۞ђเรlєгเภє tยtรคк۞
══════ஜ▲ஜ══════
Peşimde kara bulutlar seziyordum. Son birkaç saattir nedendir bilinmez, ruhların çığlık sesi evimin içinde yankı yapıyordu. Aralıklarla uzun veya kısa yardım dilenerek çığlıklarını basıyordu. Ruhların evde mezarlarından kaçarken ki yaptığı rüzgar hafif eşyaların yerinden oynamasına sebep oluyordu. Evimin içinde yankı yapan sesi hizmetliler duymuyordu. Ama nedendir bilinmez Honour sesleri her duyduğunda bana daha çok sığınıyordu. Bebeğim çığlıkları duyduğunda gözlerini sımsıkı kapatıp başını göğsüme saklıyordu, kucağımda korkusundan titriyordu. Seslerin geldiği yeri büyümle takip etmeye çalışıyordum. Oturma odasında Honour kucağımda oradan oraya yürüyüp onu sakinleştirmek için uğraşıyordum. Sırtını okşayıp uyumasını sağlıyordum. Bu şekilde korkmak yerine uykusunda hayalleri ile baş başa kalabilirdi. Zihnini kontrol edersem sıkıntı kalmaz diye düşünüyordum. Öğlen saatlerinde olduğumuz için güneş hala tepedeydi.
Bu ilk kez oluyordu. Ruhlar asla sabah saatlerinde dışarı çıkmazdı. Gece vakti kendi mezarlarının başında dikilirdi ve şimdi durduk yere çığlık atmaları normal değildi. Honour kucağımda uykuya daldığında rahat bir nefes aldım. Parmağımı alnına koyup zihnine sevdiği hayallerin yerleşmesini sağladım. Bu onu uzun süre rahat tutardı. gözlerim rahatsız olduğunda çok fazla lens kullandığım için yanmaya başlamıştı. masamın yanına gidip gözümdeki iki lensi çıkartıp dezenfekte için kullanılan suyun içine koydum. şimdilik lens kullanmadan idare edecektim. aynaya baktığımda kırmızı gözlerim rahatlamaya başlamıştı. rahat bir nefes alıp bebeğimin başını sevmeye başladım.
"Lowell. mezarlıktayım ve gördüklerime inanamazsın!" diyen Victoria ile merakla sordum.
"Orada ne oluyor? Honour olmasaydı çoktan oraya gelmiştim." dediğimde kucağımdaki bebeğe baktığım sırada konuşmaya başladı.
"Ruhlar kaçırılmış Lowell. Şuana kadar çığlık sesleri bu yüzden gelmiş. Bunun tek bir sebebi var ve lanet olsun!" dediğinde sinirli olduğunu anlamıştım. O da benim gibi düşünüyordu.
"Chimera'lar için ruhlar hazırlanıyor demek." dediğimde bir anda yanıma birisi ışınlandı. Gelen kişi Victoria'ydı. Normal ses tonuyla konuşmaya başladı.
"Bir tek bu da değil Lowell, gök prensler vefat eden prensin yasaklı bir ilişkiden çocuğu olduğu öğrendi!" dediğinde endişesini gizlemeden tekrar konuşmaya başladı." İkinizi gizlememiz gerek! Buradan gitmeliyiz. Eşyalarınızı toplayın, bu geceye yola çıkacağız." dediğimde endişemden ödün vermeden konuşmaya başladım.
"Baban ne olacak. Onun yanında olman gerek. Biz bir çaresine bakarız." dediğimde başını olumsuz olarak iki yana salladı. Elimdeki bebeği daha sıkı sardım endişeden. Victoria sinirden ellerini sıkıp havaya kaldırarak gözüme sokmak ister gibi konuştu.
"Babam hedef değil, asıl hedef sizsiniz ve sikeceğim artık zaman kaybediyoruz!" dediğinde daha fazla oyalanmadan odama çıktım. Bebeğimi yatağa yatırıp yanına ayıcığı koydum. Dolaba ilerleyip üç valiz çıkardım. Ben eşyaları yerleştirirken Victoria içeri girdi ve bana yardım etmeye başladı.
Biz eşyaları yerleştirirken bir çığlık daha duyulmuştu bu odada. Stresten elim ayağım birbirine girmişti. İkimiz birbirimize baktığımızda yutkunmuştuk. Ses çok yakından geliyordu. Demek oluyor ki ruhlar tek tek mezarlıktan kaçmaya çalışıyordu. Bu daha kötüydü. Bir ruh musallat olduğu zaman peşinizi asla bırakmaz, parazit gibi bizlere yapışır sorundan başka bir şey olmazdı. Yakalanacak olsa bile peşimizde dolanması demek yerimizin belli olması demekti. Daha dikkatli hareket etmemiz gerekti.
Arkada bir ağlama sesi duyduğumda, hızla arkama baktığım gibi yatakta yatan Honour'un üstünde ayakta dikilen bir ruh görmemle gözlerim büyümüştü. Endişemden ödün vermeden ruhu bebeğin üstünden havaya kaldırıp, hareket etmesini engelledim zihin yoluyla. Havada hareket edemeyecek hale getirip felçli gibi kalmasını sağlamıştım. Victoria hızla bebeğin yanına gidip kucağına aldığı gibi ağlayan bebeğimi sakinleştirmeye çalışıyordu.
Ruh, insan formunda sadece içinin göründüğü bir varlıktı. Olduğu yerde hareketsiz dururken nefesimi sert bir şekilde üflemeye başladım. Odamdaki bütün hafif eşyalar olduğu yerde hareket etmeye başlamıştı. İçimde büyüyle biriken nefes, ruhu gri dumanla havaya karışmasını sağlayarak yok ediyordu. Ben ruhla ilgilenirken bebeğimin ağlamaları dinmiyordu. İçli ağlaması işimi yaparken bile içimi burkuyordu. Yavaş yavaş ruh havada dumanla yok olduğunda işim bittiği gibi bebeği Victoria'dan elime aldım ve sıkı sıkı sarıldım. Başına öpücüklerimi bırakırken endişeden aklım çıkmıştı. Odamdaki bazı eşyalar yere düşerken odamın yarısını ele geçiren dumandan eser kalmamıştı.
"Durmuyorlar. Eğer böyle giderse herkese musallat olacaklar." dediğinde elimde ağlayan bebeğimi sıkıca sararak bana sığınmasını sağlamıştım. Gözyaşları beyaz tişörtümü ıslatıyordu. Elinde olsa bir kovayı dolduracak kadar gözyaşı dökerdi. Ama ne var ki ben onun ağlamasını istemiyordum.
"Diğerleri umurumda değil. Benim için önemli olan bu bebek. O senden benden de yardıma muhtaç!" dediğimde Honour'un başına sakinleşmesi için öpücüklerimi konduruyordum. İkimizde konuşmamıştık. Sadece bebeğimin sakinleşmesini beklerken arada Victoria eşyaları da yerleştiriyordu. O valizlere eşyaları dizerken bende bebeğimle ilgileniyordum. Honour'un kolları boynuma sarılırken içli ağlaması onun yerine iç çekmelere döndüğünde sakinleşmeye başlıyordu yavaştan. Rahat bir nefes aldığımda arkamda eşya yerleştiren Victoria'ya yardım etmek için yanına gittim. Eşyaları dizmeye başladığımda kısık sesle bebeğim yeni sakinleştiği için ürkütmemeye çalışarak konuştum.
"Biz nereye gideceğiz tam olarak. Bir plan yaptın mı?" dediğimde o da eşyaları elimde bebek olduğu için benden hızlı diziyordu. Bana uyum sağlayarak konuşmaya başladı.
