İçeriğe geç

Zalim Kraliçe

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Zalim Kraliçe

Bölüm 1

I.Çay daveti Fiyaskosu

Günün en sevdiğim anları… sessizliğin kendini hatırlattığı anlardı.

Elimde bir kitap, önümde yavaş yavaş buharı tükenen çayım, sarayın en sevdiğim odasında tek başıma otururdum. Bu oda… yalnızlığıyla bile bana ait olduğunu hissettirirdi. Kimse izinsiz girmez, kimse sesini yükseltmezdi. Sessizlik burada bir eksiklik değil, bir düzendi.

Sayfaları çevirirdim. Ama okuduğum hikâye hiçbir zaman kitabın içindeki olmazdı. Zihnim, kendi hikâyelerimi yazmakla meşguldü. Bir sonraki adım… Bir sonraki kırılma… Kimin yükseleceği, kimin düşeceği… Hepsi, daha yaşanmadan önce düşünülürdü.

Çayımdan bir yudum aldım. Sıcaklık, boğazımdan aşağı inerken zihnimde başka bir an canlandı.

Üç hafta öncesi. Planladığım bir şey değildi. Bu yüzden… daha ilginçti.

Fincanı elimde biraz fazla sıktığımı fark ettim. Parmaklarımı gevşettim. Kontrolüm dışında gelişen hiçbir şeyden hoşlanmazdım. Ama zamanla fark ettim; bazı olaylar yönlendirilmekten çok, izlenmek için vardır. Ve ben izlemeyi severim. Yavaşça, dikkatle… Her detayıyla. Çünkü en sevdiğim şey sadece olayları izlemek değil; gerektiğinde o olayların içinde masum görünen bir yer edinmektir.

Fincanı masaya bıraktım. O gün de böyle başlamıştı. Sıradan. Sessiz. Kontrolüm altında. Ya da… öyle sandım.

O günü düşünerek koyduğum fincanı geri dudaklarıma götürüp bir yudum aldım. Beni davet eden soysuzların hanımları veya onlardan birileri bir çay daveti düzenlemişti.

Üç hafta öncesi…

Sıradan bir gündü. Yatakta güzellik uykumu bölen o rahatsız edici hizmetçilerim kapımı tıklatarak uyanmam için zorladılar. Cevap vermedim. Beklemeleri gerekirdi. Ama sabırsızdılar; kapı aralandı ve ardından içeri girdiler.

“Hadi Kraliçem, kalkıp hazırlanmanız lazım. Bugün bir davetiniz var.”

Sesi hoştu… ama fazlasıyla sinir bozucuydu. Yüzüme vuran güneşle gözlerimi rahatsızlıkla araladım, isteksiz bir mırıltı döküldü dudaklarımdan.

“Oldu mu? Şimdi odamdan çık… ya da o gürültücü sesini kes.”

Yatağımdan doğrulduğumda odadaki hava değişti. Sessizlik ağırlaştı. Biri yutkundu. Görmeme gerek yoktu; kim olduklarını, nerede durduklarını zaten biliyordum.

Sabahlığımı getirdiler. Hiçbir şey söylemedim. Kollarım ipeksi kumaşın içine usulca yerleştirildi. Dokunuşları dikkatliydi; ne sert ne yumuşak. Olması gerektiği gibi.

Arkamdan ilerlediler; sanki gölge gibi peşime dolandılar. Banyoya geçtiğimde içlerinden biri lavaboyu açtı, sonra geri çekildi. İşim bitince musluğu kapattılar ve yine peşimden ayrılmadılar.

Şimdi küçük detayları anlatmayacağım. Giyinme odam her zamanki gibi gereksiz bir kalabalıkla doluydu. Renkli elbiseler, bitmeyen seçimler… ve o sinir bozucu fısıltılar. Nefesleri yüzüme kadar geliyordu. Buna katlanmak zorunda mıydım?

Hayır. İşlerini sessizce, hızlıca yapsalardı bu kadar uzun sürmezdi. Derin, sert bir nefes verdim.

“Yeter.” Sesim ne yükseldi ne de alçaldı; ama hepsi anında sustu.

“Beni fazla bunalttınız… gereksiz fareler. Hâlâ bitmedi mi?”

Biri “bitmedi” demeye yeltendi. Bakışım yeterliydi. Yutkundu ve sustu. Tam yeniden konuşacakken, içlerinden diğeri onu bastırdı; özür dileyerek öne çıktı. Sesi titriyordu.

