Beni sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz:
instagram: humeyraaozer & twitter: humeracanim
Krobak, Broken
2. BÖLÜM
"Asistan Doktor Mercan His Efrez."
"Benim evet."
Komiser olduğunu apoletindeki iki yıldızdan anladığım polis karşıma oturdu ve elinde tuttuğu iki kahveden birini bana uzattığında sızlayan kemiklerimi zorlayarak uzandım, sıcak karton bardağı sağ elime aldım. Karton bardağın yapısına tırnağımı sürtünce tüylerim ürperdi ve önümdeki masaya koyarak ellerimi bardağın etrafına sarıp ısınmaya çalıştım.
"Kaç yaşındaydınız?"
"Yirmi üç."
"Bana tam olarak gördüklerinizi anlatabilir misiniz?"
Mantığım ne diyorsa onu yapıyordum; bu olması gereken bir şeydi. İçimde bir his vardı, girdiğim yol güveni değilmiş gibi. Yapmam gereken bir şeyi yaparken neden bu kadar geriliyordum?
"Ben..." Dedim zihnimin aralarında dün gecenin izlerini ararken. Gözüm içinde olduğumuz toplantı odasının camına kaydı. Gün daha yeni aymıştı, saat sabahın yedisiydi. "Kırk sekiz saatlik nöbetim vardı, yirmi dört saati dolunca hocam ilaçlarını almam için beni arabasına göndermişti. Cinayete arabanın içindeyken tanık oldum, katil beni fark etmedi."
"Saat kaçtı?"
Dudaklarımı büzdüm. "Üç, belki dört? Belki de ikisinin arası. Katil ve maktul tartışıyorlar mıydı emin değilim, ben son anda gördüm. Kapüşonlu olan adam diğer adamın şah damarına bıçağı sapladı, sonra hiçbir şey olmamış gibi geri gitti. O durumda sadece yaralanan adamı düşünebildiğim için direkt müdahaleye koştum."
Kafasını aşağı ve yukarı salladığında camdan dışarıyı izlemeye devam ettim. Ellerim üşüyordu ama önlüğüm sıcak yapıyordu. "Çakıyı saplayan adamın yüzünü gördünüz mü?"
Yağmurun çiselemeye başladığını izlediğim cama konan su tanelerinden anladığımda karşımdaki polise geri döndüm. Yeşil gözleri apaçıktı, esmer bir teni, kemerli burnu ve ince dudakları vardı, yaş olarak yirmilerinin sonunda duruyordu. Beni o kadar dikkatli inceliyordu ki istemsizce geriliyordum, belki de sorguda gibi hissettiğimden dolayıydı bu.
"Gördüm," dedim sorusunu yanıtsız bırakmayarak. "En belirgin özelliği sanırım çenesinden elmacık kemiğine kadar uzanan bir dikiş izinin olmasıydı."
"Başka?"
"Gözlerini tam olarak göremedim, aynı şekilde saçlarını da. Ama... Sanırım çizebilirim. Gördüğüm kadarını."
Kaşlarını kaldırdı, dediğim şeyden ya etkilenmişti ya da şaşırmıştı. Yine de itiraz etmedi, masadaki kağıtlardan birini aldı önce ve sonra üzerindeki gömleğin cebinden tükenmez bir kalem çıkardı, ikisini birden önüme bıraktığında gözleri kısıldı. "Bu işimizi önemli derecede kolaylaştırır ama adamı saniyelik bir sürede görmemiş miydiniz, çizmekte zorlanmaz mısınız?"
Kalemi sol elime aldım ve kâğıdı da önüme çekip tamamen kafamın içine odaklandım. "Görüntü hafızam iyidir." Diye mırıldandım sessizce, mürekkebi lacivert olan tükenmez kalemi kâğıda dokundurdum ve her bir çizgi başka birisinin çehresini kâğıdın üzerine dökmeye başladı.
