
YÜREĞİ KANA BULANAN ADAM
Maneskin - The Loneliest
Bölüm -1 Tek Bir Şans
"Nefessiz kaldın
Durdun göğe baktın
Üçe kadar saydın
Bensiz nasıl yapardın?"
Piyan Akay Azap ve Minar Kurt.
Tanrının gökten uzanan elleri beni sarardı bazen, özellikle aynadaki aksimi izlerken boynumda hissederdim ellerini. Canım yanardı, canım o kadar çok yanardı ki nefes almakta zorlanırdım. Sonra bundan kurtulmak için kökten bir çözüm düşünürdüm, nefes almayı sonsuza kadar kesersem ortada zorlanacağım bir şey olmazdı değil mi?
Beni çoğu kez saran bu düşünce güzeldi, huzura birkaç adım gibi hissettiriyordu ama ben biraz korkak bir insandım, çoğu zaman korkak olmak yerine bencil olmayı dilerdim. Bencil olsaydım hayatın daha katlanılabilir olacağına emindim.
Ama olmazdı, yapamazdım. Ardımda her şeyini kaybetmiş kadın, bir anne bırakamazdım. Aynadaki kadın bunun tam tersini düşünüyormuş gibi bakıyordu oysa. Daha fazla kendi gözlerimin içinde kaybolmamam gerektiğini fark edince irkilerek bakışlarımı aynadan kaçırdım.
Kafamı sağ omuzumun üstünden pencereye çevirirken boynum biraz acımıştı ama buna aldırış etmedim, birkaç saat sonra gün aydınlanacaktı. Yine bir koşuşturma içine girecektim, iç çektim, üstünde oturduğum betonun soğukluğunda daha fazla kalmamam gerektiğini hatırladım. Hasta olamazdım, hasta olursam dinlenmem gerekirdi, dinlenemezdim.
Birkaç saniye kendime gelmeye çalışarak ayakta dikildikten sonra yatağımın tam karşısındaki kitaplığa ilerledim, yorgun gözlerimi yıllarmış kitaplarda gezdirirken çoğunu unuttuğumu fark ederek güldüm. Belli bir süreden sonra aklımdan silinmeleri elbette normaldi ama kitapları sadece okuduğum değil, okurken yaşadığım vakitleri özlemiştim. Belki eski alışkanlıklarımdan biri bana iyi gelirdi?
Tüm kitaplarımın arasında cildi hala yepyeni duran kitaba parmağım sürttüğünde durdum, dıştan kırmızı bir kapakmış gibi görünen ama ön yüzünün siyah olduğuna emin olduğum bir kitaptı bu. Kitabı sivri kenarından çekerek çıkarttım ve ön yüzüne çevirdim, gözlerim kitap kapağının kırmızı ve siyahlığına bulanırken göğsüme bir şeyler oturduğunu hissettim.
Siyah kapağın tam ortasında duran bir siluet vardı ve göğsü kırmızıya bulanmıştı, bir adamın siluetiydi bu. Başparmağımla istemsizce, yüzü olmayan, silueti okşadım.
"Piyan Akay," diye fısıldadım çatlak sesimle. Gözlerim ne kadar kapağı incelese de görebildiğim tek şey zihnimde sahnelenen tiyatroydu, başrolü ise bu kapağın içine hapsolmuş kişiydi. "Keşke mürekkepten ibaret olsaydım ben de."
Ya da keşke sen gerçek olsaydın.
Çenemden süzülen birkaç damla kapağın üstüne düştüğünde irkildim ve kitabı kitaplığa bırakarak yanaklarımı sildim. Sanırım içimdeki ben gömdüğüm çocuksu yanı açığa çıkartmak istiyordu, kitabı görünmeyecek şekilde kitaplığa ittirdim. Parmak uçlarım sert yüzeyde oyalandı bunu yaparken, derince nefeslenerek kısa saçlarımı geriye doğru attım ve duş alarak kendime gelmek için onu geride bıraktım.
