkü bu, birinin burada olduğunu, benim gelmemi beklediğini ve beni izlediğini gösteriyordu. Etrafıma baktım, koridor boştu, ama bu boşluk, güven vermek yerine içimdeki huzursuzluğu daha da büyüttü, çünkü görünmeyen bir şeyin varlığı, görünen bir şeyden her zaman daha korkutucuydu. Elimi uzattım ve kâğıdı aldım, parmaklarım titriyordu, çünkü onu açtığım anda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı ve ben bunu, henüz okumadan bile biliyordum. Kâğıdı açtım. Ve yazıyı gördüm. “Unutma, sessizlik de bir cevaptır.” O an, koridorun sessizliği değişti. Çünkü artık bu sessizlik… boş değildi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.