Kalemin her bir hareketinde polis yüzümü inceledi. Sonra başka bir kâğıt ve başka bir kalem çıkardı, ifademle ilgili detayları yazmaya başladı. "Kaç yaşındayım demiştiniz?" Diye sordu bir şeyler yazarken. Sıra dikiş izine gelince kalem parmaklarımın arasında duraksadı.
"Yirmi bir." Dedim kalemi hareket ettirmeye devam ederken. Zihnimin içine girip bir çift göz oldum, dikiş izini iyice inceledim ve sonra kâğıda çizmeye başladım.
Polis memuru yaşımı kâğıda yazacakken son anda duraksadı, kaşlarını çattı ve kafasını kaldırıp bana baktı. "Yirmi üç yaşındayım dememiş miydiniz?"
"Efendim?" Kafamı kaldırıp sol elimdeki kalemi sıkarken parmak boğumlarımın beyaza dönüştüğünü biliyordum. Kafamı iki yana salladım. "Kusura bakmayın, uzun zamandır uyumuyorum da. Yirmi üç yaşındayım evet."
Gerisinde polis sessiz kaldı, zaten kafamdaki şeyi çizmem on dakikayı bile almadı. Kâğıda her ne yazıyorsa yazmayı bitirdi, kahvesini içti, camdan dışarıya baktı, telefonunu açıp birkaç mesaj yazdı.
Dün gece bıçaklanan adamı kurtaramamıştık, çok kan kaybetmişti. Polisi aradığımızda sabah olur olmaz polis ifade almak için beni bu toplantı odasına sokmuştu. Buna rağmen hastaneden ayrılamamıştım, ifadem bile burada alınıyordu. Üstelik ifade verdikten sonra da nöbete devam edecektim. Kaç saattir uyumuyordum? Otuz? Kırk? Normalde bu kadar uzun nöbete kalmazdık ama cerrahide sayı olarak büyük ölçüde eksik ve yetersizdik, bunun için birkaç gün içerisinde yeni asistanlar ve yeni cerrahlar gelecekti hastaneye.
Bunların dışında, olay yeri inceleme ekibi, komiserler, savcılar, hepsi hastanenin arka tarafındaydı ve bu cinayet hastanenin çevresinde gerçekleştiği için hastane yöneticisi Akif Bey'in de başı derde girmişti. Kamera kayıtları yoktu, silinmişti ve hastane olarak başımız beladaydı.
"İşte." Dedim kalemi kenara bıraktığımda. Polis anında uzandı, sıkıldığını fark edebilmiştim. Az önce uğraşıp durduğum kâğıdı eline almış ve incelemeye başlamıştı.
Ellerimi önümde birleştirip polisin kâğıdı incelemesini izledim. Esnesem ayıp olur muydu? Bence sarsıcı bir olay yaşamıştım, atlatabilmem için bana şöyle bir hafta izin falan verseler hiç fena olmazdı.
"Resim yeteneğiniz iyiymiş." Dedi resmi incelerken. Sessizce teşekkür ettim.
"Son olarak şuraya bir imza atar mısınız?" Dediğinde elimden bırakmadığım kalemle bana uzattığı belgeyi aldım, üzerinde ifadem yazıyordu. Kısaca göz gezdirdim ve gereken yere imzayı attıktan sonra kâğıdı polise geri verdim. Belgede yazan isme göre karşımdaki polisin isminin Sarp Sungur olduğunu görmüştüm.
Bu ismi nedensizce beynimin ücralarına ucu sivri düşünceler eşliğinde kazıdım.
"Tamam," dedi. "Çok teşekkürler Mercan Hanım. Sizinle yeniden iletişime geçebiliriz." Ayaklandığında ben de ayağa kalktım ve uzattığı elini sıkıp gülümsedim. Parmaklarımın arasında olan eli kuru ve soğuktu.
"Ne demek, ilgilendiğiniz için ben teşekkür ederim."
Birlikte odadan çıktığımızda derin bir nefes verdim. Hastanenin genel havasında bir değişiklik yoktu, sanki dün gece arka tarafta bir cinayet işlenmemiş gibiydi. Oysa ben tedirgin hissediyordum, bugün içimde huzursuzluk vardı. Belki de uykusuzluğun vermiş olduğu bir huzursuzluktu.