Bir mürekkebin en güzel gözyaşı,
Yüreği Kana Bulanan Adam,
Piyan Akay Azap.
Günün ilerleyen saatlerinde çoktan uykusuz ve uyuşuk halimden kurtularak kendime gelmiştim.
Saat tam olarak sekizi sekiz geçiyordu, bu tesadüf beni gülümsetirken üstümü değiştirmek için ayaklandım ve yatağıma paralel olan dolaba yöneldim. İlkbahara girdiğimiz için havalar çoktan ısınmıştı ama eve döndüğüm zaman saat çok geç olduğu için bazen üşüyordum. Rahat ve hem üşütmeyecek hem de terletmeyecek şeyler giymeliydim, şık veya güzel olmayı pek umursamıyordum. Belki hayatımın ilerleyen zamanlarında buna kafamı yorardım ama ne kadar istesem de şu an olmazdı.
Dolabımın kapağını kaydırarak açtıktan sonra ikiye bölünmüş dolabın üst kısmına uzandım hemen ve belden tam oturan ama geri kalanı bol olan buz mavisi kot pantolonu alarak yatağımın üstüne attım. Pantolonların yanındaki eşofmanlar bana göz kırpsa da işten önce derse gideceğim için birazcık da olsa özenli görünmek istiyordum.
Dolabın alt kısmına hafifçe eğildim biraz sonra, askılardaki tişörtleri ve gömlekleri süzdüm bir süre sanki yıllardır benimle olan kıyafetleri bilmiyormuşum gibi, fazla oyalanmamam gerektiğini bildiğimden sonunda rastgele bir tişörte uzandım ve onu da yatağa bıraktım.
Üstümdeki eşofmanı ve kolsuz ince tişörtü çıkarıp katladım ve yatağımın bir kenarına koydum, bu sırada siyah kısa saçlarım hemen birbirine karışmıştı bile. Saçlarımı kulağımın ardına sıkıştırarak pantolonumu giymeye başladım, yatağa oturarak pantolonu bacaklarımdan geçirdim ve kalkarak düğmesini ilikledim.
"Abla," diyerek odamın kapısı aniden Balca tarafından açıldığında irkildim ve tişörtüme uzanırken duraksadım. Benimkinden daha koyu olan mavi gözleri endişeyle kısılmıştı ama beni görünce rahatladı. "Gittin de sana yetişemedim sandım." Kapıyı kapatarak yatağıma ilerlediğinde tişörtümü çoktan üstüme geçirmiştim.
"Bir şey mi oldu Bal Tanem?" derken alnıma düşen dağılmış perçemlerimi parmak uçlarımla düzeltiyordum ama bakışlarım sabah önüne oturduğum aynadaki yansımasına odaklanmıştı. "Bu saatte kalkman şaşırttı beni."
"Ay abla," dedi kaşlarını çatarak. "Ben zaten normalde de erken kalkarım ama tatilde uyumam normal bir kere."
"Kesin öyledir Bal." Dedim dalga geçercesine, onunla konuşurken bir yandan da kırmızı sırt çantama bir iki defter atıyordum. Bugün çok dersim yoktu bu yüzden fazla bir şey almayacaktım yanıma. "Neyse söyle bakalım ne istediğini, çok zamanım yok ama rimelimi sürüp çıkacağım."
Dolabımın içindeki güneş kremini alıp yeteri kadarını yüzüme sürdüm ve yaymaya başladım, çabuk olsun diye sadece rimel süreceğim demiştim ama kremi sürmem bittiğinde hatta rimelime ikinci katı çekerken bile konuşmadı. Rimelimi yatağımın karşısındaki küçük masama koyduktan sonra derin bir nefes aldım ve Balca'ya döndüm, kalçamı arkamda kalan masaya dayayarak ısrarla ona baktığımda çekingen gözlerini bana çevirdi. Dağınık uzun saçlarının ucuyla oynuyordu.
