İstanbul’un nemli, deniz kokan rüzgârı eski ahşap evin pencerelerini titretirken, Leo masanın üzerindeki sararmış kâğıtlara gömülmüştü. Günlerdir uyumamıştı. Gözlerinin altındaki koyu halkalar, masanın üzerindeki gaz lambasının titrek ışığında daha da derin görünüyor, kahve lekeleriyle dolu haritalar odanın dört bir yanına saçılıyordu. Dedesi Ahmet Bey’in ani ortadan kayboluşunun ardından ona kalan tek şey, tavan arasındaki kilitli bir sandıktan çıkan bu eski Aztek parşömeniydi.
Parşömenin üzerinde sıradan bir insanın anlam veremeyeceği semboller, yıldız haritaları ve her şeyin merkezinde duran, etrafına ölüm saçan ışıklar yayan bir güneş motifi vardı. Kenara aceleyle, titrek bir elle şu not düşülmüştü: "Zaman doğrusal bir çizgi değil, kendi kuyruğunu yiyen bir yılandır, Leo. Onlar uyandı. Eğer Güneş Tapınağı'nın kalbini bulamazsan, geçmiş ve gelecek birbirinin üzerine çökecek."
İki hafta sonra Leo, kendini Atlas Okyanusu’nun ötesinde, Meksika’nın güneyindeki balta girmemiş ormanların tam ortasında buldu. Hava o kadar sıcaktı ki soluk almak, sıcak bir fırının kapağını açmak gibiydi. Nem, kıyafetlerini tenine yapıştırmış, sivrisinek sürülerinin vızıltısı kulaklarında bitmek bilmeyen bir senfoniye dönüşmüştü. Elindeki palayla kalın sarmaşıkları, devasa eğrelti otlarını keserek kendine yol açmaya çalışıyordu.
Rehberleri iki gün önce, ormanın bu bölgesine yaklaşmayı reddederek onu terk etmişlerdi. Yerliler bu bölgeye "Yolun Bittiği Yer" diyordu. Dedikodulara göre, buraya girenlerin gölgeleri vücutlarından ayrılır ve tapınağın sonsuz karanlığına hizmet etmek için geride kalırdı.
Leo, elindeki pusulanın çıldırdığını fark etti. İbre hiçbir yöne sabitlenmiyor, kendi ekseni etrafında hızla dönüyordu. Bu, güçlü bir manyetik alanın ya da parşömende bahsedilen kadim enerjinin varlığının kanıtıydı. Tam o sırada, devasa bir banyan ağacının arkasından yükselen, yeşil sarmaşıklarla tamamen kamufle olmuş gri taş yapıyı gördü.
Bu, yüzyıllardır insan gözünden saklanmış olan Güneş Tapınağı’ydı.
Yapı, gökyüzüne doğru basamaklar halinde yükselen devasa bir piramitti. Taşların üzerindeki yosunlar, zamanın bu devasa anıtı nasıl yuttuğunu gösteriyordu. Piramidin tepesine çıkan yüzlerce dik basamağın dibinde durdu. Kalbi göğsünü yırtarcasına çarpıyordu. Merdivenleri tırmanırken, her adımda havanın biraz daha soğuduğunu, ormandaki kuş ve böcek seslerinin bıçak gibi kesildiğini hissetti. Tapınak, etrafındaki tüm yaşamı emen kara bir delik gibiydi.
Zirveye ulaştığında, devasa bir taş blokla karşılaştı. Kapının üzerinde, ortasında derin bir çukur olan dairesel bir takvim mekanizması vardı. Bu, ünlü Aztek Güneş Taşı’nın minyatür ve hareketli bir versiyonuydu. Leo, sırt çantasından dedesinin bıraktığı bronz diski çıkardı ve çukura yerleştirdi. Taşlar büyük bir gürültüyle birbirine sürtünmeye başladı. Toprak ayaklarının altında titrerken, devasa kapı ikiye ayrıldı. İçeriden, bin yıldır hapsedilmiş olan, çürümüş toprak ve kuru bitki kokan kadim bir nefes yükseldi. Leo, fenerini yakıp bu dipsiz karanlığın içine ilk adımını attı. Kapı, arkasından büyük bir gürültüyle kapandı ve onu dış dünyadan tamamen soyutladı.