Kışı çağrıştıran saçları ile yanımda yürümeye devam ediyordu. Görevime başlamamdan bu yana sadece 1 gün geçmişti. Ama bence yaşadıklarım bir güne sığamayacak kadar fazlaydı.
Kimsenin olamayacak saçları kişiliğini ele veriyordu…
Nedenini bilemesem de, bir gün geçse de kendimi ona yakın gibi hissediyordum. Aramızdaki duvarlar her ne kadar kırılmasa bile en azından samimi bir şekilde konuşabiliyorduk.
Onda farklı bir şeyler hissediyordum. Yarım kalmış bir şey, yarım kalmış bir dostluk… Tamamlanamasa da güzel kalacak bir dostluk…
Adımlarımız birbirini takip ederken yüzü benim yüzüme döndü. Sessizliği sürdürmeye devam ediyordu. Nedenini bilmesem de zorlamak istememekle birlikte ben de bu sessizliği sürdürmesine izin verdim.
Önüne bakmaya devam etmesi ile ben ona bakmaya devam ettim. Yanımdayken güvendeysem bir yandan tehlikedeydim. O bir yabancıydı, aynı şekilde ben de onun için yabancıydım.
Ama nasıl olduysa hala birlikte yolculuğumuza devam ediyor, yolu birlikte kat ediyorduk.
Asıl hedefimiz Han’a varmak olmasa da şu anlık hedefimiz buydu. Dünden hiçbir fark yoktu. Yürüyor, yürüyor ve yine yürüyorduk.
Bir an önce varmayı umut etsem de ne kadar uzaklıkta olduğunu kestirebiliyordum. Olabildiğince hızlı yürüyorduk, fakat bunun şu anlık bir faydası olmayacaktı.
***
Aradan dakikalar veya saatler geçmişti ve gözükmeye başlayan Han’a yaklaşıyorduk. Fakat oraya varmadan birazda olsa dinlenmeye karar vermişti.
“Çok az kalmıştı oysaki, neden devam etmiyoruz? Orada dilediğin kadar dinlenebilirsin.” Dedim. O da hemen ardımdan.
“Eğer oraya vardığımızda bayılmamı istemiyorsan biraz duralım. Şuradaki ağacı gözüme kestirdim bile.”
Gösterdiği ağacın altına koşarken ben de arkasından yavaşça ilerliyordum. Ona itiraz etsem de ben de onun kadar yorulmuştum. Eh sonuçta ben de onun inatçılığından yararlanacaktım.
Yanına ulaştığımda çoktan yere çömelmişti. Ben de onun yanına geçtim. Kafamı gökyüzüne çevirdim. Güneş etrafı kavurmak isterken bulutlar buna engel oluyordu. Böylece etrafta bolca gölge vardı.
Ağaçların görünüşü ormandan bu yana neredeyse hiç değişmemişti. Buna altında oturduğumuz ağaçta dahildi. Yaş ağaç kütüğüne yaslanmıştı. Onu izliyordum çünkü gözlerimi kapattığım anda uyuya kalabileceğimden korkuyordum.
Saçlarındaki yapraklar düşmeyi bekliyordu. Gözleri kapalı olduğu için fark etmemişti. Yapraklar düşmeyi beklese bile düşmüyorlardı, sinir bozucuydu.
Saçlarına doğru uzandım, yaprakları teker teker saçından aldığımda gözlerini açmıştı. Gözleri gözlerimi buldu. Dudakları tek bir yöne doğru kıvrılırken üzerinden yavaşça çekildim.
“Biraz daha beklersek uyuya kalacağım.” Dedi. Sanki az önce hiçbir şey yapmamışım gibi davranıyordu. Ben de öyle yaptım.
“Aynısı benim içinde geçerli.”
Ayağa kalktığımda gerçekten de uyuya kalabileceğimi anladım. Bu yüzden hızlıca yola koyulmalıydık hem de hemen. Etrafım bulanıklaşmaya başladığı sırada İzayla ayağa kalktı.
“Sonunda kalkabildin.” “Bu kadar hız seni yoruyordur.”
Sinirlenmiş miydi yoksa bunu komik mi bulmuştu anlayamadan yola devam ettik. Ama cevabımı komik bulmadığını varsayıyordum.
“Bugün ne kadar da komiksin, yerlere yatarak güldüm. Keşke bu kadar komik olmasan.” Gözlerini devirdiğinde ben de ona gülümsedim. Ne kadar sinir olacağını bilsem de.
***
İkimizde yürümek istemesek de devam etmek zorundaydık, ki zaten devam ediyorduk. Etrafımızda hiçbir sorun gözükmese de elim kılıcımdaydı.