"Aslında bunu sana dememiştim. Buraya gelmeden önce Soul sizi düşünerek bana zihinsel yolla herkesten gizlediği evde kalmamıza izin verdi. Evin adresini bana dedi. Orada bizi bekliyor." dediğinde şaşkınlıktan bir anda dona kalmıştım. Doğru mu duymuştum. Yoksa garip garip yanlış sözler mi duyuyordum. Elimdeki eşyayı bırakıp anlamak ister gibi elimi sallayarak konuştum.
"Doğru duydum değil mi? Soul şimdi bize yardım mı ediyor!" dediğimde kaşlarım çatılı cevap bekledim ondan. İstifini bozmadan işine devam ederken konuşmaya başladı.
"Evet. Elimizdeki tek seçenek ona güvenmek." dediğinde sinirle konuşmaya başladım.
"Sen dediğinin farkında mısın? Daha onu tanımıyoruz bile!" dediğimde hızla yüzüme bakıp konuşmaya başladı benim gibi sinirle.
"Senin tanıman yeterli değil mi? Hadi ama, onu bulmak için girdiğin zahmetler. Onun hakkında yalan yanlış veya doğru olan her yaşantısını biliyorsun. Kabul et. Ona deli gibi güveniyorsun!" dediğinde cevap bulamadığım için susmak zorunda kalmıştım. Sinirden çenemi sıkarken o kaldığı yerden işine devam etmişti. Kucağımdaki bebeğim anlamsız mırıltılar çıkartmaya başladığında başına öpücük kondurdum. Kaldığım yerden devam ettim, eşyaları çabucak yerleştirmek için hızlı olmaya çalışıyordum.
Yanıma başka valiz aldığım gibi ayağa kalkıp bu sefer banyoda olan eşyaları toplamaya başladım. Elime geçen her önemli eşyayı valize koyuyordum. Ellerim stresten titremeye başlamıştı. Bebeğim etkilenmesin diye rahatlamaya çalışıyordum. İçimdeki belirsiz hisler sinirimi bozuyordu. Ne olacağını kestirmeye çalışırken ki adrenalin bedenime işliyordu. Kucağımdaki beden huzursuz enerji yayıyordu. Korktuğunu hissediyordum. Bunu şuan durduramıyorum ama işim bittiği anda onu tekrar uyutup rahat etmesini sağlayacaktım. Şuan kritik zamandaydık. Akşama bile kalmadan çıkmamız gerekti. Bu bedenin başına başka bir bela gelmeden gitmeliydik.
Banyodaki eşyalar bittiğinde elimdeki valizin yarısı dolmuştu. Bir elimde valiz, bir elimde bebekle odaya gittiğimde Victoria ikinci valizi bitirmek üzereydi. İç çamaşırı çekmecesini açıp, bacaklarımı eğip rahatça eşyaları yerleştirmeye kaldığım yerden devam ettim. Eşyaları toplarken bir çığlık sesi daha duyuldu. Ortamdaki gerilim gittikçe artıyordu. Kucağımdaki bebek korkudan titreyerek omuzuma başını saklıyordu. Elimdeki eşyayı bırakıp onun başını okşamaya başladım. Ses uzaktan gelmişti ama bu bebeğimi etkilemeyi bırakmamıştı. Korkusunu dindiremediğim için sinirlerim zıplıyordu yavaştan. Bunları yapan herkesi bir işkenceyle bırakmayacaktım. Onlar elimden asla sağ çıkamayacaktı!
Bebeğim rahatlasın diye sırtını severken Victoria işini bitirdiği gibi valizin fermuarını kapatıp, benim yanımdaki valizi alıp yerleştirmeye başladı hızla. Onun bu yaptığı ile bebeğime odaklanmaya başladım. Ayağa kalkıp Honour için odada hareket etmeye başladım. Havaya parıltılı ışıldayan tozları saldığımda oraya bakmasını sağladım. Her zamanki gibi bu ışıkları gördüğü anda hayran hayran bakıyordu.
"Benim meleğim korkmuş mu? Yanında baban varken korkma bebeğim. Baban seni her zaman koruyacak!" dediğimde fermuar sesi duyduğum anda arkama baktım. Elimle bebeğimi sakinleşmesi için sallarken konuşmaya başladı.
"Artık gitme vakti. Bebeğin üzerini kalın battaniyeyle sar, yolda üşümesini istemeyiz." dediğinde dolapta onun adına ayırdığım bölümden kalan tek tük kıyafetten kalın bebek battaniyesi bulup yatağa ilerledim. Battaniyeyi açıp yatağa serdim. Bebeği yorganın içine koyup rahat hareket edeceği şekilde sardım onu. Kucağıma aldığımda odayı kontrol etmeye başladım. Yatakta ayıcığı gördüğümde onu da aldım ve battaniyenin içine bebeğimin kollarıyla sarmasını sağladım. Şimdi hazırdım
"Artık gidebiliriz. Acele edelim." dediğimde o eline iki valiz aldığında bir elimde bebek bir elimde valizle odanın içinde ışınladı bizi Victoria. Bir anda farklı ortama girdiğimizde bulunduğumuz yere göz gezdirdim. Burası mağaraydı. Olduğumuz yerin yanında küçük gölet gibi bir yeraltı suyu yavaşça kıyıya vuruyordu. Bulunduğumuz yerde değerli taşlar vardı. Daha çok elmas hakimdi. Yerler nemden dolayı parıldıyordu. Mağara tavanındaki sivri ve ince taşlar sarkıyordu. Victoria elindeki valizleri bırakıp yere parmağını sürmeye başladığında dikkatle ona baktım. Yerde yıldız çizdi ve eline gri ateşi oluşturduğunda çizdiği yıldızı çizgilerinden doğru yaktı. Alan karanlık olduğundan yaktığı gibi biraz aydınlanmıştı ortam. Victoria bana baktığı gibi sıkıntıyla konuşmaya başladı.
"Şimdi kör göz mağarasına gireceğiz. Yerinde olsam Honour'un kulaklarını kapatırdım." dediğinde kaşlarımı çatıp anlamsız bir bakışla ona baktım.
"Kör göz mağarası da ne oluyor." dediğimde sıkıntıyla nefes alıp verdi ve konuşmaya devam etti.
"Bu mağara çok bilinmez ama giren herkesin korkulu rüyası. Soul bana bu yolda gözlerine kızgın demirle kör edilen ve uzun süre aç bırakılıp birbirini yiyen topluluktan bahsetti. Bu topluluğa bunu yapan Soul." dediğinde aynı ifadeyle tekrar sordum.
"Bunu onlara neden yapıyor ki?" dediğimde zar zor yutkunduğu gibi konuşmaya başladı stresle.
"Zamanında onu öldüresiye döven ve öldüğü sanılan bazı kişiler var. Onlar ölmedi Lowell. Soul onları bu duruma mahkum etti. Şimdi onu öldürmeye kalkan kişilerden bazıları orada yardım dileniyor. O yol açıldığı anda çığlıklarını duyacağız." dediğinde şaşkına dönmüştüm.
"Peki Soul'un yaptığını herkes biliyor mu?" dediğimde başını olumsuz anlamda salladı.
"Hiç kimse bilmiyor. Soul bana meraktan sıkboğaz ettiğim için dedi. Yoksa demeye hiç meraklı değildi." dediğinde derin bir nefes alıp verdiğimde başımı salladım. Bebeğimin başına öpücük kondurup iki elimde dolu olduğu için kulaklarına ses duvarı oluşturdum. Şimdilik bu mağaradan çıkana kadar idare ederdi.