"Balca, geziye mi gitmek istiyorsun?" diye sordum en sonunda dayanamayarak okulum evime yakın olmasaydı bu kadar bile sabredemeyebilirdim, üniversitemin en sevdiğim özelliği buydu.
"Evet," dedi kısık sesle. Onun bu tavrı canımı çok sıkıyordu, istese onu geziye iki defa gönderebilirdim. Zaten bunun için çalışıyordum. Onu ve annemi rahat ettirmek için, zaten ev bizim olduğundan dolayı kira derdimiz yoktu ama tek çalışan kişi olduğumdan zorlanıyordum işte. "İstiyorum ama gitmesem de olur." Diye yükseldi aniden, el hareketleriyle de söylediği şeyi destekledi. "Zorunlu değil yani gitmek, sorayım dedim sana ama bilemedim."
O konuşmaya devam ederken alnımı ovdum bu haline, bazen dikkatsizce onun yanında yorgunluğumu dışa vuruyordum, sanırım bu yüzden gitmek istese bile kendini geri çekilmeye ikna etmeye çalışıyordu.
"Balca, istiyorsan gideceksin. Zaten ismini çoktan yazdırdım, geçen hafta arkadaşlarınla karşılaştım ve bana geziden bahsettiler." Gözleri şaşkınlıkla irileşti. "Arkadaşların giderken senin evde kalmak isteyeceğini düşünmedim, sadece neden bana söylemediğini düşündüm."
"Neden?" diye mırıldandığında tam gözlerimin içine bakıyordu, sorusuyla neyden bahsettiğini anlamadım ama kasıldı.
"Anlamadım?" dedim açık açık, onu ne kadar tanırsam tanıyayım kafasından neler geçtiğini anlamak bazen zordu.
"Neden kendine bunu yapıyorsun?" Cümlesinin sonunda sesi kırıldığında kaşlarımı çattım, ağlamamak için kendini zor tutuyor gibiydi. Ona cevap vermek için hazırlandığımda konuşmaya devam ederek lafı ağzıma tıktı. "Kendin için olmasa da olur dediğin şeyleri önüme sunuyorsun her seferinde." Dolu gözleriyle gülümsedi. "Elbette bunun için minnettarım. Her şeyin en iyisini en güzelini bana sunmaya çalışıyorsun ama abla, neden kendini görmüyorsun?"
Yutkunarak doğruldum. "Ben iyiyim ki," dedim sakince. "Kendimi görmediğimi nerden çıkardın bilmiyorum ama gayet iyiyim."
"Hayır, değilsin!" Sesi hafifçe yükselmişti, daha on beş yaşındaydı ve diğer yaşıtları gibi biraz bencil olup önüne bakmalıydı, bu konuşmayı yapmamalıydık. "Kendine asla zaman ayırmıyorsun, önceliğin ya benim ya da annem. Yorgunluktan ölene kadar çalışıyorsun! Neden? Benim gelecekti üniversite masraflarım için mi?" Kaşlarımı çattım, bunu nerden biliyordu? "Hayatımı yaşamamı isterken kendi hayatından çalıyorsun. Durumumuz yerinde, babamın gönderdiği para bize az da olsa yetiyor ama sen onu bir kenara itiyorsun. Ama abla o parayla birlikte kendini de kenara itiyorsun."
"O şerefsizin parasına gerek yok!" dedim hiddetle.
"Evet, gerek yok ama senin yaşamana gerek var. Sen de gezip eğlenmelisin, arkadaşlarınla buluşmalısın." Ellerinin tersiyle ıslak yanaklarını sildi, benimle benim için tartışıyordu resmen. "Yıllardır o çok sevdiğin kitaplardan bile uzaksın, ya sen kendine bir kitabı bile çok görüyorsun. Bir kitap ya, bir kitap!"
"Balca, bunlar senin düşünmen gereken konular değil." Dedim en sonunda sakince, sakinliğime rağmen sözleri kafamın içinde tekrar ediyor gibiydi. Daha fazla konuşmanın uzamamasını istediğim için yanına gidip ona sarıldım, hâlâ konuşuyordu ama ağladığından olsa gerek kelimeleri yutuyordu.