“E-evet Kraliçem… hazırsınız.”

Nihayet. Aynaya baktım. Görüntüm kusursuzdu. Ama daha kusursuz olan… gülüşümdü. Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.

Soysuzlar, o gülüşün altında ne yattığını asla öğrenemeyecekti.

Ve bu düşünce… beni memnun etti.

Kırmızı, en sevdiğim renklerden biriydi. Bugün, kırmızı bir pırlanta gibi parlıyordum.

Burada daha fazla vakit kaybetmek istemedim. Döndüm ve kapıya yöneldim. Sarayın sessizliği, topuklu ayakkabılarımın arkada bıraktığı sesle bozulmuştu. Kapıya kadar yürüdüğümde, başını korkudan ve saygı gösterisi kisvesi altında eğmiş olan farelere baktım. Gülümseyerek yanlarından geçip bahçeye çıktım. Dış kapıda beni bekleyen kraliyet faytonuna doğru ağır ve dik adımlarla ilerledim. Muhafızlar beni faytona nazikçe bindirdiler, kapımı kapatıp öne oturdular.

Gereksizlerin veya soysuzlardan birinin evindeki bahçede, kafa ağrıtan sohbetlerin ortasındaydım. Arkamı yaslamış, soysuzların seslerini sinek vızıltısı gibi dinliyordum. Ne onlara katılıyordum ne de ciddiye alıp konuşma yapıyordum. Konuları sıradandı ve ben sıradan olmaktan bunalan bir kraliçeydim. Bazen komik bir şeyler anlattıklarını düşünsünler diye gülüyor numarası yapıyordum; bu da son derece sıkıcı bir eylemdi.

Bir soysuz leydi çay fincanını elinde çevirerek konuştu.

“Bu çay zevkiniz harika, leydi…”

Ev sahibi hemen söze girdi.

“Evet, krallık dışından getirttim. Peki Kraliçe Isolde, siz nasıl buldunuz çayı?”

Fincanı dudaklarıma götürüp bir yudum aldım. Gözlerimi fincanın üzerinden ona çevirdim.

“Fena değil, ama benim zevkime pek uymuyor.”

Arkamı yaslayarak bacak bacak üstüne attım. Masanın etrafındaki bakışlar bir anlığına birbirine kaydı. Sonra hepsi yeniden bana döndü.

Ağızlarındaki baklayı çıkarmalarını bekledim.

Sonunda biri bombayı patlattı. “Kraliçe Isolde, sarayda dolaşan bazı söylentiler var. Sizin zalim biri olarak anıldığınız doğru mu?”

Doğru, soysuzların kraliçesi.

Fincanımı tabağına bıraktım. Dudaklarımda yapmacık bir gülümseme belirdi.

“Öyle biri gibi mi görünüyorum dışarıdan?”

Öyle görünmem için gösterdiğiniz çabayı görmediğinizden, hepiniz kör ve hayallere dalan pis hayvanlarsınız. Biraz ağır oldu ama öylesiniz.

“Hayır, gayet normal bir görünüme sahipsiniz.”

Beni normal biri olarak tanımlamak prenselerimizin boyunu aşıyor sanırım. Neye göre sınıflandırma yaptığını anlamak güçtü.

Diğer soysuz leydi araya girdi. “Normal ne demek prenses… Kraliçemiz bu dünyanın en güzeli ve ona yakınlaşmak isteyen pek çok prens ve lord var.” Buna yalanmak diyorum.

Gözlerimi onun üzerinde birkaç saniye tuttum. Dudaklarımın kenarı belli belirsiz kıvrıldı.

Güzel sözler söyleyerek bana yanaşıp onlara istediğimi mi verecektim?

Ancak görebilecekleri kabuslarında benden istediklerini alabilirlerdi.

Böyle rahat konuşmalarına izin veriyorum çünkü bugün iyi günümdeydim.

Konuşmaların arasında eli titreyen bir uşak fark ettim. Parmakları fincanın yanında bir an durdu, sonra geri çekildi. Gözlerini benden kaçırdı.

Bir kez daha elini fincana doğru uzattı.

Bir şey planlıyor gibiydi.

Kime suikast düzenleyeceğini düşünürken elinin tersiyle fincanı düşürecekmiş gibi bir numara yapıp işini bitirecekti sanırım.

