-AÇELYA DEMİR-
Sabah yine her zamanki gibi saat yedide kalkmıştım. Üzerime beyaz bir crop altıma ise siyah eşofman altı çekip stüdyoya gitmiştim.
Bir buçuk saat stüdyoda prova yaptıktan sonra sonunda bitmişti. Kaslarım yanıyordu ama bu, alışık olduğum bir histi. Aynadaki yansımama kısa bir bakış attım. Saçlarım dağılmış, alnım terden parlıyordu. Yorgundum ama iyi anlamda.
Çantamı omzuma atıp stüdyodan çıktım. Kapıyı kapattığım an şehir sesi üzerime çöktü. Korna, ayak sesleri, konuşmalar… Hepsi bir anda fazlaydı. Kahveye ihtiyacım vardı. Hem acil.
Sokağın köşesindeki kafeye doğru yürürken telefonumu çıkardım. Gece yarısına kadar üzerinde çalıştığım afiş taslağı ekranda hâlâ açıktı. Renkler gözümü tırmalıyordu. Bir şey eksikti ama ne olduğunu henüz bulamamıştım.
Kafeye girdiğimde sıcak hava yüzüme çarptı. Sıraya girdim. Kahvemi aldıktan sonra kafeden çıktım. Yürüyerek kahvemi içmeye başladım.
Kahvemi bitirdikten sonra çöpe attım bardağı. Eve doğru yürümeye başladım. Telefonumu çıkartıp ilerledim. Tam o sırada sert bir şey ile çarpıştım. Sert bir gövdeye.
"Yavaş lan" dedim. "Sen çarptın ruh hastası" dedi çarptığım kişi.
Çarptığım kişinin kahverengi saçları, ela gözleri vardı. Üzerinde polis üniforması vardı.
Bir an bakıştık.Kaşlarımı çattım
“Önüne baksaydın,” dedim. Sesim sertti ama geri adım atacak değildim.
Adam hafifçe güldü. Sinir bozucu bir gülümsemeydi bu. Sanki tartışmayı ciddiye almıyordu. “Bakıyordum,” dedi. “Ama sen telefonla yürüyenlerdensin belli.”
Elimdeki telefonu indirdim.“Herkes senin gibi dimdik yürümek zorunda değil.” "Allah aşkına git başımdan zaten derdim başımda" dedi adam. "Allah Allah" dedim alayla
Adam gözlerini devirdi. “Harika,” dedi. “Sabah sabah tartışmaya girdim bir de.”
"Ben seni tutmuyorum,” dedim omuz silkerek. “İstersen git poliscik” Yüzünü buruşturdu. "Poliscik ne ya?" "Noldu beğenemedin mi?" "La havle ve la kuvvete" dedi adam sinirle. Daha sonra gitti.
Öküz
Adam uzaklaşırken bir an duraksadım. Geriye bakmamıştı, ama yüzündeki ifade kafamda dönüp duruyordu. Sinir bozucu ama… bir şekilde tanıdık bir hava vardı. Kimin tanıdığını çözemedim.
Yürümeye devam ettim. Kahvemin etkisi hâlâ üzerimdeydi; biraz enerji, biraz uyanıklık. Telefonu cebime koydum. Gözlerim kaldırım taşlarına takıldı; sabah güneşi betonları altın gibi parlatıyordu
Adımlarımı hızlandırdım. Eve varmam gerekiyordu. Taslaklar, toplantılar, yeni projeler… hepsi bekliyordu. Ama kafam hâlâ karşılaştığım adamdaydı
“Ne işi vardı orada?” diye mırıldandım kendi kendime. Ama cevap vermem gerekiyordu: Yoktu. Sadece bir polisti sonuçta, hem de mesai saati sabahın erken saatleriydi.
Eve vardığımda kapıyı araladım. Çantamı bir kenara attım. Dizüstü bilgisayarımı açtım, afiş taslağına tekrar baktım.
Onuncu şarkının sonuna geldiğimde masadan kalktım. Balkona çıktım. Hava çok güzeldi. Ve ben afiş taslağı ile uğraşıyordum.
Odama koşarak ilerledim ve dolabı açtım. Üzerime beyaz askılı bir crop altıma ise kot şort giydim. Çantamı alıp evden çıktım.
Parkta yürümeye başladım.Parkın yolunda hafif bir esinti vardı. Ağaçların yaprakları hışırdıyordu, kuş sesleri birbirine karışıyordu. Biraz olsun şehir karmaşasından uzaklaşmak iyi geliyordu.
Çantam omzumda sallanıyordu; telefonumu bir kez daha kontrol ettim ama mesaj yoktu.
Adımlarımı yavaşlattım, etrafı izlemeye başladım. İnsanlar koşuyor, köpeklerini gezdiriyor, bazıları banklarda oturuyordu. Herkesin kendi dünyasında olduğu o anlarda, ben de kendi kafamın içinde dolaşıyordum.
Çarptığım kişiyle küfrettim. Çarptığım kişiye döndüm. Yine o poliscikti."Yine mi sen ya?" dedim. "Sanki beni çok gördün de" dedi ve göz devirdi.