Ben iyiydim, beni düşünmesine gerek yoktu. Elbette kendim için de bir şeyler yapıyordum, kendim için... Yapıyordum işte bir şeyler.
Sonunda Balca sakinleştiğinde onu yatağına yatırdım ve hızlıca evden çıktım, biraz da olsa geç kalacak gibiydim ama sorun olacağını sanmıyordum. Birkaç dakika içinde otobüs durağına vardım, hava genel olarak sıcak mıydı yoksa sadece ben mi sıcak hissediyordum emin değildim.
Otobüs durağında bekleyen insan sayısı her geçen dakika artıyor gibiydi, şimdiden otobüsün boğuculuğunu hissedebiliyordum. Neredeyse yarım saat sonra otobüs geldiğinde hızlıca binerek orta kapıya doğru ilerledim ve insanların geçmesini engellemeyecek şekilde kenardaki demirlere tutundum. En fazla altı durak gidiyordum ve kapıya uzak olunca inmek tam bir işkenceydi.
On, belki de on beş dakika sonra okulun karşısında kalan durakta indiğimde telefonum deli gibi titriyordu. Kimin aradığının farkındalığıyla cebimdeki telefonu çok umursamadım ve ışıklarda beklemeye başladım. Telefonum tekrar çalmaya başladığında çoktan karşıya geçmiş ve beni okulun girişinde bekleyen Ceren'e ilerliyordum. Kulağına dayadığı telefonu açmadığım için bana sövdüğüne yemin edebilirdim.
"Hanımefendi, biraz gerginsiniz sanırım? Papatya tarlası öneriyorum." Dedim şirince arkasından sarılarak. Önce irkilerek beni ittirdi ama ben olduğumu fark ettiğinde sakinleşti ve bu sefer daha sert bir şekilde boşluğuma vurdu.
"O telefon insanlarla iletişimin kesilmesin diye var Minar!" dedi küfür edercesine, kolumun altından çıkarak okulun kapısına yöneldi ve kartını okutarak içeriye girdi, tabii ben de aynı şekilde peşindeydim.
"Zaten iki dakika sonra yanında olacağım yani açmamın ne anlamı var, telefonla konuşmayı sevmiyorum biliyorsun."
Ceren bana hem içinden hem de dışından sövmeye devam ederek okulun ilk binasından içeriye girdi. Okulum iki ana bina, iki binanın ortasındaki büyük bahçe ve ikince binanın sonunda bulunan kütüphane ile yeterince büyüktü. İlk binada ikinci binaya göre daha az derslik vardı ve kafeler, oturma yerleri falan hep ilk binada bulunuyordu. İkinci bina ise yerin altına doğru beş kat iniyordu ama eksi beşinci katı birinci kat diye anıyorduk ve yukarı çıktıkça sayı da artıyordu. Magma da bizimle birlikte ders görüyordu resmen.
İlk binadan geçerek orta kısma çıktık, bahçenin sağ ve sol tarafı iki kısma ayrılmıştı ve ikinci binaya geçen yolun tam ortasında ise bir çeşme duruyordu. Bahçenin solunda kalan kısımda bulunan basketbol ve voleybol sahalarında göz gezdirdim, iki saha da bu saatte bile doluydu, hayatı bu kadar sevmeleri sinir bozucuydu.
Sahadakileri izlemeyi bırakarak Ceren'e yetiştim ve koluna girerek anlattığı şeye odaklanmaya çalıştım, sınıf temsilcimizle ilgili övgülerde bulunuyordu ki bu şaşırtıcıydı çünkü Ceren çok insan sevmezdi.
Çoktan başlayan ama bizim, benim sayemde, az da olsa geç kaldığımız derse girdik sakince. Hocalarımız, bir iki tanesi harici, çok tatlı ve güler yüzlüydüler de pek sıkıntı çıkmıyordu. Birkaç saatin sonunda dersimiz normale göre erken bittiğinde oturduğum yerde esnedim, derslerimi seviyordum ama insanın çok uykusunu getirdikleri de reddedilemez bir gerçekti.