Kapının önünde beni anında Ülkü ve Kıvanç karşıladığında durdum, komiser ise bir daha bize bakmadan arkasına dönüp gitmişti. "Sonunda çıktın," dedi Kıvanç. "Nasıldı?"
Omuz silktiğimde yürümeye başladım. Zaman hissimi kaybetmiş gibiydim, ayrıca böylesine sarsıcı bir olay yaşadıktan sonra nöbete devam ediyor olmak sinirlerimi çok daha geriyordu.
Ülkü ve Kıvanç peşimden gelmeye başladı. "Psikiyatriden randevu aldım senin için," dedi Ülkü sessizce. Adımlarım taşa toslamışım gibi durdu, sırtımdan akan soğuk suları duyumsadım. Gözüm boşluğa takıldığında Ülkü devam etti. "Sonrasında zaten randevun olduğunu, hatta düzenli bir şekilde psikiyatriste gittiğini öğrendim."
Kahretsin.
Dilim kurdu, yutkunmaya çalıştım ama başarısız oldum, Ülkü'nün elini hissettim o sırada, tam olarak omzumda. "Mercan... Neden söylemedin?"
"Neden benim için randevu aldın ki?" Ona doğru ani dönüşüm yüzünden eli omzumdan kaydı ve hatta hiddetim karşısında bir an şaşırdı, yanında uzun boyuyla dikilen Kıvanç da Ülkü'den farksızdı. Ani sinirlenişim onları afallattığında Ülkü kekeledi.
"Dün bir cinayeti gördün ya, etkilenmişsindir diye. Kötü bir amacım yoktu. Asıl sen psikiyatriye neden gidiyorsun söylesene?"
"Seni ilgilendirir mi bu?" Bir anda sesimi yükseltince yanımızdan geçen insanlar bize baktı, Ülkü sesimin şiddeti yüzünden birkaç adım geriye gittiğinde Kıvanç kaşlarını çattı ve elini Ülkü'nün sırtına koydu.
"Kız kötü bir şey sormadı herhalde, niye bağırıyorsun?" Dedi o sert ifadesiyle. Bir an burnumdan solumayı bıraktım, karşımdaki iki kişiye baktım. Kıvanç ve Ülkü. Dört cerrahi asistandan ikisi. Biri benim, bir de Kağan var. Dört kişiyiz. Bunları kendime hatırlattım, cerrahi asistanlıkta ilk senem. Ben bir doktorum, evet. Aynen öyle.
Aynen öyle, değil mi Mercan?
"Ben..." Diye mırıldandım sessizce. "Ülkü ben... Kusura bakma, dün biraz etkilendim. Bir de uyumayınca işte, kafam gitti bilmiyorum."
Elimle siyah saçlarımı kaşıdığımda Ülkü omuzlarını düşürdü. O neyse ki anlayışlı bir kızdı, üzerime gelmeyeceğini bilerek rahatlıkla nefes verdiğimde elini yeniden omzuma koyup sıktı. "Tamam sorun değil," dedi. "Randevun bugün öğleden sonra saat ikide, tamam mı? Nöbetini devralabilirim o zamana kadar, istersen evine gidip dinlen."
"Hayır hayır," dedim. "Merak etme iyiyim ben, randevu için de teşekkürler."
Bir süre ikisi de kararsız ifadeleriyle yüzüme baktıklarında ilk pes eden Kıvanç oldu. "Peki," dedi. "Kağan ve sen buradasınız zaten, biz de eve geçiyoruz şimdi. İyi olacağına emin misin?" Diye sorduğunda kendimden emin bir şekilde kafamı salladım, yeniden yürümeye başladık.
İşlerim olduğunu ve tam şu anda bir yere yetişmem gerektiğini biliyordum ama tam şu an kafamı çalıştıramıyordum bile, sanki beynim buz tutmuştu. "Bana not tuttuğun defterini vereceğini söylemiştin." Dedi Ülkü. Bir süre kaşlarımı çattım.