Hazır olduğumu fark ettiği gibi yıldıza sert bir yumruk geçirdiği gibi yer sallanmaya başlamıştı. Mağara duvarından ince sivri taşlardan bazıları yere düştüğünde kapı da duvarda kum tanesi gibi döküldüğünde geniş yol ortaya çıkmıştı. İçeride ses dalgaları gibi çığlık sesi gelmeye başlamıştı şimdiden. Yol, duvar kenarlarına konan meşale ile aydınlatılıyordu. Victoria eline iki valizi aldığı gibi taştan duvarlara sahip yola doğru hızlı hareketlerle ilerlemeye başladık. Mağaranın yoluna girdiğimiz gibi karşıda beliren insanları görmüştük. Bazıları olduğu yerde çıldırmış gibi çığlık atıyordu, diğerleri ise omuzları düşük bir şekilde ya duvara çarparak yada dümdüz yürüyerek boş boş dolanıyordu. Eskimiş kanlı kıyafetler arasında tam bir zavallı gibiydi hepsi. Gözlerinde derine bastırılan kızgın demirin göz korkutucu izleri vardı. Bunların hepsi kördü. Çığlıklar duvarlarda yankı yapıyordu. Delirmiş gibiydi hepsi ve endişeden kucağımdaki bebeğimi daha çok sarmıştım. Bu yamyamların arasında olmasına izin bile vermezdim ama işler hiçbir zaman istediğim gibi gitmiyordu.
Zar zor yutkunurken hızla onların arasına ilerlemeye başladık. Birde ben kendimi acımasız zannederdim. Bu delirmişlerin arasına bizi sürdüğüne inanamıyorum! Honour hiçbir şey görmesin diye battaniyeyle yüzünü hava alabileceği şekilde kapattım. Bedenlerin bana çarpmaması için daha dikkatli yürümeye çalışıyordum. Yolda ilerlerken yolun yanında yeri kana bulayan, ölü bir bedenin üstüne cesedi yemek için çöken kör gözlü insanları gördüğümde olduğum yerde durdum. Onlara bakmaya başladığımda Victoria da benle birlikte durmuştu.
Yüzü anlaşılmayan, bazı bölgelerinde derisi yüzülen ve organlarına kadar belli olan bu cesedin üstüne beşe yakın kör gözlü cılız insanlar çökmüştü. O adamı mideye indiriyordu hepsi. Bazıları cesedin bağırsaklarını almış içindeki öğütülmüş katımsı maddeyi yiyor, diğerleri kürek kemiklerini kemiriyordu. Kanlı organların bazıları yerde dağılmış bazılarıysa o cesedin üstünde olmayıp da kenara geçen insanların yere oturmuş, kanlı elleri ve kirli vücuduyla organları yediğini görmüştüm. Yerde oturan adamların ellerinden taze kan damlıyordu. Adamın üstüne çökenlerinde onlardan farkı yoktu. Hepsi kana bulanmış ve bu çirkin görüntülerini bilmeden bu yolda dolaşıyordu. Bu halleri içler acısıydı. Bu gördüklerime tiksinmezdim ama ne var ki acımadan da edememiştim. Yine de hepsi hak etmişti bu duruma mahkum olmaya.
Victoria'yla birbirimize bakıp devam etmiştik çığlıkların kol gezdiği mağarada. Bazıları bağırmaktan sesi kısılsa da bu ümitsiz bedenler çığlıklarını kesmeye hiç niyetli değildi. Arada ağlama sesleri de karışıyordu. Bilinmeyen bir dilde bağırıp çığlık atanlar bile vardı. Bu yol fazla sinir bozucuydu. Gerilen bedenim siniri her hücresinde hissediyordu. Hızlı hareket etsek de bu yol bitmeyecek gibiydi. Victoria bir anda kolumu tuttuğu gibi durup ona baktım. Parmağıyla bir ışık yansıması gösterdiğinde bende oraya dikkat kesildim. Nereden geldiğini anlamak için hızla ilerleyip bakındığımızda duvarda küçük ama geçebileceğimiz bir darlıkta boşluk gördüğümüzde, ikimizde rahat bir nefes vermiştik. Sonunda çıkışı bulmuştuk!
Dar boşluktan valizlerle birlikte çıktığımızda hala ses geliyordu ama daha kısıktı. Honour'un kulaklarına yaptığım ses duvarını çektiğim gibi valizi indirip yüzünü de açmıştım. Bana bakarak hiçbir olaydan haberi olmadan gülümsüyordu. Onun bu hali rahatlamamı sağlamıştı. İçimde biriken sinir tuzla buz olmuştu. Olduğundan daha iyi görünüyordu bebeğim.
"Şimdi nereye geldik. Umarım tekrar yaşayan ölü gibi görünen beden görmem. Yoksa cidden sinir krizi geçireceğim!" dediğimde bu halime gülmüştü.
"Merak etme görmeyeceğiz. Ne oldu korktun mu yoksa?" dediğinde dalga geçmesine karşılık ukalaca gülümseyip karşılık verdim ona.
"Pehh! Bunu bana diyecek en son kişisin. Sence burada korkak bir yüz var gibimi duruyor." dediğimde yüzümü yuvarlak çizerek gösterdiğimde daha çok gülmüştü. Sanki biraz önce o bedenleri görmemiş gibiydik.
"Şimdi ormanlık alanda biraz ilerleyip karşımıza bir deniz ve kulübe çıkacak. Buranın bilinmemesi bu mağara yolu yüzünden. Kimse burayı bulup da geçmeye cesaret edemiyor." dediğinde göz devirdim ve cevap verdim ona.
"Cesaret edemiyor kısmını bizim adımıza kaldırabilirsin." dediğimde elime valizi aldığım gibi yürümeye kaldığımız yerden devam etmiştik.
Bebeğim olduğu yerde şakımaya başladığında ormanlık yolda çıkmıştı karşımıza. Neşeli ve şirin sesi ormanlık alanı dolduruyordu. Ayıcığına sıkıca sarılmış başını omuzuma yaslıyordu. Ayıcığıyla oynarken içimiz onun sayesinde rahattı. Burada ne ruhların çığlığı vardı nede kör gözler. Ortam fazla rahatlatıcıydı. Kuş sesleri her yandaydı. Uçtuklarını hissedebiliyordum. Soul'un yerinde olsam, kimse buraya gelmesin ve bu rahatlatıcı ortamı bulamasınlar diye bende böyle gizlerdim kendimi. Şahsen biraz önce olan her durumdan sıyrılmış gibiydik. Ormanın yeşilliği her yanımızı kuşatıyordu. Toprak yolda çimenler ve çiçeklerin narinliği karşısında hayran kaldım. El dokunulmamış gibiydi ve eşsiz bir görüntüydü. Her türlü koku vardı burada. Çiçek, meyve ağaçları ve çam kokusu ele geçirmişti. Bu koku Honour'un kokusuna benzerdi ama yine de onun gibi değildi. Bebeğimin başına öpücük kondurup konuşmaya başladım.
"Buradaki koku Honour'un kokusuna çok benziyor. Bende olsam Soul gibi yapardım. Burası gerçekten gizlenmek ve rahatlamak için birebir." dediğimde bana hak verir gibi başını salladı.
"Tam tatil mekanı gibi." dediğinde gülmüştüm. Bence de öyleydi.
Karşımızda ağaçların arkasında denizin dalgalanmasını duyduğumuzda birbirimize baktık. Hızla ilerleyip ne olduğuna gözlemledik. Burası bir koydu. Sahil kenarıydı ve denizinde o kadar büyük bir dalgalanma yoktu. Sakin bir mekandı. Yerde yengeçlerin yuva kurduğu çukurlar vardı ama tek tüktü. Biraz ilerlemeye başladığımızda denizin hafif dalgasını dinlemek çok güzeldi. Kum o kadar sıcak değildi. Denize yansıyan güneşin dalgalarda bıraktığı dansı izlemek ayrı bir keyifti. İleride bir kulübe gördüğümüzde artık olduğundan daha rahattık. Evi bulduğumuz için hızla ilerlerken kulübeye yaklaştığımızda, önünde yerde yatan bir beden gömüştüm. Anlamadan baksam da Victoria umursamadan elimden bebeğimi aldığı gibi konuşmaya başladı.