"Ne yapsak?" diye mırıldandı avuç içine yasladığı yanağını daha da bastırarak. "Çok uykum geldi ya, eve mi gitsek?"
"Ceren sen ve eve gitmek pekiyi bir ikili değil biliyorsun ki, birkaç saat sonra kafeden hikâye atacağını ikimiz de biliyoruz." Ceren gülerek kafasını sıraya bıraktı, birkaç sızlanmadan sonra kalabildiğimizde onu zorla bulunduğumuz binanın arkasında kalan kütüphaneye götürdüm.
"Kütüphaneler beni geriyor gel orta kısımda yatalım işte." Dedi seslice, dediklerinde sorun yoktu ama kütüphanenin ikinci katına çıkan döner merdivenlerde olduğumuz için her iki kattakiler de dönüp ters ters baktı.
"Sessiz ol," diye fısıldadım kata geldiğimizde ve merdivenlerin arkasında kalan yeri işaret ettim. "Bak şurada korku kitapları var onlara bak sen benim de birkaç kitaba bakmam gerekiyor."
Ceren gözlerini devire devire giderken beş dakika bile geçmeden bir kitap beğenerek onu okumaya başlayacağını biliyordum, yere çökmüş halini şimdiden gözümde canlandırabiliyordum.
Kütüphanenin en son kısmına ilerlerken tanıdık birkaç yüz görmüştüm bile, çok samimi olmadığım insanlar olsa bile nezaketten gülümsemiş ve kütüphanenin sonuna gelene kadar gülümsememi yüzümden silmemiştim. İnsanlarla göz kontağını kestikten hemen sonra gülümsemeyi bıraktığımda çok yapmacık biriymiş gibi hissediyordum.
Diğer bölümlere göre daha loş ve nedense soğuk olan fantastik kitaplar bölümüne geldiğimde dudaklarımı yaladım, Balca'yla olan konuşmamdan sonra küçük de olsa kitap okumaya vakit ayırmak istiyordum. Bir de uzun zamandır kitap okumadığım için en sevdiğim türle başlamak istiyordum.
Okulum en sevdiğim diğer yanlarından biri de kitap kapasitesiydi, özellikle fantastik kitap açısından çok zengindi ama en az ilgi gören bölümde bu bölümdü. Rafları gözlerim parlarken incelemeye başladım, ismi ilgimi çekenleri çıkarıyor, inceliyor ve arka kapak yazısı hoşuma gitmezse rafa geri koyuyordum.
Elimdeki kitap sayısının yeterli olduğunu fark ettiğimde bölümün sonuna doğru ilerdim ve sırtımı iki raf arasında kalan boşluğa yasladım ve kitapları yanıma koydum, bu pozisyonda bölüme giren kişileri de hemen fark edebilirdim. Bazen bu bölümü farklı amaçlarla kullanmayı seçenler oluyordu, bunun yaşanmasını istemezdim.
İlk olarak en kalın olan kitabı aldım, adı Buz Tutmuş Kül'dü. Beni içine çekebilecek bir açıklaması vardı ve kurgusu gerçekten ilgi çekiciydi. Okumaya başlamadan önce diğer kitaplara da göz atmaya karar verdim, aklımın diğer kitaplarımda kalmasını istemiyordum.
Diğer üç kitabı da inceledikten sonra sonuncu kitabı elime aldım, Buz Tutmuş Kül harici ilgimi çeken olmamıştı veya konusunu beğendiğim için aklım onda kalmıştı.
Son kitabı elime aldım, parmaklarımın temas ettiği deri kitap yüzeyi içimi gıdıkladı. Huylandığımdan olsa gerek midemin kasıldığını hissettim, kitabın kalın kapağının üstüne parlak kırmızı ile yazılmış adı fısıldadığımda kulağım uğuldamaya başlamıştı.