Tam o sırada sırtımda aniden bir soğukluk hissettim. Biri bana kumpas kurmuştu.

Ben sakinliğimi korurken masadaki soysuzların yüzleri bir anda değişti. Birinin eli ağzına gitti, diğeri sandalyesinde doğruldu. “Saray hekimini çağırın, kraliçemiz yaralandı!”

Uşak çoktan geri çekilmişti.

Masadakiler etrafımda telaşla hareket ederken ben dudaklarımı birbirine bastırdım. Sonra dayanamayarak güldüm.

Masadaki bakışlar birer birer bana çevrildi. Neden güldüğümü anlayamıyorlardı.

Ben ise yaşadığım bu yaralanmanın tadını çıkarıyordum.

⚜️

Tekrar elime fincanı alıp dudaklarıma götürerek bir yudum aldığımda, sessizliğimi bozan bir muhafız konuştu.

“Kraliçe Isolde, sizi öldürmeye kalkan uşağı yakaladık. Taht odasında sizi bekliyor.”

Rahatsız bir nefes verdim. Fincanı masaya geri koyduğumda bakışlarımı muhafıza çevirdim. Birkaç saniye yerinde bekledi, sonra başını eğip geri çekildi.

Sanırım anlamıştı.

Koltuğumdan kalkarak taht odasına doğru, arkamdan gelen muhafızla birlikte koridorda ilerledim. Bir süre sessizce yürüdü. Sonra kelimelerini seçerek konuştu.

“Kraliçe hazretleri, eğer yapanı ve emri vereni söylemezse ona ne yapmamızı istiyorsunuz?” Güzel bir soruydu.

Elbet bir gün konuşacaktı.

“Konuşacak.”

Kısa bir sessizlikten sonra ekledim:

“Gereksiz fare ve soysuzlar… Eninde sonunda konuşacaktır.”

Bana nasıl yapacağımı sorar gibi baktığından emindim. Taht odasının önüne geldiğimizde son cümlemi söyledim:

“Yeter ki hassas noktasını bulun. En büyük korkusunun ne olduğunu araştırın!”

Kapıdan içeri girdiğimde boyun eğen fareler saygılarını gösterdi. Muhafız, o gereksiz farenin başını eğdirmişti. Yan gözle olanları inceleyerek tahtıma yürüdüm ve oturdum.

Yelpazemi kapattım. Başımı sağa yatırıp, sağ elimi yanağımın üzerine koyarak, bacak bacak üstüne attım. “Konuşturun bu fareyi!”

Muhafız öne çıktı.

“Konuş uşak! Kraliçeyi sana kim öldürmeni söyledi?”

Gereksiz fare başını kaldırmadan konuştu. “Beni affedin kraliçe hazretleri, benim bir suçum yok.”

“Hep aynı bahaneler… Sıkılmadınız mı ‘suçum yok’ demekten?” Sıkıntılı bir nefes alıp bıraktım.

“Lüt-” Yalvaracaktı; ama elimi kaldırıp konuşmasını kestim.

“Fare, eğer iş verenin kim olduğunu söylersen kurtulursun. Benim değerli vaktimi boş sözlerle harcama!”

“Bilmiyorum kraliçe hazretleri, yabancı biri-”

“Küçük işe yaramaz fare! Ben yalan söyleyen, kurallarımı çiğneyen soysuz ve gereksizlerden hoşlanmam!”

“Bilmiyorum kraliçe hazretleri… Yabancı biri dedi ki: ‘Kraliçeye suikast düzenle’, ben de para için-”

“Koskocaman bir krallığın tek kraliçesine bir davette suikast düzenlemek bu kadar basit miydi?” diye kükredim.

Sesim sarayın taş duvarlarında yankılandığında, gökyüzü de bana eşlik edercesine gürledi.

Önümde diz çökmüş olan o zavallı, ellerini birbirine kenetledi.

“Beni affedin ne olur, ailem var.”

Ailesi mi varmış? Dudaklarımda alaycı bir tebessüm belirdi. Gözlerimi onun yüzünde gezdirdim.

O sefil farenin gözünün önünde, değer verdiği her şeyi birer birer yok etmek nasıl olurdu?

Ya da verdiğim özgürlüğü geri almak…

“Muhafız!” diye seslendim, sesim buz gibi bir hançer gibi keskinleşti. “Bu farenin ailesini bulun ve buraya getirin. Bakalım onları acı içinde kıvranırken izlerken, bana yalan söylemeye devam edebilecek misin?”