"onun hakkında her haltı bilip de bir türlü bulamadığın sevdiceğinle tanışma vakti." dediği gibi hızla uzaklaştı benden. Bu yerde yatan beden Soul müydü?
Benle cidden karşılaşmaya cesaret bulabilmiş miydi? İnanasım gelmiyordu şahsen. Benden uzaklaşmasına o kadar alışmışım ki, bünyem beni yanında istemesine inanası bile gelmiyordu. Onun yanına ilerlerken valizimi aramızda beş adım kala yere koyup, onun yanına adımladım. Uyuyan bedenine daha yakından bakmak için kumların üstüne bir dizimi koyup, onun uyuyan bedenine başının olduğu yerde tersten baktım. Beyaz saç tutamları gerçekten dendiği gibiydi ama daha çok kar beyazı daha uygundu. Çene kavisi belirgin olsa da o kadar değildi. Bembeyaz teni çok güzeldi. Kıpkırmızı dudakları çok dikkat çekiyordu. Boynundaki elmacık kemiği o kadar belirgin değildi. Boynu olduğundan biraz inceydi. Gözleri kapalı olsa da beyaz kirpiklerinden çekik olduğu anlaşılıyordu. Sen bu bedende nasıl hayatını yaşayamadın diye düşünmeden edemedim şimdi. Resmen benim için yaratılmış gibiydin. Bedenin inceydi ve kavisli vücudunda belirgin olan az biraz memelerin vardı. Üstündeki siyah gömlekten anlaşılıyordu. Kalçaları fazla belirgindi. Bacakların olduğundan ince ama kasları dar pantolondan belli olduğu için kalın sayılırdı. Bu kadar süzmem hiçbir zaman normal bir davranış olmadı. Ama bedeni olduğundan daha cezbedici. Gördüğüm görüntüler yüzünden dudaklarım Soul'e susamış gibi kurumuştu. Görüntün bile böyleyse ben davranış biçimindeki asaletini daha çok merak etmiştim. İçimde bir ukde gibi kalmıştın. Boğazımdaki kuruluk yüzünden zar zor yutkundum.
Elim başının yanına kuma koyarken yüzüne biraz daha yaklaştım. Kalbimde bir ağrı kendini belli etse de, bozuntuya vermedim. Nefesim yüzüne değerken, normal nefes alışverişleri sekteye uğradığı gibi gözlerini açtığında beni gördüğü gibi irkilmişti. Gri gözlerindeki bakışlarında korku hala hazır olmadığını bağırıyordu. Titreyen gözleri yüzümde dolanırken konuşmaya başladım.
"Hala korkuyorsun Soul. yanına yaklaşmaya çekiniyorum. Belki de haklısın. İkimizde birbirimiz için yaratılmadık." dediğimde elim yüzüne gittiğinde açık ten rengine hayran bakışlarımı sunmadan edememiştim. Yanaklarına değen elim yumuşaklığında kendimi onu ısırmamak için zor tutmuştum.
"Korkmuyorum Lowell, hazırım." dediğinde yan sırıtmadan edememiştim.
"O yüzden mi dün gece karşıma çıkmak yerine uyuduğum anda geldin yanıma. Şuan bile gözlerinde tereddüdü hissediyorum! Benden korkma." dediğimde onun eli de benim yanağıma gitmişti. Yanağımı okşarken başını kaldırıp dudaklarıma bir santim kala konuşmaya başladı.
"Denemek bedava diyen sensin. Bırak da sana alışmak için elimden geleni yapayım." dediğinde gri harelerin içinde kar tanesi deseni gibi parlayan ışıltıyı görsem de, kendini bozmadan devam etti." Hem o kadar korkak biri olmadığımı gösterdim sanıyordum." dediğinde kör göz mağarası aklıma geldiğinde yandan sırıtmıştım. Elimi yanağından çekip saçlarına çıkardım ve elime bir tutamı aldığım gibi parmağımda dolandırmaya başladım.
"Korkusuz olmak sadece öldürmek değildir Soul." dediğimde bana yakın olan dudağını geri çektiğinde bu sefer inatla ben yaklaştım ona. Dudaklarındaki mesafeyi kapatamadı bu yaptığımla." Ben, benim ellerimde korkusuz bir eş istiyorum. Sen bana bunu veremezsin." dediğimde yüzünde ukala bir gülüş belirmişti.
"Emin ol senden korkmayan insan bulamazsın. Hatta bulmayı geç elinde eşin olacağını öğrenseler intihar eder hepsi! Senden korkmayan insan bilmiyorum Lowell." dediğinde çenemi sıkmıştım sinirden.
"Beni gözünde fazla büyüten sensin." dediğimde başını iki yana salladı. Umursamadım bu yaptığını.
"Benim hakkımda bilgi aramak için yaptığın onca şey içime işlemişti." dediğinde kulağına yaklaştım ve ukala halimi bozmadan cevap verdim.
"Bu arada arayıp tarama demişken. Bayan Camila sana ödeştik dememi istedi." dediğimde ona baktım. Yüzünde şaşkın bir kasılma ile bakıyordu. "Artık ne olduğunu bilmiyorum ama sizin aranızda olan konu beni ilgilendirmiyor." dediğimde kulağından ayrılıp yüzüne mesafe koymuştum.
"o konu zaten o kadar büyük değil." dediğinde anlamış gibi salladım başımı.
"Ne olursa olsun." dediğimde başımı yüzüne tekrar yakınlaştırdım ve konuşmaya başladım." Eğer cesaretini bulup yanıma gelirsen Soul, zor zamanlardan geçsek bile seni asla bırakmam. Eğer beni seversen, bunun olmayacağını biliyorum ama." dediğim gibi dudaklarına küçük bir buse kondurdum." Ruhumun varamadığı aşkın yolculuğunda seninle zirveye çıkmak istiyorum." dediğimde yüzünde heyecandan gözleri parlayıp dudaklarını ısırmadan edememişi. Sevimli gülümsemesi, utanç yüzünden al al olan yanakları gözümün önünde şölen gibiydi. Bu kadar güzel güleceğini tahmin etmemiştim.
"Eğer başarırsam, benden ayrılmayacağına söz ver. Ben sözlere asla güvenmem ama, sana güvenmek istiyorum." dediğinde yüzümde gülümseme oluşmuştu. Bu güvenin acımasız bağını bende sende hissetmek istiyordum.
"Söz veriyorum Soul. Ölürken bile kollarında son nefesimi vereceğim." dediğimde haklıydım. Son nefesimi kollarında verecektim.
"Sana güveniyorum." dediğinde yüzünden ayrıldım ve ayağa kalktım. Bu sefer ona dönüp üst bedeninden ayağımın bir tanesini geçirdim ve dizlerimin üstüne durduğum gibi üst bedenine oturdum. belirgin kaslarını oturduğum yerden hissediyordum. Bu yaptığıma şaşkınlıkla bakarken elimi göğsüne koyduğumda kalbinin hızlı atışını hissettiğim gibi buna sevinmiştim. Onun elini aldığım gibi kendi kalbimin üstüne koyduğumda konuşmaya başladım.
"Kimse kırık bir kalple sonsuza kadar yaşayamaz." dediğimde kalbimdeki ağrı, hala olduğu yerde hızını bozmadan devam ediyordu. Kasıklarımdaki ağrı kalbimi hissettiği için olduğundan fazla heyecanlandığımda ne yapacağımı şaşırmıştım. Nefeslerim olduğu yerde hızlanırken onun elini göğsümle elim arasında sıkıştırmak istiyordum.
