Oğuz'un sesi kesilince ona seslendim. Her sustuğunda içimden bir parça kopuyor, konuşunca yerine geliyordu.
"Oğuz?"
"Efendim Bestegül?" Kısık ve boğuk bir sesle konuşuyordu.
"Sesleri duyuyor musun? Gelmek üzereler."
Yine cevap vermedi.
"Oğuz?" Diye tekrar seslendim bu sessizlik üzerine.
"Hm?" Diye cevap verdi.
"Sessiz kalma." Sesim titremişti. Her çıkan kelimede boğazım acıyordu. Sürekli ağlama isteğimi bastırıyordum.
"Üzerimizdeki bulutu görüyor musun?" Diye sordu.
"Birazdan yağacak." Dedik aynı anda.
Sesler artmıştı. Bu sesler ya kurtuluşumuz, ya da son duyduğumuz yankı olacaktı.
"Geldiler..." diye fısıldadım.
O anda içeriye uzun zamandır hasret kaldığım bir şey dolsu. Işık... sesler arttıkça ışık da artıyordu. İçeriye giren insanların sesleri aceleyle konuşuyordu. Birisi üzerimize fener tuttu. Gözümü almıştı.
"Burada birileri var! Diye bağırışı kulaklarımda yankılandı.
Başarmıştık.
"Başardık." Diye fısıldadığında çaba harcayarak gülümsedim. İnsanlar geldiler, bizi sedyelere yatırdılar. Zaman durmuştu sanki. Tam burada, bu metro istasyonunda, bu anda. Dışarıya çıkıp güneş ışıgʻını bedenimde hissettiğim vakit insanların coşkulu konuşmaları ve alkışlarını duydum. Bu başarının, kurtuluşun coşkulu sesi olmalıydı. Onca şeyden sonra...