“Ne olur yapmayın kraliçem, söz—”

Sözler tutulmak için vardır sefil fare; ama sen ve o arkana saklandığın soysuzlar, kurallarımı hiçe saymayı tercih ettiniz. Şimdi neden senin o değersiz sözlerine güveneyim? Bana yapılan bu saldırının asıl amacını söylemen için sana son bir lütuf sunuyorum. O ismi verirsen, ailen ve senin için bir şans doğabilir… Ama eğer söylemezsen-”

Cümlemi bitirmedim. Sadece gözlerinin en derinlerine baktım.

Göz bebekleri titredi. Dudakları aralandı, sonra yeniden kapandı.

Yutkundu.

Duyduğum o ses, benim için en tatlı melodiydi.

“Hâlâ susuyorsun demek? Sen kaşındın fare.”

Elimi hafifçe kaldırdım.

“Muhafızlar! Bu fareyi götürün. Ona çöp ve kanalizasyon suyu içirin. Kendi elleriyle değil, siz zorla yedireceksiniz! Ona en ufak bir nezaket göstermeyin; o bu sarayın tozundan bile daha değersiz.”

Muhafızlar, değersiz farenin iki kolundan tutarak sürüklerken farenin ciyaklama sesleriyle beni rahatsız etmeye devam ediyordu. Gitmemek için ayaklarını yere sürttüğünü görebiliyordum.

Bir muhafız yanıma geldi ve kulağıma eğildi.

“Kraliçe Isolde, bu uşağı konuştuktan sonra ne yapacaksınız?”

Başımı ona çevirdim. Tek bir bakış attım.

Muhafızın sesi kesildi. Nefesini tutup bir adım geriye çekildi.

Saraydaki o bana tapınmayı görev edinmiş gereksizlerden biri daha araya girerek konuştu.

“Kraliçem, sizi ziyarete gelen bir asil leydi var.”

Dudaklarımda alaycı bir tebessüm belirdi.

“Soysuzlar çok rahat davranmaya başladılar,” dedim, sesim mermer salonlarda yankılandı. “Muhafız, onlara bir uyarı yazdır. Uyarıda şu yazsın: Kraliçeniz olan benim sözünden çıkan, kuralları çiğneyen veya saldırı düzenleyen soysuzlara uyarım olsun. Size verdiğim her şeyi elinizden alır, sizi birer hiç yaparım. Yazılsın!”

Muhafız, emrimi almış olmanın verdiği korkuyla başını eğip hızla çekilmişti.

Gözlerimi kısıp üzerimdeki ipek pelerini omuzlarımdan şöyle bir silkeledim. Tahttan inerek o soğuk ve ağır adımlarla kapıya doğru yöneldim.

Zamanı gelmişti.

Şimdi o leydinin zihnindeki sahte endişeyi bozma, gerçek entrikayı kendi ellerimle başlatma vaktiydi.

⚜️

Konuk odasında beni bekleyen soysuz leydiye doğru yürürken, mermer koridorda topuklu ayakkabılarımın tok sesi yankılandı. Kapının önündeki uşağa seslendim.

“Bize iki çay getir, küçük gereksiz fare!”

“Hemen Kraliçem.”

Kapının yakınında durup o otoriter havamı bir kenara bıraktım. Omuzlarımı biraz düşürdüm. Yüzümdeki sert ifadeyi sildim. Dudaklarımı hafifçe titretip kırılgan, endişeli bir mağdur rolüne büründüm.

Bakalım o leydinin sahte endişesi altında ne yatıyordu? Hainlik mi, yoksa ihanet mi?

Bekleme odasının kapısından içeri girdiğimde leydi hemen ayağa kalktı. Yanıma kadar gelip konuştu.

“İyi misiniz kraliçem? Üç hafta geçti ama o olay hâlâ aklıma geliyor.”

Elimi yavaşça alnıma götürdüm.

“İyi değilim. Huzurumu kaçırdı o olay.”

Yalan.

Aslında çok iyiydim, hem de hiç olmadığım kadar iyiydim.

O olay beni sadece eğlendirmiş ve heyecanlandırmıştı.

Leydi gözlerini hafifçe kıstı.

“Duydum ki o uşağı yakalamışsınız. Peki konuştu mu? Size bunu yapanı…”

Kırılan bir vazo gibi ürkek durmaya çalışarak başımı hafifçe eğdim.