İzayla’nın eli ise okundaydı. İkimizin de tetikte olması iyi bir şeydi. En azından korumasız değildik. Ta ki çalıların arasından gelen çıtırtıları duyana kadar. Aynı anda birbirimize baktığımızda ikimizin de ne kadar endişelendiğini anlamış oldum. Hıçkırıklar ve koşma sesleri etrafımızı sarmıştı.
Kalbimin olduğundan da hızlı atması bunu daha da doğruluyordu. Düşüncelerim beynimde dolanırken aklıma en yatan şeyi yapmaya karar verdim.
“Neden hala duruyoruz? Acaba ecelimize mi susa” cümlesini bitirmesini beklemeden kolundan çekiştirerek koşmaya zorladım.
Ne onun ne de benim enerjim vardı fakat nasıl olduysa ikimizde arkamıza bakmadan koşuyorduk. Her neyse bizi takip etmemesini umuyordum. Eğer o şey takip ediyorsa, sanırım gerçekten bitmiştik.
Çünkü daha ne olduğunu bilmediğimiz şeye ne yapabilirdik ki? Ona baktığımda sadece önüne bakıyordu. Ne arkamıza bakıyorduk, ne de birbirimize. Sadece koşuyorduk.
Kalp atışlarım, nefeslerimle aynı hızdayken durmuştuk. İkimizde nefes nefese kalmıştık. Ellerim dizlerimde soluklanırken İzayla’nın güldüğünü fark ettim. Ona doğru baktığımda ise hala gülmeye devam etmesi sinirimi bozuyordu.
“Kocaman adam sadece bir çıtırtıdan mı kaçtı. Ayrıca kılıcı da varken. Hiç aklıma gelmezdi Draylen.”
Kaşlarımı çatarak ona baktığımda daha da fazla gülmeye karar verdi. Belli ki susmaya da niyeti yoktu. Daha fazla oturmayıp doğruldum.
“Keşke seni orada bıraksaydım. En azından -o her neyse- yiyeceği olurdu.” Cümlem bittiği anda okunu gösterdi.
“Beni ne sanıyorsunuz acaba? Tabii ki o benim yemeğim olacaktı. O benden kaçacaktı.”
“Vay vay ne kadar da büyük hayaller kuruyorsun.” Dediğimde ikimizde gülemeye başladık. Bayadır böyle gülmüyordum sanırım…
Bir süre daha gülmeye devam etseydi sanırım yere yığılacaktı. Yanakları kızarmış bir şekilde karşımda dikiliyor hala gülümsüyordu.
“Tek istediğim yardım istemekti.” Dedi arkamızdaki yabancı ve cılız ses. İkimiz de donakalmıştık… İzayla hiddetle arkasını döndü. Dikkat çeken gözleri ve ormana karışan renkli saçları ile karşımızda zar zor ayakta kalıyordu, sesli bir hırıltı eşliğinde zorlanarak nefes alıyordu.
Daha sonra karşımıza çöküverdi. Fazla kan kaybediyordu, gözlerindeki acı yardım istediğini bariz bir şekilde ele veriyordu. Her an yığılacakmış gibiydi daha doğrusu eli ile toprağa tutunuyordu. Kısık bir sesle
“Lütfen…” dedi. Ama devamını getiremeden yere yığıldı ve bilincini kaybetti. İzayla ani bir korku eşliğinde bana döndü.
“Bir şeyler yapmalıyız!” dedi. Ses tonundaki endişe beni de paniğe sokuyordu.
“Çabuk ol!”
Hızlı adımlarla yanına koştuk. İkimizde kızın yanına çömeldik. Gömleğimden bir parça kopararak kanamasını durdurmaya çalıştım. O sırada da
İzayla “Kanaması artıyor Draylen. Ayrıca yarası iltihap kapabilir, mataranı çıkar.” Ona hızlıca mataramı uzattığımda yaraya suyu dökerek hızlıca temizlemeye başladı. Kız acı ile inlerken gömleğimin parçasıyla yarayı sardı. İşi bittiğinde bana dönerek.
“Onu taşıyabilecek misin?”
Kafamı aşağı yukarı hızlıca salladım. Bacaklarını kavradığımda bedeninin zayıf düştüğünü fark etmiştim. Yardıma muhtaç olduğu her halinden anlaşılabilirdi. Cılız bedenini nereye koyacağıma karar verdiğimde İzayla hızlıca yanıma gelmişti. Bedeni toprak ile buluştuğunda rahatladığımı hissettim.
Hiç konuşmamıza rağmen ateş yakmamız gerektiğini o da benim kadar iyi biliyordu. İzayla hızlıca odunları toplayıp bir araya getirmişti. Bende o sırada kız ile ilgilenmiştim. Şu ana kadar elini bile hareket ettirmemişti.
Şimdi ise o kız ile ilgileniyordu, bende ateşi yakıyordum. Sonunda ateşi yakmıştım.
