
The Abyss Inside Us, Lullaby
ZAMANSIZ ELLER ve YIKIM GÖZLER
1. CİNAYET
Bir katilken aynı zamanda da bir doktor olamazsın demiştim kendime. Aslında, bileklerim kalın halatlara bağlanmış şekilde kısıtlanmıştı ve benimle olan tek şey cümlelerimdi; ben de konuşabilmenin özgürlüğü dudaklarımın arasındayken o Hipokrat yeminini etmiştim. Bu, benim geçmişime karşı meydan okuyuşumdu.
Buz gibi havanın o iğne batırıcı hissi tenime saplanırken dudaklarımın arasından verdiğim her bir solukta buhar yükseliyordu. Hırkamla önümü tamamen kapattım ama ısınamadım, avuçlarımın arasındaki araba anahtarını daha çok sıktım ve yağmurdan korunmak için kapüşonumu daha çok örttüm kafama.
"Korkma Mercan," diye fısıldadım arabanın önüne gelir gelmez. Yani, Ardahan Hoca en fazla ne yapabilirdi ki, alt tarafı sadece yarım saatliğine ortadan kaybolmuştum. Ayrıca bu adamın arabasını neden hastanenin arka tarafına park ettiğini sorgulamadan edemiyordum. Yeni otopark hastanenin hemen altında duruyordu oysaki.
Anahtarın düğmesine bastım ve arabanın kilidi küçük bir klik sesi çıkararak açıldı. Üşümeye daha fazla katlanamadan acele içinde sürücü kapısını açtım, kapıyı da hemen kapattım. Bir an oturduğum yerde kasılıp titrediğimde içimden Ardahan Hoca'ya öyle bir sövüyordum ki, eğer içimden geçirdiklerimi duysa beni hiç acımadan tam yetmiş iki saat nöbete bırakırdı, bunu yapardı. Ardahan Yılmazer'de vicdan ne arardı?
Ellerimi ısıtmak için birbirine sürttüm ve tam yanımda duran sokak lambasının cılız, sarı renkli ışığı görmemi kolaylaştırırken arabanın içini inceleyerek ne yapacağımı düşündüm.
"Efrez," demişti. "Kapının ardını bir uzay boşluğu ve bu hastaneyi de dünya olarak düşün; senin ortadan kaybolup hastane kapısının ardında kaybettiğin yarım saat, bu hastanede uzun saatli nöbetlere bedel. Anlıyor musun?" Kabul edelim, Ardahan Yılmazer tuhaf bir kafada yaşıyordu. "Ben cezanı düşünürken şu anahtarı al ve arabama gidip yatıştırıcı haplarımı getir. Eğer yine ortadan kaybolacak olursan bir daha bu hastanenin içine adımını bile atamazsın."
Yatıştırıcı haplar, aynen öyle. Bir işe yarasalar bari.
Sorun şuydu ki; kaybolduğum o yarım saat içerisinde nerede olduğumu hatırlamıyordum, kısacası bir açıklamam yoktu ve sessizlik ile belirsizlik Ardahan Hoca'nın en çok nefret ettiği ikiliydi.
Kalbim sıkıntıyla kasılırken torpidoya uzandım ve karşılaştığım sigara paketleri gülmekle gülmemek arasında bir tepki vermeme sebep oldu. "Siz bir doktorusunuz," diyerek Ardahan Hoca'yı taklit ettim. "Kendi sağlığınızı korumadan hastalara nasıl yardım edeceksiniz? İçki yasak, sigara çok çok yasak." Aynı anda omuzlarımı da sallıyordum. Dediğimi yap, yaptığımı yapma kafasında bir adam asla değildi Ardahan Hocam, arabasında sigara paketi bulmak beni bunun için güldürmüştü.
Bahsettiği sinir yatıştıran o hapları sakladığı küçük cam şişeyi aldım ve avuçlarımın arasına hapsettikten sonra inmek için arabanın kapısına attım elimi, ama ön camda karşılaştığım manzara elimin neredeyse buz keserek duraksamasına sebep oldu.
İki adam karşı karşıya duruyordu. Birisinin üzerinde beyaz bir kapüşonlu ceket vardı, kafası ve yüzünün yarısı örtülüydü. Diğer adam ise ortalama yaşın biraz üstünde sayılırdı, yaşlı sınıfının ilk basamaklarında duruyordu.
Kapüşonlu olan adam elindeki çakıyı karşısındaki adamın tam şah damarına sapladığında olduğum yerde buz kestim.
Tanıdık mı geldi Mercan?
Zihnimdeki kuyuda ıslıklı rüzgarlar esiyorken şok içinde kalakaldım öylece. Onun çehresini, sert mizacını, elmacık kemiğinden başlayıp çenesine kadar uzanan dikiş izini, soğuk hava yüzünden rengi koyulaşmış dolgun dudaklarını gördüm.