“Söyledi bize emir verenin kim olduğunu.”

Bakışları bir anlığına değişti.

Bakalım yemi yutacak mı soysuz, bana kendini belli edecek mi?

Çünkü kendi davetinde ona kapılan açanın kendisi olduğunu biliyorum.

“Peki, şimdi nerede o uşak, serbest bıraktınız mı?”

Sesindeki merak, gözlerindeki telaşla birleşmişti.

Gözlerimi birkaç saniye üzerinde tuttum.

İşte buydu.

Ağzındaki baklayı yavaşça çıkarıyordu.

“Ona hak ettiği dersi verdim,” dedim, sesime hafif bir çaresizlik ekleyerek. “Sizce sevgili leydim, uşağın bize verdiği o isim kim olabilir? Tahmininiz var mı?”

Leydi, benim bu çaresiz görünen sorum karşısında tuzağa çekildiğini anlamadan masum masum gülümsedi.

“Bilmiyorum Kraliçem ama size düşmanlık besleyen bir isim olabilir. Uşağımı bana verin ben-”

“Neden size emanet edeyim leydim? O uşak beni öldürmekten tutuklu ve hak ettiği cezayı ben ona veriyorum.”

“Siz yorulmayın diye söylemiştim. Evimin sadık uşağını görebilir miyim son kez?”

Bir uşağı bu kadar sevmeniz benim çok ilgimi çekti.

Başımı hafifçe yana yatırdım.

“Yoksa gizli bir ilişkiniz mi var o uşakla…”

Tam o sırada kapı açıldı. “Çaylarınız geldi, Kraliçem.”

Başımı çevirdim. “Küçük fare, zindanda duran muhafızlardan birini yanıma getir!”

Boynunu eğerek başını salladı. “Hemen Kraliçem.”

Çayları uzatıp uzaklaştı.

Leydi gözlerini üzerimde gezdirdi.

“Neden hizmetçilerine küçük fare diye hitap ediyorsun, Kraliçe Isolde?”

Asıl size nasıl hitap ettiğimi duysanız ve çok yakında ağzınızla okuyacaksınız ama neyse.

Fincanla tabağı elime alıp arkamı yaslandım.

“Peşimde dolanıp durdukları için onlara gereksiz ve küçük fare diye hitap ediyorum.”

“Kraliçe Isolde hiç korkmuş gibi değilsiniz. Acaba şoka mı girdiniz? O kadar rahat oturuyorsunuz.”

Fincanı dudaklarıma götürüp bir yudum aldım.

“Çok korktum ama olan olmuş bir kere ve bunu yapanı muhafızlarım bulup ceza versinler, rahatlayacağım.”

Bu da bir yalandı. Muhafızlarımı işimi bırakma konusunda.

“Diğer leydi ve kraliçeyle prensesin durumu nasıl?”

“Size kendilerinden çok sizin için endişe duyduklarını söylediler.”

Fincanı tabağına bıraktım.

“Benim için endişelenmeleri ne kadar zarif. Bence onlar kendileri için endişe duymalılar.”

Çünkü bunu yapanın aranızdan biri olduğunu öğrenirsem, ben size verdiğim o hakları teker teker elinizden almayı çok iyi bilirim.

Leydi gözlerini yüzüme dikti.

“Neden öyle dediniz, Kraliçe Isolde?”

“Bilmem. Beni hedef alan biri, o davette olanların yeni hedefleri olabilir.”

Fincandan bir yudum çayımı içerken kapı açıldı.

Zırhın çıkardığı metalik ses önce uzaktan, sonra gittikçe yakından duyuldu.

İçeriye zindan muhafızlarından biri girdi.

“Beni çağırmışsınız, Kraliçe hazretleri.”

Çayımı yavaşça içmeye devam ettim.

“Yanıma gel muhafız.”

Zırhının sesi birkaç adım daha yaklaştı.

“Muhafız, bu leydiyi mahzene uşağın yanına götür. Ziyaret etmek istediğini söyledi.”

Sonra sesimi alçalttım.

“O soysuzu izlemeni istiyorum. Mahzende uşağın yanında davranışına bak. Bakalım açık verecek mi ama çaktırmadan izle!” Başını salladı.

“Gelin, hain uşağınızın yanına götüreyim leydim.”

Hain demesi hoşuma gitti.

Onlar zindana kadar giderken ben yarım kalan çay keyfimin tadına bakıyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.