Odadaki sessizlik ağırlaştı.
Elimde tuttuğum fotoğrafa tekrar baktım.
Babam...
Gülüyordu.
Gerçekten gülüyordu.
Onu en son ne zaman bu kadar rahat gördüğümü bile hatırlamıyordum.
Yanındaki genç adam ise...
Zain'di.
Bugünkü kadar sert görünmüyordu.
Yüzündeki keskin ifade daha yumuşaktı.
Gözlerinde bugün görmediğim bir sıcaklık vardı.
Sanki başka bir insandı.
Komiser boğazını temizledi.
"Bay Lorenzo."
Zain gözlerini fotoğraftan ayırdı.
"Evet?"
"Bu fotoğrafı açıklamak ister misiniz?"
Odadaki herkes nefesini tutmuş gibiydi.
Ben de.
Çünkü vereceği cevap benim için de önemliydi.
Zain sakince konuştu.
"Eski bir fotoğraf."
Komiser kaşlarını çattı.
"Bunu biz de görüyoruz."
"Yaklaşık on beş yıl öncesine ait."
"Merhum Murat Demir'le ilişkiniz tam olarak neydi?"
Zain'in sesi tek bir ton bile değişmedi.
"İş ilişkisiydi."
Ben istemsizce fotoğrafı tekrar çevirdim.
"Kardeşimden öte..."
Bu cümle iş ilişkisine benzemiyordu.
Komiser de aynı şeyi düşünmüş olmalıydı.
"Fotoğrafın arkasındaki yazıyı nasıl açıklıyorsunuz?"
Zain birkaç saniye sustu.
Sonra ilk kez yüzünde belli belirsiz bir hüzün gördüm.
Çok kısa sürdü.
"O yazının devamı yok."
"Çünkü biri yırtmış."
"Kim?"
"Bilmiyorum."
Komiser gözlerini kıstı.
"Sizinle ilgili birçok şey bilinmiyor Bay Lorenzo."
"Bunun soruşturmayla ilgisi yok."
"Belki vardır."
"Belki de yoktur."
İki adam birkaç saniye boyunca birbirine baktı.
Ne bağırıyorlardı.
Ne de seslerini yükseltiyorlardı.
Ama odadaki gerilim öyle yoğundu ki nefes almak bile zorlaşmıştı.
Komiser sonunda başını salladı.
"Şimdilik."
Bu iki kelimenin içinde açık bir uyarı vardı.
Zain ise yalnızca hafifçe başını eğdi.
"Şimdilik."
---
Yaklaşık kırk dakika sonra polisler şirketten ayrıldı.
Koridor yeniden sessizleşmişti.
Çalışanlar odalarına dönmüştü.
Babamın odasında yalnızca ben ve Zain kalmıştık.
Kapı kapanır kapanmaz ona döndüm.
"Evet."
Sakin bir şekilde ceketinin düğmesini ilikliyordu.
"Ne eveti?"
"Artık anlatabilirsin."
"Bilmiyorum."
"Hayır."
Başımı iki yana salladım.
"Artık bilmiyorum diyemezsin."
Fotoğrafı masanın üzerine bıraktım.
"Bu fotoğraf."
Parmağımla babamı gösterdim.
"Bu gülümseme."
Sonra Zain'i gösterdim.
"Ve bu yazı."
Derin bir nefes aldım.
"Bunlar bana senin anlattığından çok daha fazlasını söylüyor."
Sessizlik.
"Babam senin için neydi?"
Bu kez gözlerini kaçırmadı.
Tam tersine...
Doğrudan bana baktı.
Sonra yavaşça konuştu.
"Kardeşimdi."
Kalbim duracak gibi oldu.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Çünkü bunu beklemiyordum.
"Siz..."
"Evet."
"Kan bağımız yoktu."
"Ama birbirimizi kardeşimiz olarak gördük."
Odadaki deri koltuklardan birine oturdu.
İlk kez gerçekten yorgun görünüyordu.
"Babanla tanıştığımda on yedi yaşındaydım."
Şaşkınlıkla baktım.
"On yedi mi?"
"Evet."
"Babansa otuzlarının başındaydı."
Bu kez merakıma engel olamadım.
"Nasıl tanıştınız?"
Zain birkaç saniye sustu.
Sanki o günleri yeniden yaşıyordu.
"Bir depoda."
"Uyuşturucu dağıtım ağına ait bir depoda."
"İlk işimdi."
Başımı hafifçe eğdim.
Devam etmesini bekledim.
"Üzerime silah doğrultmuşlardı."
"Baban..."
Dudaklarının kenarında küçücük bir gülümseme belirdi.
"...hayatımı kurtardı."
Şaşkınlığım giderek büyüyordu.
"O gün bana tek bir şey söyledi."
Zain'in sesi değişmişti.
İlk kez...
Gerçekten duygulanmış gibiydi.
"Hayatta herkes ailenden çıkmaz çocuk... Bazen aileni kendin seçersin."
Boğazım düğümlendi.
Bu...
Tam da babamın söyleyeceği türden bir cümleydi.
"O günden sonra birlikte çalışmaya başladık."
"Yıllarca."
"Birçok kez birbirimizin hayatını kurtardık."
"Birçok kez ölümün kıyısından döndük."
Sonra bana baktı.
"Annen öldüğünde..."
İçim sızladı.
"...baban bu dünyadan tamamen çekilmek istedi."
Başımı kaldırdım.
"Ama çekilemedi."
"Çünkü çok şey biliyordu."
"Ve çok şey bilen insanlar..."
Cümlesini tamamlamadı.
Tamamlamasına gerek de yoktu.
Ben bitirdim.
"...ya susar..."
"...ya da susturulur."
Zain başını hafifçe salladı.
"Evet."
İçimdeki öfke yeniden büyüdü.
"Demek ki haklıymışım."
Ayağa kalktım.
"Babam öldürülmüş."
"Büyük ihtimalle."
"Hayır."
Bu kez emindim.
"Kesinlikle."
Pencerenin önüne yürüdüm.
Ellerimi cebime soktum.
Şehrin kalabalığı aşağıda akıp gidiyordu.
İnsanlar normal hayatlarına devam ediyordu.
Kimse benim dünyamın üç gün önce yıkıldığını bilmiyordu.
"Onu kim öldürdüyse..."
Yavaşça arkamı döndüm.
"...hayatının en büyük hatasını yaptı."
Zain ayağa kalktı.
"Nisha."
"Ne?"
"Bundan sonra yalnız hareket etmeyeceksin."
İnatla güldüm.
"Yine mi?"
"Evet."
"Ben çocuk değilim."
"Bunu biliyorum."
"O zaman neden bana sürekli ne yapacağımı söylüyorsun?"
Çünkü..."
İlk kez sesi eskisinden daha yumuşaktı.
"...sana bir söz verdim."
Kaşlarımı çattım.
"Kime?"
"Babama."
O an odada yine sessizlik oldu.
"Beni koruyacağına dair mi?"
"Evet."
"Ve verdiğim sözleri bozmam."
İlk kez...
İlk kez onun gözlerinde korkudan başka bir şey gördüm.
Suçluluk.
Belki de pişmanlık.
Çünkü ne kadar güçlü olursa olsun...
Babamı koruyamamıştı.
Ve bunun yükünü hâlâ taşıyordu.
O an fark ettim.
Bu savaş...
Sadece benim savaşım değildi.
Zain Lorenzo'nun da yarım kalmış hesabıydı.