Onun da benden bir farkı yoktu. Eli göğsüme sürtünerek aşağıya doğru inmeye başladığında, geçtiği her noktada geriliyordum. Bunun olması normal miydi? Heyecandan kalbimdeki ağrı artık ölmemi ister gibi sıkıyordu. Tişörtümün üstünden karın kaslarımda geziniyordu elleri. Merakla dolaşıyordu kaslarımda. İçindeki heyecanı gözlerinden hissetmiştim. Ortama, heyecandan olduğu yerde durmayan sert enerjisini yayıyordu istemeden. Bu gözüme şirin gelmişti. Fazla uysaldı ellerimde. Bu bebeğin korkup kaçan Soul olduğuna şimdi gerçekten inanamıyordum.
"Kastan düşeceksin bu gidişle. Bu halinle bile bedenin olduğundan yapılı durması normal mi?" dediğinde gözlerini vücudumdan çekip yüzüme bakmıştı. Meraklı bakışlarındaki parıltılar altında ezilmemek elde değildi.
"Yemek yediren olmayınca normal gibi." dediğinde kıkırdamıştı bu dediğime.
"Hizmetkarın yok karşında!" dediğinde hiçte tehdit altında hissedemedim kendimi. Bu dediğine ikimizde gülerken tekrar konuşmaya başladı. "Ciddiyim Lowell. Bir bebek bakarken gücünü toparlaman gerek. O bebek yardıma muhtaç. Sana ihtiyacı var." dediğinde sesindeki ciddiyeti hissettiğimde yanağına öpücük kondurup kulağına gidip, kulak memesini dişlerime alıp yavaşça emdiğimde konuşmaya başladım.
" Onu düşünmekten kendime bakamıyorum ki. Benim annem vefat etti Soul. Herkes annesinin kuzusudur." dediğinde yüzü anlık düşse de toparlanıp konuşmaya başladı.
"Benim annem olmadı ama, senin kuzun olsam sorun olur mu?"
ʚɞ
"Şimdilik eşyaları bu dolaba yerleştirsek olur mu Soul?" diyen Victoria elindeki eşyaları benimle birlikte dizmeye çalışıyordu. Soul ise utancından bana bakamıyordu. Yüzü patlıcan moru olmuştu açık teni yüzünden. Bu hali çok şirindi. Kesinlikle bakılmaya değerdi. Victoria onun bu halini umursamıyordu. Bana göre kesinlikle bakmaya değerdi.
"Sorun olmaz." dediğinde yüzünü gizlemek için eğiyordu. Kesinlikle yaptığı işe yaramıyordu. Bebeğimi kucağına aldığı gibi hayranlığını gizleyemeden bakıyordu Honour'a. Biz eşyaları yerleştirmeye devam ederken Soul evden çıktığında sanki victoria ile birlikte anlaşmış gibi hınzır bir bakışla birbirimize bakmıştık. Soul'un yanında gülemiyorduk ama gittiği anda kahkahamızı salmıştık.
"Sen ona ne dedin de patlıcan gibi morardı?" dediğinde kendimi zar zor susturup konuştum.
"Bana soru sormuştu. Benim annem olmadı ama, senin kuzun olsam sorun olur mu? Dedi bana. bende ona şöyle dedim. 'Yatağımın içinde her dakika bana özleminden sarılırsan, senin yanında olmama izin verirsen, işte o zaman kalbimin kuzusu olmakla kalmazsın. Senin için yaşattığım hayallerimde hayatımızı yaşatırım' dediğimde utancından beni kuma ittiği gibi kulübeye kaçtı." dediğimde elini şaşkınca ağzına koyduğunda gülmeye başladı, bende başımı iki yana sallayarak gülmeye başlamıştım.
"Çapkın! Çocuk kıpkırmızı olmuş." dediğinde gülmeyi kestim ve ciddi ifademe döndüm. Zihinsel yolla konuşmaya başladım.
" Sence Zalina'dan neden güç istiyordu? O da benim gibi kendi güçleriyle doğuştan doğduysa güç istemesi çok tuhaf değil mi?" dediğinde gülümsemesinden sıyrıldığı gibi tekrar konuşmaya başladı benim gibi.
"Haklısın. Her şeyin bir cevabı olduğu gibi bunun da olmalı. Ona sormalısın." dediğinde başımı salladım. Normal konuşmaya başladık bundan sonra.
"Yanına kıyafet getirmedin. Gitmeyi mi düşünüyorsun?" dediğinde başını salladı.
"Sizi sadece yolculuğunuzda güvenliğinizi sağlamak için gelmiştim. Akşama doğru yola çıkacağım. Dediğin gibi babamın yanında olmam gerek. İkiniz sonuç olarak rahatlıkla bir çocuğa bakarsınız. Benim işim biraz sonra bittiği anda gideceğim." dediğinde mahcup olmuştum ister istemez.
"Her şey için teşekkür ederim. Bize çok yardımın dokundu." dediğimde elini boş ver gibi salladı ve konuşmaya başladı.
"Sallama ya. Bu zamana kadar ikimizin de birbirimize faydası çok olmuştur. Mahcup olmana gerek yok." dediğinde ikimizde sessiz olduk ve eşyaları yerleştirmeye başladık.
O kadar dalgındım ki sadece otomatik pilot gibi aklım havada eşyaları yerleştiriyordum. Her gün biraz daha düşünceli bir hal alıyordum. Zombi gibiydim. Etrafıma savaş ağıtı yakar gibi hallerim vardı. Ruhum varamadığı yolculuğun hasretini sürüyordu. Beni istemesi için ne yapmalıydım. O istemezse ne yapardım kestiremiyordum. Gözlerim Soul'e bağlanmış gibi takılı kalmıştım. Benimle kalmanı isterken fazla mı bencildim. Senin beni kabullendiğini duymaya ihtiyacım var. Düşüncelerim senin etrafında dolanırken bunun altında ezildikçe başıma ağrı giriyordu. Ellerim işini bıraktığı gibi başıma gittiğinde ağrısı artmaya devam etmişti. Durduk yere başlayan ağrı bir anda gittiğinde şaşkına dönmüştüm. Bunun bir anlık olması beni şaşırtsa da, Victoria endişelenmesin diye işime devam etmiştim.
Aradan yarım saat geçti ve ikimizde işi bitirdiğimiz gibi koltuğa atmıştık bedenlerimizi. Victoria yorgun bir ifadeyle konuşmaya başladığında onu dinlemeye başladım.
"Benim artık gitmem gerek." dediğinde endişeyle ona baktığımda, endişem sesime de yansımıştı.
"Seni bırakmama izin ver. Kör göz mağarasından geçireyim seni. O yamyamlara dayanacak gücün olmayabilir." dediğimde gülümsemeye başladı.
"O kadar değil Lowell abartma. Kör onlar en fazla ne yapabilirler ki?" dediğinde yutkunmadan edememiştim. Onlardan korkmuyordum, sadece sevdiklerimi tehlikeli bir işe atmaktan nefret ettiğim için Victoria'yı da sürüklemek istemiyordum.
"Seni zorlamak istemiyorum ama yine de rica ediyorum. Seni ben geçireyim oradan." dediğimde başını olumsuz anlamda salladı ve konuşmaya başladı.
"Ben kendim geçebilirim merak etme. Hem araştırmam gereken meseleler var." dediğinde ona merakla bakıp sordum.
"Neyi araştırman gerekiyor?" dediğimde gözü pencereye takıldığı gibi derin nefes alıp konuşmaya başladı.
"Bana kalsın istiyorum. Boşver sen beni." dediğinde ısrar etmeye başladım. Cidden, merak beynimi çoktan işgal etmişti.
"Hadi ama! Dostum belki yardım edebileceğim bir mesele olur sana." dediğimde gözleri bana değdiği gibi konuşmaya başladı.
"Cidden boş ver Lowell. Bırak bu benim meselem olsun. Artık gitmem gerek." dediği gibi ayağa kalktığında cevabı alamadığım için gözlerim kısılsa da bende ayağa kalktım. Onu geçirmek için kapıya geldiğimde, Soul'un de sahil kenarında Honour'la ilgilendiğini gördüm. Güneş kendini batmaya hazırlıyordu. Buradan manzarası çok güzel görünüyordu. Tekrar Victoria'ya baktığımda gözlerini manzaradan çektiği gibi bana bakmıştı.