"Ne zaman?"
Ülkü bana baktı, sonra kıkırdamaya başladığında kaşlarım daha çok çatıldı. Kalbimdeki korkuyu ve rahatsızlığı hissettiğimde yutkundum.
"Mercan gerçekten," dedi gülmeye devam ederken. "Hayatımda gördüğüm en unutkan kişisin. Daha dün söyledin bana."
Gülümsedim, sahici bir gülümseme değildi. "Tamam," dedim yürümeye devam ederken. "Hatırladım şimdi. Asistan odasındaydı, gel vereyim."
İkimiz asistan odasına giderken Kıvanç bir şey alacağını söyleyip kantine gitmişti. Asansöre binip aşağıya inmemiz iki dakikamızı aldığında en son dün gece girdiğim odanın kapısını açtı Ülkü, içeriye girdiğinde peşinden ben de girdim. Birisi camı açık bıraktığı için odanın içi buz gibiydi.
Ülkü kollarını birbirine sarıp camı kapatmak için ilerlerken ben dolaplara yöneldim. "Dün öğleden sonra apar topar acile getirilen hasta için istiyorum defteri," dediğinde içine ıvır zıvırlarımı koyduğum dolabı karıştırmakla meşguldüm.
"Nesi vardı ki hastanın?"
Ülkü iç çekti. "Adamın beyninde tümör var," dedi. "Ama hangi tümör olduğunu bulamıyorum. Nadir bir şey olduğu belli, hatta Ardahan Hoca da buldu ama benim de bulmamı istiyor, illa gıcıklık yapacak. Akşama kadar vakit verdi bana, bulamazsam nöbete kalacağım üç gün falan. Üç gün süren nöbet mi olur Mercan? Bu adam acımasız."
Gülümsedim ve bulduğum defteri dolaptan çıkardım. "Burada bir sürü makale var, benim not aldığım defter sana nasıl yardımcı olabilir ki?"
Çok değerli bir hazineymiş gibi elimde tuttuğum deftere uzandı. "Sen," dedi. "Üç sene boyunca Zeynep Demir'den eğitim almamış mıydın?"
"Evet?" Dedim sorar gibi. Defteri aldı ve içini karıştırmaya başladı.
"Yani Zeynep Demir'in bilgileriyle not aldığın bir defter bu. Ne kadar önemli olduğunun farkında değil misin?" Kollarımı birbirine bağlayıp kalçamı koltuğa yasladım ve hafifçe güldüm. Zeynep Demir'in öğrencisi olmak özel bir şeydi ve herkes olamıyordu, kadın resmen cımbızla seçer gibi öğrenci seçiyordu kendisine.
Ülkü sayfaları karıştırırken gülüyordu. "Bunlar nasıl beyin çizimi ya? Ters elinle mi tuttun kalemi? Şuna bak, ilk gördüğümde çiçek sandım, beyin çizmişsin." Dalga geçişine karşı omzuna hafif bir yumruk attım.
"Dalga geçme," dedim. "Resim çizemiyorsam ne olmuş yani? Ben onların hepsini hafızama kazıdım."
Defterin kapağını kapattığında tepesine oturduğu koltuktan zıplayarak indi. "Senin de hafızan kuvvetli mi yoksa unutkan mısın anlayamıyorum bir türlü. Değişik bir kızsın Mercan."
"Söyleyen kişiye de bir bakın." Dedim homurdanarak. Sinirlendiğimi ve hoşuma gitmediğini anladığında sustu.
Ülkü dudaklarını aralayıp bir şey söyleyecekken telefonuma gelen bildirimle irkildim ve beyaz önlüğümün cebine elimi sokup gelen bildirime baktım. "Acilden çağırıyorlar, fazla oyalandım. Sonra görüşürüz Ülkü." Dedim aceleyle kapıya yönelirken. Arkamdan bir şey söylemesine fırsat vermeden çıkıp gittiğimde derin bir nefes verdim ve gözlerimi devirdim.
