O gün okuldan herkes erken çıkmıştı. Gökyüzü sabah griye dönmüştü ama kimse yağmurun bu kadar ani bastıracağını tahmin etmemişti. Minho spor salonunda kalmıştı, top sektirip zaman öldürüyordu. Jisung ise kütüphanede unutulmuştu — klasik Jisung: kitap raflarının arasında kaybolup zamanın farkına varmamakta usta.
Saat dördü gösterdiğinde gök gürültüsü tüm camları zangırdattı. Yağmur, tam anlamıyla bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Okul neredeyse bomboştu.
Minho salonun kapısından dışarı baktı. “Güzel. Tufan başlamış.” Çantasını omzuna astı ve yürümeye başladı.
O sırada koridorda bir hareket gördü — birisi ayakkabısıyla su birikintisine basmıştı içeride. Tanıdı: Jisung.
“Hâlâ buradaydın?” diye seslendi Minho, biraz şaşkın.
Jisung omzunun üzerinden bakıp gözlerini devirdi. “Buradaydım evet, dünya yansa fark etmem. Raflara kapıldım.”
“Üşürsün, montun yok.”
“Teşekkürler, hava durumu sunucusu. Seninki de pek kalın sayılmaz,” dedi Jisung, ama titrediği çok netti.
Minho bir an sustu, sonra hafifçe ceketinin fermuarını açtı. “Gel,” dedi.
Jisung kaşlarını kaldırdı. “Ne?”
“Yanıma gel. Paylaşırım. Beraber koşarız. Otobüs durağına kadar, oradan sonrası... bilemem.”
Jisung göz ucuyla baktı. "Seninle omuz omuza... aynı ceketin içinde?"
“Ya da burada donabilirsin, özgürsün.” Minho sırıttı ama sesi yumuşaktı.
İkisi birlikte adım attı. Minho kolunu açtı, Jisung içeri süzüldü. Ceket pek genişti ama yine de... dar geldi. Çünkü Minho, Jisung’un belini içgüdüsel bir şekilde kavramıştı.
O ilk temas. O ani, elektrikli sıcaklık. Jisung bir an dondu, sonra toparlandı. “İyice sarma, nefes alamıyorum,” dedi ama sesi fazla kısık çıkmıştı.
Minho güldü. “Sen zaten çok yer kaplamıyorsun. Nefes için boşluk kaldı.”
Koşmaya başladılar. Yağmur yüzlerine vuruyordu. Ayakları çamura batıyor, her adımda ceket bir o yana bir bu yana savruluyordu. Otobüs durağına geldiklerinde ikisi de nefes nefeseydi. Minho sonunda ceketi bıraktı, Jisung biraz uzaklaştı ama sonra aralarında garip bir boşluk oluştu.
Sanki Jisung tekrar o sıcaklığı özlemişti.
Minho cebinden buruşuk bir peçete çıkardı. “Prensin yüzünü kurulamak için getirdim,” deyip uzattı.
Jisung elinden aldı, gözlerine baktı ve sonra hafifçe güldü.
“Seninle uğraşamayacağım dedim ama... sen de fena değilsin. Bazen.”
“Bazen mi?”
“Çoğu zaman sinir bozucusun,” dedi Jisung ve parmak uçlarında hafifçe yükselip Minho’nun yanağına küçücük bir öpücük kondurdu.
Minho olduğu yerde kalakaldı.
Jisung ise arkasını döndü. “Hadi, hasta olmadan gidelim.”
‧₊ ᵎᵎ 🍒 ⋅ ˚✮