Sıcak kamp ateşinin etrafı kuşattığı ilk gecemizden bu yana pek de zaman geçmemişti. Bugün sıcak kamp ateşiyle değil soba ile ısınmayı hayal etmiştik.
Ateşin etrafına kurulan İzayla ve düşünceleri her geçen gün artıyordu. Ayrıca ateşin yanında hala bilinci kapalı olan kız da pek hoş bir görüntü oluşturmuyordu.
Onun ölmemesi bizim için hoş bir teselliydi ancak bir an önce bilincinin açılmasını umuyordum.
Merak aklımı delicesine kurcalarken onunla geçirdiğim bir günün daha gözlerimi kapatarak bitirmiş oldum
***
Ben uyurken neler olup bittiğini bilmiyordum ama İzayla ve daha yeni tanıştığımız kız ile uzun bir konuşmaya dalmış gibiydi. Yerimden doğrulmadan önce etrafı süzdüm.
Sonbaharı betimleyen çam ağaçlarıyla birlikte uyandığım ve kesinlikle sıradan olmayacak bir gün beni karşılıyordu. Aslında karşılamıyor tokat atıyordu. Hava soğuk ama Güneşini koruyordu ve hala bulutluydu.
Hiç dinlenememiş olduğumu yerimden doğrulduktan sonra belimdeki müthiş rahatsızlık verici ağrıdan sonra anladım.
Tutulan bacaklarımı biraz ovduktan sonra yavaş adımlarla oturan kızların yanına gittim. Nasıl bir sohbetin içindelerse benim geldiğimi duymamışlardı. İzayla nihayet bana döndüğünde yüzündeki endişenin yerini hüzün almıştı.
“Bir şey mi oldu?” dedim hızlıca. Çünkü daha yeni tanıştığımız -aslında tanışmamıştık bile- biri ikimizden birine bir şey yapabilirdi. İzayla kafasını iki yana salladıktan sonra kızda bana bakmaya başladı. Yanlarına çömeldiğimde anlatmalarını beklemeye başladım.
“Her şeyi anlatmadan önce tanışmak ister misin? İzayla ile azda olsa tanıştığımızı varsayıyorum.” İzayla’ya onay bekler gibi baktığında, kafasını salladı. “O zaman ben Velenora.” Dedi. Devamını getirmeden kulaklarını göstererek “Bir şifacı elfim. Yardımcı olabileceğimi düşünüyorum.” Dedi.
Gözüm kulaklarına kaydı. Gerçekten de bir elfti. Ama güçleri konusunda şüpheye düşmüştüm.
“Bir şifacısın?” Kafasını salladı. Bakışları elimdeki çiziğe kayarken elini uzattı.
“Bana güvenmiyor olabilirsin ama yarana bakabilirim.”
Elimi uzattığımda, elini üzerine koyarak gezdirdi. Ben elimi geri çektiğimde çiziğin yerinde hiçbir şey olmadığını gördüm. İzayla da şaşkınlıkla elime bakıyor ve sırıtıyordu.
“Gerçekten de inanılmaz bir gücün var.” Dediğinde ona ve elf kulaklarına baktım.
“Senin gücün ne peki?”
Yüzü düştüğünde Velenora ne olduğunu anlamış olacaktı ki konuyu değiştirdi.
“Peki sen kimsin ve burada ne işin var? Anladığım kadarıyla bir insansın değil mi?”
Donup kalmıştım, Velenora fazlasıyla açık sözlüydü.
“Bunu size güvenene kadar söyleyemem fakat ben Draylen, en azından gücün işimize yarayabilir. Ayrıca açıklamaları ben değil senin yapman gerekmez mi?”
O da az önce benim gibi dona kalmıştı. Yüzünde buruk bir gülümseme belirdi.
“Ailemi yıllar önce kaybettim. Elbette bu belli bir yaştan sonra doğanın bir kanunuydu fakat bu normal bir ölüm değildi. Gözlerimin önünde vahşice öldürüldüler…” “Kimin öldürdüğünü gördüğümden 7 senedir…”
Devamını getirmek için biraz beklemişti fakat ne olup ne bittiğini anlamıştım. Sözünü ben devam ettirdim. “Tutsaktın.”
Yüzündeki gülümseme soldu. “Benimle birlikte bir kişi daha tutsaktı. 7 senede baya yakınlaştık ancak onu geride bırakmak zorunda kaldım.”
“Peki nerede, belki kurtarabiliriz.” Korkmuştu ancak yine de yardım etmek istiyordu aynı şekilde bende kurtarmak istesem de içimdeki korku artıyordu.
Parmağı ile ileriyi gösteriyordu. Han. Han’ı gösteriyordu. Gideceğimi yeri yani…