"Buradayım Hocam." Dedim elindeki dosyaları inceleyen Ardahan Hoca'nın başına geldiğimde. Yüzüme ters ters baktı.
"Bir ifade vermen kaç saat sürdü?"
Yutkundum, ellerimi önümde bağlayıp dik bir şekilde durmaya çalıştım. Bu Hoca en ufak bir memnuniyetsizliğinde acısını bizden çıkartıyordu! Bu hastanede özellikle asistanlar küçük görülür ve kullanılırlardı, insan muamelesi bile doğru düzgün göremezken şeflerin bu kadar sert olması sinir bozucu bir durumdu. "Kusura bakmayın Hocam," dedim. "Cinayet önemli bir konu olunca..." Gururum eziliyordu ama bu hastanede nefes alabilmek istiyorsam üstlerimin karşısında kıvranacaktım.
"Tamam kes açıklamayı. Bir ambulans geliyor, onu karşıla. Altı numaraya al, ben de birazdan geliyorum."
"Tamam Hocam."
Arkamı dönüp gidecekken yeniden seslendi. "Efrez!"
"Efendim Hocam?"
Bakışları karardı ve boynunu esnetti. "O hayta nerede?"
Durdum. Hayta mı? Bir süre uzaklara daldığımda kimden bahsettiğini anlamaya çalıştım, Ardahan Hoca en az hangimizi seviyordu? "Ha," dedim başımı kaldırıp. "Hocam Kağan iki yüz üç numaradaki hastanın sonuçlarını almaya gitti."
Yalan. Kağan kim bilir yine nerelerde sızıp kalmıştı. Sürekli onun için bahaneler üretip arkasını toparlamaktan usanmıştım.
Ardahan Hoca gözlerini kıstı. "Çocuk mu kandırıyorsun Efrez?" Diye sorduğunda yakalandığımı düşünüp korktum ve bir adım geriye gittim. "Şu anda elimde tuttuğum dosya bahsettiğin hastanın laboratuvar sonuçları." Dedi ve deminden beri incelediği dosyayı gözüme sokmak ister gibi salladı.
Feci yakalanmıştım.
Alacağım ceza bir kâbus gibi kafamın içinde belirirken daha fazlasına katlanamayacağımı biliyordum. Yine de merhaba yirmi dört saatlik bir nöbet daha. Merhaba kahveler, merhaba uykusuzluk.
"Hocam..." Dedim ne diyeceğimi bilemeyip. Elini savurur gibi salladı bana.
"Yıkıl karşımdan, git ambulansı karşıla. Sen de o haytaya ortak olduğun için cezanı çekeceksin."
Ceza hakimleri bile bir gün içinde bu kadar ceza kesmiyordur Mercan.
Bu kadarına gerek yoktu. Yumruklarımı sıktım, ortadan kaybolan kişi ben bile değildim. Dudaklarımı aralayıp gözlerimi yummayı ve ağzıma ne geliyorsa söylemek istedim ama son anda durdum.
Arkamı döndüm, hızla ambulansın geleceği yere doğru yürüdüğümde cebimden çıkardığım tokayla dümdüz siyah saçlarımı at kuyruğu yaptım. Geç bile kalmıştım, dışarıya çıktığım an ambulans kapının önüne gelmişti.
Sağlık görevlileri kapıyı açtığında sedyeyi indirmeye başladırlar, beklemeden başlarına gittim. "Nesi var?"
"Ateşli silah yaralanması," dedi sedyeyi indirdiklerinde. "On sekiz yaşında erkek hasta, mahalle kavgasında olaya silah girince karnından vurulmuş. Tansiyonu seksene kırk, nabzı yüz yirmi. 2000cc izotonik ve nazal maskeyle dakikada ondan oksijen verildi."
"Tamam," dedim sedyeyle birlikte içeri geçerken. Ambulanstan bir kadın daha iniyordu. "Altı numaraya alın. Reyhan, buradayım!"
"Doktor Efrez'i giydirin!"
