Kahve fincanımı iki avucumun arasına alıp sıcaklığını hissetmeye çalıştım. Küçük tatlı bir kafenin cam kenarında oturuyorduk. Dışarıda hafif bir rüzgâr esiyor, sabahın erken saatlerindeki şehir telaşı yavaş yavaş kendini gösteriyordu. Kafenin içindeki hafif kahve ve tarçın kokusu, konuşmamıza eşlik ediyordu.
Efsun’un gözleri tanıdık bir merakla parladı.
"Yani," dedi fincanını masaya bırakırken, "Deniz sana ‘hatırla’ dedi, öyle mi?"
Başımla onayladım. "Evet ama hatırlamam gereken şeyin ne olduğunu bilmiyorum."
Efsun kaşlarını hafifçe çattı. "Bu rüyayı kaç kez gördün?"
Durdum. Bir an, zihnimde geçmiş rüyalarımı taradım. Deniz… sahil… rüzgâr… ve her seferinde eksik parçalar...
"Üç ya da dört kez," dedim sonunda. "Ama bu sefer farklıydı. Daha netti."
Efsun düşünceli bir şekilde başını salladı. "Biliyor musun, bu bana deja vu’nun bilimsel açıklamasını hatırlatıyor."
Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım.
"Beyin bazen anıları yanlış kodlayabiliyor," dedi, kahve fincanının kenarıyla oynayarak. "Bazı psikologlar, deja vu’nun aslında beynimizin bir anıyı geçmiş yerine şimdiye yerleştirdiği bir hata olduğunu düşünüyor. Yani belki de… senin beynin, bir anıyı sanki şimdi yaşıyormuşsun gibi yeniden canlandırıyor."
Yutkundum. "Yani bu anılar… benim geçmişime mi ait?"
Efsun başını salladı. "Öyle olabilir. Ama başka bir şey daha olabilir."
Bir peçete alıp üzerine hızlıca birkaç kelime yazdı:
Epizodik Bellek
"Beynimiz anıları zaman ve mekân içinde organize eder." diye devam etti. "Ama bazen bir anı, bilinçaltına gömülür ve sen farkında olmadan rüyalarda açığa çıkabilir."
Masaya yaslandım. "Ama ben Deniz’i hatırlamıyorum, Efsun. Hayatımda hiç öyle birisini tanımadım."
Efsun hafifçe gülümsedi. "Ya tanıdıysan ama unutmuşsan?"
Bu cümle içimde bir şeyleri harekete geçirdi.
---
Eve döndüğümde, eski defterlerimi karıştırmaya karar verdim. Belki de Efsun haklıydı. Belki de zihnimde gömülü bir anı vardı.
Bir çekmecede, yıllar önce kullandığım not defterlerinden birini buldum. Eskimiş sayfalarını çevirirken gözüm bir sayfaya takıldı. Sayfanın kenarında belli belirsiz yazılmış o isme:
“Deniz.”
Boğazım kurudu.
Ancak defteri ne kadar incelersem inceleyeyim, başka bir şey bulamadım. Sadece tek bir isim. Bunu ne zaman yazdığımı hatırlamaya zorladım kendimi. Ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım hatırlayamıyordum.
O anda bilgisayar ekranımdan gelen ışık dikkatimi çekti. Açık kalan bir tarayıcı sekmesi, haftalar önce okuduğum bir makaleyi gösteriyordu:
"Bilinçaltı Bağlantıları: Zihinler Arasında Anılar Paylaşılabilir mi?"
Başlığı okuduğumda içim ürperdi. Tıklayıp kaldığım yerden okumaya devam ettim:
"Bazı teorilere göre, insanlar arasında derin bir bilinçaltı bağı olabilir. Kolektif bilinç kavramı, bireylerin bazen farkında olmadan aynı anıları ya da deneyimleri paylaşabileceğini öne sürer. Özellikle güçlü duygusal bağları olan kişiler, zaman ve mekânı aşan anılar görebilirler."
Parmaklarımı masanın üzerine koyup derin bir nefes aldım.
Ya ben ve Deniz… geçmişte bir şekilde bağlantılıysak?
Veya bu bağlantı.. sadece bilinçaltında değilse?
---
O gece uykuya daldığımda yine rüyamda Deniz’i gördüm. Ama bu sefer farklıydı.
Sahilde değil, bir kütüphanedeydik.
Kitaplarla dolu, loş ışıklı bir yerdi. Raflar sıra sıra yükseliyor, havada hafifçe eski sayfaların kokusu dolaşıyordu. Camdan süzülen soluk ay ışığı, Deniz’in güzel yüzüne vuruyordu.
O karşımda duruyordu.
Elinde eski, yıpranmış bir kitap tutuyordu.
Bakışları ciddiydi, ama içinde derin bir şey vardı. Tanıdık ama bir o kadar yabancı.
Gözlerimin içine baktı ve konuştu:
"Beni unutma."
Sesindeki titrek ton içimi ürpertti.
Tam o an, kitabın kapağına baktım.
Üzerinde sadece tek bir kelime yazıyordu:
"Geçmiş."
Ve bir anda her şey silindi.
---
Gözlerimi açtığımda, nefes nefeseydim. Kalbim sanki göğüs kafesime sığmıyordu.
Deniz gerçekti.
Ve onu hatırlamam gerekiyordu.
Ama asıl soru şuydu:
Ben ve Deniz gerçekten geçmişte tanışmış mıydık?
Yoksa bu, zihnimizin paylaştığı daha büyük bir şeyin parçası mıydı?