"Dikkatli git Victoria. Güçlerim seninle güç ikizim." dediğimde bana gülümsediği gibi elini omuzuma koydu.
"Ölmemen uğruna savaşacağım güç ikizim." dediğinde elini omuzumdan çektiği gibi uzaklaştığında şaşkına dönmüştüm. Biliyordu!
Eğer ölürse benim de öleceğimi bilmesi hiç iyi olmamıştı. Onun hayatında bunun sorumluluğunu taşımasını istemiyordum. Bir gücün iki bedende yer alması demek bir olmak demekti. Kırgın bir şekilde arkasına bakıyordum. Sahil kenarında gün batımının bedenine vuran ışığını izlerken gözlerim dolmuştu istemeden. O hızla giderken başımı duvara dayamıştım. Soul'un bakışları ikimizin arasında gidip geliyordu. Olduğu yerden bunu gördüğünde, aramızda ne olduğunu anlayamadığı için bebeğimle oynamaya devam etmişti.
Ortada dönen tek olay, hayatını özgürce yaşamasını istediğim arkadaşımın bunu duyduğu anda yıkıldığını anlamamdı. Kendimi feda ettiğimi anlamıştı. Ne var ki bunu onun için yapmıştım. Victoria gözden kaybolduğunda derin nefes aldım. Gözümdeki yaşı elimin tersiyle sildiğimde Soul'un yanına ilerledim. Bebekle ilgilendiği için beni görmemişti. Arkalarında bekleyip onları izleme başladım. Elimi cebime koyup ikisinin gülüşlerini dinledim.
Soul, Honour'u havaya kaldırdığı gibi hoplatmaya başladığında, bebeğimin kahkahası ortamdaki en güzel seslerden biriydi. Soul onun yüzüne hayranlıkla bakıyordu. Gözlerindeki ışıltı Honour'un sevdiği ışıltı gibiydi ve bebeğim onun gözlerine hayranlıkla bakıyordu.
"Honour, sen dünyada gördüğüm en güzel bebeksin! Şu ağza şu buruna bak." dediğinde havaya kaldırdığı bebeği yüzüne doğru yaklaştırdığında Honour sevinçle ellerini onun yüzüne koyduğu gibi cimciklemeye başlamıştı. soul yüzünü gülerek uzak tutmaya başladığında honour parmaklarını oynatarak yüzüne doğru tutuyordu.
"Yaramaz seni! babaya diyeyim ister misin? Ham ham yapsın seni." dediğinde gülmeye başlamıştı kendi kendine. Honour'u kucağına koyduğunda ayaklarını iki yana yatırıp bebeği çaprazlama ayırdığı bacaklarının arasına oturtmuştu. Honour onun gömleğine ellerini koyduğu gibi buruşturarak sıkmaya başladığında çekiştirmeyi ihmal etmemişti. Şımardığı için Soul'le oyun oynamak istiyordu.
"Seni babana vermesem de ben baksam Honour. Çok tatlı bebeksin. Seni bırakmak istemezdim." dediğinde elini Honour'un başına koyduğunda iç çekip konuşmaya devam etti." Baban asla sana baktığı gibi bana bakamaz Honour. Baban acımasız safkan büyücü lideri, bense kendi ırkımdan sürülen biriyim. Bana acıması bile mucize gibi. Onun kanındaki kara büyü iliklerine kadar bağlanmış. Kimseye muhtaç değil. Korkuyorum Honour. Baban tam bir psikopat. Ben kendimi korumak için savaşırken, o bu zamana kadar masumlara zarar vermek uğruna savaşmış birisi. Ne yapacağımı bilmiyorum." dediğinde duyduklarıma inanamamıştım.
"Sen bu zamana kadar keyfim ve kahyası için adam öldürdüğümü mü sanıyorsun!" dediğinde onun önüne geldiğimde sinirle konuşmaya başladım." Sen masum zannettiğin kişilerin nasıl biri olduğunu biliyor musun?" dediğimde eğildiğim gibi yüzümüzü eşitledim. Bana şaşkınlıkla bakıyordu. Bakmakta haklıydı. Dediği sözler hoşuma gitmemişti.
"Peki ne olacaktı! Senden herkes bu yüzden nefret ediyor! Masum her ırkı katlediyorsun. Arkanda koca bir yıkım bırakıyorsun. Söylesene Lowell, bunun hakkında ne düşünmeliyim?" dediğinde artık siniri iliklerime kadar hissediyordum.
"Ben sana ne düşünmen gerektiğini söyleyeyim o zaman. Ben arkamda o koca yıkımı boşuna bırakmam! Ben beş ırkı da bana ihanet ettiği için, kendi ırkına hem maddi hem de manevi taciz ettiği ve kaçakçılık hatta dolandırıcılık yaptıkları için yok ettim! eğer bir ırk kontrolden çıkarsa, o girdiği çıkmaz yolun içinden onları kurtaramam. Acının tadını ve tattırmayı seven içindeki canavarlar çoktan yönetmeye başlarken bunun kurtuluşu olur mu sanıyorsun!" dediğimde nefes nefese sinirle bakıyordum ona. Dediklerimi anlamıyordu. Hiç bir zaman beni anlamayacaktı.
"O yaktığın kişiler arasında illaki masum biri olmalı!" dediğinde bu dediğine alayla gülmeden edememiştim.
"Tabi ki var, tek bir kişi." dediğimde sinirimi bir kenara bırakıp bebeğimin başını okşamaya başladım. "O kişi kucağında ikimizi dinliyor." dediğimde yüzü şaşkınlıkla bebeğime dönmüştü. Başını okşarken ona bakıp konuşmaya devam ettim." Benim ateşim masumlara zarar vermez Soul. Çıkar artık bu düşünceyi aklından." dediğinde aklı almıyordu bu dediklerimi. Başını iki yana sallayıp inanmadığını ortaya sürer gibi konuşmaya başladı.
"Orada sen halkını yakmadan önce ellerinde bebeklerle kadınlar gördüm Lowell. Bu da bebek! Honour'un onlardan farkı ne?" dediğinde ellerimi sabır dilenir gibi başımın arkasına koyup sakinleşmeye çalıştım.
"Ayin alanı acının en yoğun olmasının nedeni bu yüzdendir. O bebekler gelişim çağında annelerinin yakılarak öldüğünü zihinlerinden atabilir mi sanıyorsun. Şahsen çocukların bu acıyla büyümesindense onları öldürmek daha mantıklı. Anneni veya babanı yanarak acılar içinde kıvranışını izlesen, beyinleri ellerimde oynandığını ve annenin seni canavar olarak gördüğünü anlasan ne hissedersin?" dediğimde gözleri anlamaya çalışır gibi bebeğe baktığında endişeyle Honour'da takılı kalmıştı. Kendi halinde gömleği ile oynayan bebek hiçbir gerçekliğin farkında değildi. "Honour'un annesini de bu şekilde öldürdüm. Ellerimde çırpınışlarını gördün mü sen. Annesinin acısını dindirmek ister gibi ona sarıldığını. O daha küçücük ama hiçbir yaşanmışlığın farkında değil. Eğer ona o acıyı yaşatacaksam, bu acıyı da kendi ellerimle dindirecektim. Ona bu kaderi yaşatmaya hakkım yok. Onun bir babaya ihtiyacı var." dediğimde susmuştum.
Bunu da aşacaktım. Birlikte aşacaktık. Ona bu sevgiyi tattıracaktım. Zihninde öldüğüne dair hiç bir anı bulamayacaktı. Belki bildiklerine üzülecekti ama anıları hatırlamasındansa bu şekilde olmasını tercih ederdim. Soul bana baktığında gözlerinin dolduğunu fark ettim. Anlamıştı sonunda beni. Gözlerinden bir damla yaş akarken konuşmaya başladı.