Acilde tanıdık bir kargaşa yeniden herkesi etkisi altına aldı. Sağlık görevlisi çocuğun yarasına baskı yaparken gelen hemşireler önlüğümü bağlayıp eldivenlerimi elime geçirdiğinde bu çok kısa sürmüştü. Acele ettim ve göz ucuyla Ardahan Hocayı aradım ama burada değildi, hani gelecekti?
"Kaç litre kan kaybetmiş?" Diye sordum başlarına geldiğimde.
"En az iki litre kan kaybetmiş, aktif kanaması da devam ediyor."
"Tamam bana bırak. Ambulanstan inen kadına kan grubunu sorup iki ünite kan verin."
Ambulanstan inen diğer kadın ağlıyordu, göz ucuyla ona baktım. "Siz yakını mısınız?" Diye sordum çocuğun karnına bastırdıkları gazlı beni yavaşça kaldırırken.
"Teyzesiyim," dedi. "Kurtarın onu lütfen."
Hemşirenin yardımıyla hastayı çevirdim ve sırtına baktım. "Bastırmaya devam et," dedim hastayı düzelttikten sonra. Yaranın çıkış noktası yoktu, kurşun içerdeydi ve acil ameliyata alınmalıydı. Şaka yapar gibi Ardahan Hoca daha beş dakika öncesinde acildeyken en olmadık zamanda ortadan kaybolmuştu, bir de asistanlara kızardı! Kafamı daha fazla meşgul etmemeye karar verip hastaya odaklandığımda stetoskopumu kulağıma taktım. "Ardahan Hocaya haber verilecek mi artık?" Diye seslendim birilerine, cidden beni ambulansa göndermiş ve kendisi gelmemişti. Bana güvendiği için yaptığını bilsem sesimi çıkarmazdım ama Ardahan Hoca beni günahı kadar sevmezdi, sadece gıcıklık yapıyordu ve şu anki durum acildi.
Ciğerleri dinledikten sonra stetoskopu kulağımdan indirip, "Nefes almıyor," dedim. "Nabız kaç?"
"Nabız yetmiş, oksijen satürasyonu da düşüyor şu an."
Derin bir nefes aldım, arkamdaki kadının ağlamaları başımı şişiriyordu. "Entübe edeceğim o zaman. Şu teyzeyi çıkarır mısınız dışarı?"
Hemşire perdeyi çekerken sedyenin yanından yürüdüm ve hastanın başına gelip çenesini kaldırdım. "Laringoskopu ver." Elimi uzattığımda laringoskop çok geçmeden geldi. Derin bir nefes verdim, bu kaçıncı entübasyon yapışımdı? Nasıl yapıldığını hatırlıyor muydum?
Hatırlıyorsun Mercan, endişe etme.
Evet, hatırlıyorum.
Hastanın çenesini nazikçe açıp laringoskopun ucunu dişlere dikkat ederek dilin üzerinden içeriye soktum ve ellerim titremeden epiglotu kaldırdım. "Tüpü ver," dedim hemşireye. Stresimi anlayıp bana tuhaf gözlerle baktıktan sonra tüpü verdi. Entübasyon bir doktor için çocuk oyuncağı olmalıydı ama ben şu anda resmen kıvranıyordum. Beklemedim, beklersem duraksardım. Laringoskopun altından tüpü soktum ve ucunu trakeaya kadar ittirdim. Gözlerimi yumdum, derin bir nefes verdim. "Tüpü şişirin," dedim ellerim bembeyaz olduğunda.
Bunu atlatmıştım.
Basit bir entübe işi beni bu kadar korkutmamalıydı, bu travmayı atlatmıştım. Sakin ol Mercan. Halledersin sen.
"Şişirdik Hocam, tüp sabitlendi."
Kafamı sallayıp laringoskopu çıkardım ve tüpü çıkmaması için bantla ağzın kenarına sabitledim. Yeniden stetoskopu takıp ciğerleri dinlemeye başladığımda uzaktan Ardahan Hocanın geldiğini görüp gözlerimi devirmemek için zor tuttum kendimi, zahmet etmişti gerçekten.