Katili gördüm.
Bıçağı geri çekti, üzerine giydiği beyaz ceketin kapüşonunu kafasına daha çok örttü, arkasına döndü ve yağmurun altında kayboldu, sanki yağan damlalar onun dostuydu ve bedenini yeryüzünden sildi.
Avuç içlerim artık elimde tuttuğum cam ilaç şişesinden çok daha soğuk bir hale büründüğünde bıçaklanan adam boynundan fışkıran kanlarla yere yığıldı, yerde akıp giden yağmur sularına görmeye alışkın olduğum o kızıl renk karıştı.
İdrak edebilmem uzun sürse de, gerçek kafama bir kaya kadar sert tosladı.
Katili cinayet işlerken gördüm, cinayete tanık oldum.
Niye şaşırdın ki Mercan, bir meslektaşımızı iş üstünde izledik sadece.
Yapmam gereken şey zihnimin ortasında açılan beyaz bir kâğıdın üzerine büyük harflerle yazılmıştı. Görmemem gereken bir şey görmüştüm ve avuçlarımda hissettiğim uyuşukluk kesinlikle az önce şahit olduğum şey yüzündendi. Gözlerimi yumdum, derin nefesler alıp verdim ve tırnaklarımı avcuma bastırdım, sızıdan güç aldım.
Neyse ki buz tutan kemiklerimin çözülmesi uzun sürmedi. Cebimden telefonumu çıkardım, arabadan ışık hızıyla indiğimde avcumdaki küçük şişe yere düşmüş ve küçük parçalara ayrılarak kırılmıştı. Yerde yığılan adama doğru koşarken aynı anda telefonumdan bulduğum ilk asistanın numarasına tıklıyordum.
"Ne oldu Mercan?"
"Ülkü," dedim nefes nefese. Korku kalbimin duvarlarını dövüyordu, o katil hala buralarda mıydı? Bana da zarar verir miydi? "Hastanenin arka tarafına sedye gönder çabuk, acil bir hasta var." Nefes nefese adamın başına çöktüm.
"Tamamdır." Dedi Ülkü, telefonumu beyaz önlüğümün cebine sıkıştırdım ve hırkamı çıkardıktan sonra şah damarın üzerine basınç uygulayarak tampon yapmaya başladım. Bu olay hastanenin önünde başına geldiği için ve şansına bir doktor olaya tanık olup anında müdahale ettiği için yaşama yüzdesi şimdi beşe kadar çıkmıştı. "Yüzde beş," diye fısıldadım. "Gayet yüksek bir rakam bence, buna da ölmezsin. Hadi."
"Doktor Efrez!" Neredeyse kuş olup kanatlanacak kadar hızlı atan kalbimle uzaktan buraya doğru hızla gelen sedyeye baktım, iki tane hemşire ve Ülkü buraya doğru koşuyorlardı.
"Hızlı!" Diye bağırdım. Yüzde beş ihtimalle bu adam yaşayacaktı. Telaş anındaydım ama kafamın içinde onlarca soru koşturuyordu, bir cinayeti neden tam olarak hastanenin önünde işlersin ki?
Hemşirelerle birlikte hastayı sedyenin üzerine koyduk. "Çok sarsmadan," dedim telaşla. "Ardahan Hoca acilde mi?" Büyük bir hızla sedyeyi sürüklemeye başladık.
"Çağrı yolladım, inmiştir." Dedi Ülkü ve dehşet dolu gözlerle sedyeyi kana bulamış adama baktı. "Kim yaptı bunu adama?"
Kafamdan aşağıya dökülen sanki yağmur taneleri değil de kızgın yağlarmış gibi, "Bilmiyorum," dediğim an midemde bir kasılma hissettim, sonra hemşirelerden birine döndüm. "Polise haber verin, tamam mı?"
Birlikte acilden içeriye girdiğimizde çıkardığımız patırtı yüzünden gözler üzerimizdeydi. Ardahan Hoca da biz acile girer girmez otomatik kapıdan içeriye girmişti.
Sedyeyi acildeki diğer cerrahi asistanlara bıraktıktan sonra nefes nefese ve baştan aşağı ıslak şekilde öylece kaldım. Beynimin duvarlarına çekiçler indiriyorlarmış gibi kafamın içi zonkluyordu. "Sedyeyi dokuz numaraya alın," dedi Ardahan Hoca ve Kağan ile Ülkü anında dokuz numaraya giderken Ardahan Hoca önümde durdu.
"Neler oluyor Efrez, bir gün de başıma olay çıkarmadan durmayacak mısın sen?"
Gözlerim büyüdü, belki de neler olduğunun yeni farkına vardım. "Hocam!" Dediğimde neyin içine düştüğümden bihaberdim. "Gördüm, katili gördüm!"
| Hümeyra Özer
24.03.2022
DEVAM EDECEK