"Bunu görseler ne fark edecek ki Lowell. Ben anne karnından çıktığımda annemin kanından beslenerek öldürmüşüm. Babam bana eziyet etti sırf bu yüzden çocukluğumu elimden aldı. Onla bunun farkı yok. Ben yaşıyorsam onlar da yaşamayı hak ediyor demektir." dediğinde başımı iki yana salladım.
"Kimseye bunun acısını yaşatamam ben. Bu psikolojiyle yaşayan sen biliyorsun. Sence bunların hepsi güzel bir hatıra mı?" dediğimde diğer gözünden de yaş süzülmüştü. Başını hayır anlamında salladığında ellerimi başımın arkasından çekip onun saçlarına yerleştirdim.
"Lowell, o zaman neden ben bu acıyla büyüdüm?" dediğinde iç çekti, gözlerindeki yaşlar kendini yenileyip duruyordu." Ben bu acıyı neden yüklendim? Neden hayatım boyunca bununla büyüdüm?" dediği gibi iç çektiğinde bedeni de titremeye başlamıştı. Kriz geçirir gibi sesli bir şekilde ağlıyordu. Başını çektiğim gibi omuzuma yasladım onu.
Bilmiyorum Soul. Neden sana bu yapıldı bilmiyorum!
Omuzumda içli içli ağlarken kendimi yere bıraktım ve ona daha çok yaklaştım. Omuzumda titriyordu başı. Bedenine kollarımı sardığım gibi kendime çekmiştim. Bebeğim aramızda kalmıştı ve bizi izliyordu merakla. Soul'un sırtını sıvazlarken o da benim taklidimi yapıp gömleğini hafifçe tutup sürttüğünde onun bu yaptığı ikimizi de bir anda güldürmüştü. Boşluğumuza gelmiş gibi kahkahamızı salmıştık. Bizim gülüşümüze o da ciyaklar gibi güldü. Onu kucağıma aldığım gibi havaya kaldırıp yanaklarına sesli öpücüğümü bırakmıştım. Gözleri ışığa denk geldiği için mavinin en güzel tonuna bürünmüştü. Onu kucağıma yerleştirdiğimde Soul de konuşmaya başlamıştı hevesle.
"Honour'un gözlerini çok seviyorum. Benim en sevdiğim renk mavidir. Gözlerine denizin mavi tonu ona çok yakışıyor." dediğinde şaşkınlıkla ona bakmıştım.
"Bende mavi rengini çok severim. Ama daha çok gri severim. Benim ateşim renksiz ateş ve dışarıdan bakıldığında gri gibi duruyor." dediğinde yüzünde kırgın bir gülümseme oluşturduğunda devam etti.
"Renksiz olduğunu biliyorum. Görmüştüm." dediğinde anlamadığım için sordum.
"Ne zaman görmüştün?" dediğimde derin bir nefes verdi konuşmaya başladı.
"Geçmişten döndüğüm gün senin renksiz ateşinin ağaçları geçtiğini ve kontrolsüz sinirin yüzünden şiddetli olduğunu fark etmiştim. Ayine Zalina geldiğinde o kadar parladı ki, oradan nasıl kaçacağımı şaşırdım." dediğinde aklıma gelmiş gibi sordum.
"Bu arada Zalina bana senle ilgili bir bilgi verdi. Onun için ayin yapıyormuşsun. Bu ayinin amacı nedir?" dediğimde yüzünü bebekten çekip yere bakarak konuşmaya başladı.
"Bunu sana göstermek isterdim ama Zalina şuan burada değil. Seni gördükten birkaç gün sonra iletişimim kesildi." dediğinde daha da meraklanmıştım.
"İyi de neden ayin yapıyordun? Ben sana bunu diyorum." dediğinde yüzünü yerden kaldırıp bana çevirdiğinde konuşmaya başladı.
"Annemle iletişim kurabilmek için. Zalina benim tek bağlantımdı. Annemi her ay geçmişten geldiğim gibi ayin düzenleyip onu görüyordum. Bana verdiği ruh çağırma gücünü her seferinde bir kereliğine izin veriyordu kullanmama." dediğinde yüzünü tekrar eğmişti. Kaşlarımı çatmıştım. Annesini görmesi suç değildi ona bu konuda bir söz diyemezdim. Canını nasıl yakıyor hissedemiyorum ama biliyorum. Özlediğin birine ulaşamamanın nasıl bir his olduğunu biliyorum.
"Peki ben sana bu gücü kullanmana izin versem yanımda çağırır mısın?" dediğimde şaşkınca bana baktığında ağzı açık kalmıştı. Başını olumlu anlamda salladığında elimi omuzuna koydum. Kulağına yaklaşıp konuşmaya başladım." Git ve kaynanamı çağır. Biraz da onun gönlünü alalım." dediğimde bu dediğime istemsiz güldüğünde, kulak memesine dişlerimi geçirdiğim gibi başını yan çevirip gülerek uzaklaştırmıştı. Bu gece bir nebze de olsa bana olan duvarlarını yıkmak istiyordum. Yüzündeki gülümsemeye bir süre takılsam da tekrar gözlerine odaklanmıştım.
"Bunu gerçekten benim için yapar mısın?" dediğinde ciddiyetle konuşmaya başladım.
"İzle ve gör. Bak bakalım nasıl yapıyorum." dediğimde yanağına sulu bir öpücük kondurmuştum. Yakında dudaklarına daha sert öpeceğim günler de gelecekti. Bebeğim ellerini karnıma vurmaya başladığında ona baktım. Bir karnıma bir yanaklarına vurduğunda kıkırdamıştım bu haline." Birileri öpücük istiyor bakıyorum." dediğim gibi Honour'u koltuk altlarından tuttuğum gibi kucağıma aldım. Yanaklarına sulu öpücüklerimi bırakırken ses çıkıyordu. Onun gözlerinde kayboluyordum.
Soul ayağa kalktığında ona baktım bu sefer. Üstündeki kumu silktikten sonra etrafa bakınmaya başladı. Bende etrafıma bakındığımda, havanın yavaştan kızıllığının gittiğini ve gecenin karanlığı her yanı ele geçirdiğini görmüştüm. Denizin dalgaları hafiften artıyordu. Okyanus suyunun yükseldiğini anlamak zor değildi.
"O zaman şimdi yapalım. Senin için sorun olur mu?" dediğinde bende onunla birlikte ayağa kalktım.
"Bana hava hoş. Sen ne zaman istersem o zaman yaparım." dediğinde yüzünde bir gülümseme oluşmuştu. Başka bir yere bakıp gözleri bir cisim aradı. Aradığını bulmasıyla uzaklaşırken bende bebeğime bakmaya başladım. Uykusu geldiği ve kendini zor taşıdığını gördüğümde nefes alıp verdim. Onu şimdilik kucağımda uyutmak zorundaydım. Honour'un başını omuzuma yasladım ve kollarını boynuma doladım. Kendini hemen bana bıraktığında bebeğimin güvendiği liman olmak çok güzel bir histi. Olduğum yerde sallanarak onu uyutmaya çalışırken, Soul de yere ayin çizgisi çekiyordu. Ellerim bebeğimde olsa bile gözlerim Soul de takılı kalmıştı. Benim ellerimin yanında küçük olan elleri büyük işler yapıyordu. Her şey kurmaca gibi gelebilirdi ama o kurmaca dediğimiz zamandan kalan bu bedende tükenen bir kaynak söz konusuydu. Yaşamayı bırakmaması bile büyük bir mucizeydi. Henüz gençken, acılarımızın farkındayken bunun ateş gibi bizi yakmasına izin vermeyelim. Hayatın birlikte tadına varalım Soul, bir gün ikimizde öleceğiz.