"Tek Bir Şans."
Sanki bu kısa, özensiz ad dudaklarımı yakmış zihnimi bulandırmıştı. Etimden kemiğime kadar yandığımı hissediyordum hatta, sanırım hasta oluyordum. Yoksa şu anki hislerimin başka bir açıklaması olamazdı.
Derince bir nefes alarak kitabın kapağını araladığımda kısa bir nefes vererek güldüm, sanırım bu bir şakaydı? Yavaşça kitabın tüm sayfalarını kontrol etmeye başladım, lekesiz sayfalar bana gülümserken kitabın orta kısımlarına saklanmış katlı bir kâğıt kucağıma düştü. Düşen katlı kâğıdı umursamadan tüm sayfaları iki üç kez inceledim gerçekten kitap bomboştu.
Kitabın sadece ilk sayfasında kalın ve italik harflerle "Kendi hikâyeni yazmak için tek bir şansın var, ya al eline kalemini sapla kaderin kırmızı sonuna ya da kır kalemini yüreğinin, boyun eğ kaderin kırmızı sonuna." yazıyordu. Cümle bana hem anlamlı hem de anlamsız gelmişti. Kitabı kapatarak kucağıma düşen katlı kâğıdı aldım ve yırtmamaya dikkat ederek açmaya başladım, okulun kütüphanesinde kendi hikâyeni yaz gibi özel bir kitap ne arıyordu bilmiyordum ama elbet bir sebebi vardır diye düşünüyordum. Eskimiş kâğıdı sonunda açabildiğimde üstünde yazanlara suratımı buruşturdum.
"TEK BİR ŞANS:
Bu kâğıdı bulduysan milyarlarca kişi arasındaki o şanslı kişilerdensin, yıllar önce bulunan bu büyü artık senin ellerinde. Bu değerli hazine eğer ki kitapları seviyorsan senin hayalini gerçekleştirebilir.
Hiç bir kitabın sonunu değiştirmek istedin mi?
Cevabın "Evet," ise işte fırsat ellerinde, altta yazan maddelere uyuyorsan durma, fısılda.
-İçine gireceğin kitabın eksik sayfası olmamalı.
-Kitabı okumanın üstünden dört sene geçmeli, daha az değil.
-Kitabı okumanın üstünden dört seneden fazla geçtiyse bile kitabı okuyamazsın eğer okursan dört sene beklemen gerekir.
-Bu büyüyü bir kez kullanabilirsin, unutma tek bir şans.
-Olmak istediğin karakteri ya da yaratmak istediğin karakteri kitapta bulunan sayfalara yazmalısın. Unutma, yeni bir karakter kitaba büyük bir değişiklik katabilir.
-Kitabın içinde yaşanacak olayları hiçbir karaktere söyleyemezsin, söylersen kitaptan atılırsın.
-Kitaptan ölürsen, gerçek dünyada da ölürsün, bunu aklından asla çıkarma.
-Bu kâğıda herhangi bir zarar gelirse kitaptan çıkamazsın, kâğıdın da seninle beraber kitaba girmesini istiyorsan bir damla kanını kâğıda damlat.
-Bütün bunlara uyuyorsan veya yaptıysan kitabın ilk sayfasına bir damla kanını damlat ve büyüyü fısılda:
>'Kanım sayfaların mürekkebine karışıyor, seninle harmanlanıyorum, seninle nefes alıyorum. Beni kabul et ve sonunu değiştirmeme izin ver.
Tek bir şansımı ver bana.
Pages d'encre de mon âme.*'"
- - -
*Pages d'encre de mon âme: Ruhum sayfalarının mürekkebi.
Öncelikle bismillah diyerek giriş (ya da çıkış) yapıyorum ilk bölüme, yıllardır kurgu defterimde olan bu kitabı sonunda yazıyorum ve sonu görene kadar da bırakmayı düşünmüyorum, umarım sevmişsinizdir, seversiniz.
Teşekkür ederim, benimle, bizimle olduğunuz için.
300723'2000