"Tamam tüp inmiş," dedim stetoskopu geri çıkarıp. "Mekanik ventilatörü takabilirsiniz." Hastanın başından çekildim.
"Ne yaptın, Efrez?" Diye sordu Ardahan Hoca. Keyfi yerinde gözüküyordu. Al işte, bilerek yapmıştı!
"Hocam on sekiz yaşında erkek hasta, mahalle kavgası sırasında ateşli silahla karnından vurulmuş. Solunum durunca entübe ettim. Tansiyon yetmişe elli, nabız elli dört."
Beni dikkatle dinledikten sonra gelen bir hemşire eldivenlerini giydirdi, Ardahan Hoca uzandı ve nasıl entübe ettiğime baktı.
Tam da beklediğim tepkiyi vermişti.
Burnunu kıvırdı, bana baktı. "İşe yaramış ama düzgünce becerememişsin." Dedi kibirli bir ifadeyle. Yüzüne yumruklar atmayı çok düzgün becerebilirim ama. Zaten korka korka yapmıştım ve yanıma da geç gelmişti, bir de yaptığım işi beğenmiyordu.
Başımı hafifçe eğidiğimde, "Radyolojiye haber verin," dedi sonunda ciddiyetini takınıp. "Kanamayı durdurup ameliyathaneyi ayarlayın. Hasta senindir Efrez." Sağ ol gerçekten.
"Ameliyat?" Diye sordum hemşireler sedyeyi götürürken. Ardahan Hoca kullanamadığı eldivenleri çıkardı ve ters ters bana baktı, az önceki keyfi gitmişti niyeyse.
"O haytanın arkasını topladığın için cezanı çekeceğini söylemiştim. Girmeyeceksin ameliyata falan." Yanımdan esip geçtiğinde gözlerimi yumdum ve burnumdan derin bir nefes verdim.
Sakin ol Doktor Efrez. Evet, bugün içinde kendimi kaçıncı sakinleştirişimdi acaba? Hocaları anlayamıyordum, ameliyat cezası diye bir şey mi olurdu? Ben o ameliyatlara kendimi geliştirmek için giriyordum ve ilerde uzmanlığımı alacaktım, ne kadar ameliyata girip tecrübe edinirsem ilerdeki hastalarım için o kadar iyiydi. Bunu neden kimse anlamıyordu?
"Kağan'ı bul!" Diye seslendi yürürken, bana bile dönmemişti. Yüzümü buruşturup sessizce onu taklit ettikten sonra gözlerimi devirdim ve elimi cebime atıp telefonumu çıkardıktan sonra hırsla yürümeye başladım.
"Öldüreceğim seni Kağan." Acilden çıkıp numarasını tuşladım ve kulağıma götürüp bekledim, telefonu çalmıyordu bile! "Sen bir doktorsun ya!" Dedim hastane lobisinin ortasında durduğumda. "Telefonuna nasıl ulaşılamıyor? Buna lüksün mü var senin?"
Onu yeniden aramayı denediğimde bedenimin sağ tarafının baştan aşağıya uyuştuğunu ve bütün ilgimin sağ tarafıma doğru çekildiğini hissettim, irkildim ve duraksadım.
Gözüm boşluğa kaydı, birisi yanımdan geçiyordu. O an sanki her şey en düşük hızında yaşandı. Kulağım çınladı, bir uğultu her yeri sardı. Birisi yanımdan geçti, rüzgârı esti ve bütün ilgimi de yanında alarak yürümeye başladı.
Hastanenin girişi buradan görünüyordu ve kapıda güvenlik vardı. Kulağımdaki çınlama kaybolduğunda her şey kendi hızına geri döndü ve bir saniye bile duraksamayıp elimi güvenliğe doğru salladıktan sonra yanımdan geçip giden kapüşonlu adamı işaret ettim. Ne yaptığıma baktı ama anlamadı, elimle beni takip etmesi gerektiğini söylemeye çalışıp süratle adamın peşinden ilerledim.
Kim olduğunu biliyordum.