Soul'e bakmayı kesip bebeğimin sırtını sıvazlamaya başladım. Onun için olduğun yerde sallanırken başımı honour'a çevirdiğimde gözlerim onu görür görmez yumuşamıştı. Ağzı bugün yorulduğu için açık kalmıştı. Uykusu derim olsa gerek kaşlarını çatmıştı. Elimi alnına koyduğumda her zaman yaptığımı yapıp güzel rüyalar görmesini sağladım. Kaşları geri düzeldiğinde rahat bir nefes verdim. Soul'un yanına gittiğimde yerde çizmeyi bırakmış beni bekliyordu. Onun yanına adımladığımda hızla yanına gelmiştim.
"Honour uyuya mı kalmış." dediğinde başımı evet anlamında salladığımda devam etti konuşmaya." Güç senin elinde olduğu için benim yerime senin çağırman daha mantıklı olur." dediğinde çizdiği alana baktım. Yıldızın içine sadece üçgen çizmişti. Demek ki annesinin buraya ruh olarak değil bir bedene sahip olarak görmek istiyordu. Bu büyüyü yapmak biraz zordu. Yine de Soul için yapmaya değerdi. Bebeği onun eline verdiğim gibi konuştum.
"Bu ayin için kullanılan büyü uzundur. O yüzden biraz beklemen gerek. Bebek bu süreçte senin elinde olsun." dediğimde başını salladı ve uyuyan bebeğimi dikkatli bir şekilde eline aldı. Onları boş verdim ve ayin alanının ortasına ilerleyip durdum.
Bileğimi derin bir çizikle kanattığımda sızlayıp acımaya başlasa da umursamadan ortaya kanımı döktüm. Yere damla olarak tek tek dökülürken bu kadarının yeterli olacağını düşündüğüm için anında kolumu zihin yoluyla iyileşmesini sağlamıştım. Bulunduğum alanda her yıldızın köşesinde derin küçük bir boşluk oluşmaya başladığında konuşmaya başladım.
"Kanı yerde bırakıp ruhu özgür kılan." dediğim gibi etrafımda ruhların fısıldaşarak konuşma sesini duyduğum gibi anında buraya geldiklerini anlamıştım. Sesleri ayin alanını dolduruyordu. Bu konuşmaları Soul ayin alanı dışında olduğu için duyamıyordu. Gece yavaş yavaş teslim etmişti kendini. Bunu fırsat bilerek elimde ateşi oluşturduğum gibi çizili kenarları yakmaya başladığımda ortam gri ateşimle aydınlanmıştı. yıldızın kenarlarında oluşan çukurlar çizili olan yerden daha çok çok harlanmıştı.
"Doğruyu ve yanlışı gösterip hesap soran!" dediğimde alevlerin artmasına izin vermedim ve tekrar konuşmaya başladım.
"Aşkı öğretip şehveti tattıran." dediğim gibi şimdi artmasına izin verdiğim gibi alevlerin arasında kalmıştım. Bunu umursamadan ateşimin rengini kan kırmızısına çevirdim. Bulunduğun ortamı bir tek bu renk aydınlatıyordu. Ateşin çatırdama sesi etrafta yankı yapıyordu. Normalde benim renksiz ateşim bunu asla yapmazdı ama renk değiştirince kendi özelliğini kaybetmişti burada.
"Senden ruh istiyorum. Etten, damardan, kemikten bürülü ruh arzu ediyorum." dediğimde ruhlar daha fazla konuşmaya başladığında artan ses aralarında başka bir yumuşak ses daha duyuldu. O sese kulak verdim.
"Kanı yerde bırakıp ruhu özgür kıldım,
Doğruyu ve yanlışı gösterip hesap sordum!
Aşkı öğretip şehveti tattırdım.
Etten, kemikten ve damardan bürülü arzunu kabul ediyorum, oğlum"
dediğinde tekrar sordu.
"Kimin ruhunu istersin çocuk?"
diye sorduğunda kadının adını bilmediğim için gelişi güzel devam ettim buradan sonra.
"Burada bulunan bir çocuğun annesi. Çocuğun ismi Soul Moses. Ben onun aracılığıyla annesini çağırmak istiyorum."
dediğimde biraz bekledim. Bir anda ateşlerin arasında bana yürüyerek gelip önümde duran bir beden belirmişti. Etten, kemikten aynı benim dediğim gibiydi. Alevlerin dinmesini sağladığım gibi Soul'e baktığımda gördükleri karşısında gözleri dolmuştu. Bir elinde bebeği tutarken diğer eliyle ağzını kapatıyordu. Gözlerindeki yaşlar kendini salmaya başladığında alevleri ortadan kaldırdığım gibi anadan doğma gibi duran kadının kollarından tuttuğum gibi arkasını döndürdüğümde oğlunu görmüştü. Soul yavaşça yanıma geldiği gibi bebeği elime bıraktığında hızla annesine sarılmıştı sıkıca. Annesinin kollarında içli içli ağlarken bedeni titriyordu. Ağlarken konuşmaya başladı.
"Anne, sana ilk kez sarılabiliyorum!" dediğinde beynimden vurulmuşa döndüm. Şaşkınlıkla onlara bakarken haklıydı. Doğduğu anda annesi öldüğü için ilk kez sarılıyordu bunca zaman. Annesi de kollarını ona yavaşça doladığında konuşmaya başladı.
"Soul, yavrum seni çok özlemişim. Normalde beni böyle çağıramazdın. Nasıl oldu bu?" dediğinde Soul içli içli annesine sarılmaktan kelimelere dökemiyordu kendini. Her ağzını açtığında bir hıçkırık çıkıyordu. Onun yerine ben konuşmaya başladım.
"Bunu benim sayemde yaptı efendim." dediğinde oğluna sarılırken konuşmaya başladı.
"Teşekkür ederim genç adam. Sayende oğluma bir süre de olsa sarılıp kavuşabildim yavruma." dediğinde yüreğime bir ağrı çökmüştü. Kalbimdeki ağrı yerini sızıya bırakırken konuşmaya başladım.
"Siz yeter ki birbirinize kavuşun kay- yani kaybetmeyin birbirinizi, ben başka bir şey istemiyorum sizden." dediğimde zor sıyırmıştım. Ağzımdan az daha dalgınlıkla çıkıyordu valla. Başını salladığı gibi kollarında ağlayan oğlunu sevmeye başladığında, aklıma annem gelmişti. Annem beni yeteri kadar sevemese de yanımda olmuştu. Şimdiyse Soul bu duyguyu iliklerine kadar ilk kez yaşıyordu. Onun adına sevinmiştim. Anne sevgisinin nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorum diyemezdi. Bu hissi bir kez tadan hep bu duyguyu yaşamak isterdi. Maalesef bu büyü her kişi için sadece bir kez yapılabilirdi.
Annesinden ayrılmak istemez gibi yapışmıştı omuzlarına. Annesi sonunda ellerini omuzlarına koyup Soul'den ayrıldığında konuşmaya başladı.
"Oğlum, sonsuza kadar burada duramam biliyorsun. Sürem kısıtlı." dediğinde oğlunun alnına ve yanağına hafif buse kondurduğu gibi tekrar konuştu. "Kendine iyi bak. Bir gün tekrar buluşmak dileğiyle." dediğinde sürenin gelmesiyle ikimizi alandan çıkardığım gibi kadın ortaya geçmişti. alevleri bir anda öyle bir arttırdım ki kırmızı çatırdayan ateşim kendi kendine söndüğünde Soul'un annesi de gitmişti. Her şey bir anda olmuştu ama en azından annesini görmüştü.
Bir anda Soul bana sarıldığı gibi titreyerek ağlamaya devam etti. Elimi omuzlarına koyup onu sakinleştirirken konuşmaya başladı.
"Teşekkür ederim Lowell. Bana bu hissi yaşattığın için teşekkür ederim."