Elimde tuttuğum telefonla polisin numarasını tuşladım ve kulağıma götürdüm. Kapüşonlu adamla aramda en az on metre vardı ve yangın merdivenlerine doğru ilerliyordu.
"155 Polis İmdat Hattı, konuşmalarınız kayıt altına alınmaktadır."
"Merhaba, ben Doktor Mercan His Efrez. Benoma Dentaş Hastanesi'nde çalışıyorum, dün gece burada yaşanan bir cinayetin ifadesini vermiştim. Vakaya Sarp Sungur bakıyordu."
"Dinliyorum Mercan Hanım."
"Dün gördüğüm katil burada," dedim ben bile dediğime inanamazken. Sorun şuydu ki korkmuyordum, deli cesaretiyle adamın peşinden ilerliyordum. "Hastanenin güvenliği ve ben takip ediyoruz, şu anda yangın merdivenlerine doğru ilerliyor."
"Mercan Hanım, tamam," dedi telefondaki kadın ve tuş sesleri geldi. "Telefonu kapatmayın lütfen. Çevrenizdeki birimleri hemen oraya yönlendiriyorum, beş dakika içinde orada olacaklar. Şüphelinin yüzünü görebiliyor musunuz?"
Yangın merdivenini açtı ve içeriye girdi. "Göremiyorum. Şu anda yangın merdivenine girdi."
"Mercan Hanım lütfen şüpheliyle aynı ortamda yalnız kalmayın, takibi orada bırakabilirsiniz." Peşinden ilerlemeye devam ettim ve ben de yangın merdivenlerinin kapısını açıp içeriye girdim.
Al işte, yine yapıyorsun. Dursana aptal!
Kafamın içindeki sesleri dinlemeden bir süre sessizce olduğum yerde durdum ve etrafıma bakındım. Bu adam aşağı mı inmişti yukarı mı çıkmıştı şimdi? Adım sesleri de gelmiyordu ki.
Ne yapacağımı şaşırmış bir şekilde öylece dururken kapı ardında gıcırtılı bir sesi yankılatarak kapandı ve arkasında gördüğüm şeyle gözlerim korkuyla açıldı. Kalbim bir an vereceği tepkiyi şaşırdığında görünüşüne aşina olduğum beyaz kapüşonlu adam koluma uzandı, telefonumu çekip aldı ve merdivenlerden aşağıya attıktan sonra beni kısıtlamak istercesine iki elimi birden kafesledi, amacı şiddet uygulamak mıydı bilmiyordum ama sırtımı sertçe duvara vurdu.
Dikiş izi.
O buradaydı!
Eli ağzıma kapandığında olduğum yerde çırpınamıyordum bile, öylece şok içinde kalakalmıştım.
Detayına kadar hatırladığım dikiş izini incelerken gözlerim daha yukarılara, gözlerine çıktı. Gri rengiyle o an karşılaştım; demek ki gözleri cam gibiydi. Öyle bir ifadeyle bakıyordu ki sanki karşımda her gün psikiyatri katında karşılaştığım o korkunç hastalardan bir tanesi vardı. Hayır, diye karşı çıktı içimdeki bir şeyler. Bu gözler kesinlikle morgdaki ölülerden farksız bir şekilde bomboş bakıyor. Peki korku burada mı? Sanmıyorum.
Anormal olan belki de korkmamamdı.
Beyaz teninde dudaklarının rengi belirginken takındığı hafif sırıtış ürkütücü olabilirdi ama o an içimde yaprak kımıldamadı, bu bir sorundu. Sorunlar tam şu an çevremi sarmıştı. Ağzımın üzerindeki avcunu sıktı, yanaklarım büzülüp bana acıyı hissettirdi, karşımdaki katil beni iyice sıkıştırdı ve fısıldadı.
"His."
İşte şimdi mahvoldun, Efrez.
-
DEVAM EDECEK
Yorumlarınızı bekliyor olacağım!
☽︎☾︎
02.04.2022
instagram: humeyraaozer
twitter: humeracanim
gmail: humeyraazr@gmail.com

