Güneş, dağın arkasından yükselirken gökyüzü kıpkızıl bir renge bürünmüştü. Ufuk çizgisi, sanki yeryüzüyle göğün kavuştuğu bir ateş çizgisi gibi titriyordu. Elendar, göletin kıyısındaki sabahı derin bir nefesle karşıladı. Su Taşı’nı son kez avucunda sıktıktan sonra onu yeniden korunaklı cebine yerleştirdi. Artık sıradaki taşın çağrısını hissediyordu. Üçüncü taş: Ateş Taşı. Gece boyunca gördüğü rüyalar, onu aynı yere işaret etmişti: Kıvılcım Dağı. Efsaneye göre, bin yıl önce gökten düşen bir yıldız, bu dağın kalbinde hâlâ yanmakta olan bir ateşi doğurmuştu. O ateş, yalnızca gerçek cesareti tanıyordu. Onun içine yürüyen her ruh, ya tamamen arınır ya da sonsuza dek yanardı. Elendar için bu bir sınavdan fazlasıydı. Bu, kendi içindeki ateşle yüzleşme yoluydu. Yola tek başına çıktı. Ormanların arasında geçerken ağaçlar, dallarını ona yol gösterir gibi eğiyordu. Toprak Taşı sayesinde artık doğanın fısıltılarını daha iyi duyabiliyordu. Rüzgâr ona yön verir, kuşlar ona rehberlik ederdi. Ancak bu yolculuk, doğanın yumuşak melodisinden kopup, ateşin sert ritmine geçmek üzereydi. İlk gün akşamında, uzaklarda bir silüet beliriverdi. Göz alabildiğine uzanan düzlüklerin arkasında, göğe yükselen karanlık bir dağ... Tepesinden ince dumanlar yükseliyor, zaman zaman yıldızlar kadar parlak parlamalar görünüyordu. Kıvılcım Dağı, yerin içindeki öfkeyi gökyüzüne taşıyan bir dev gibiydi. Elendar kamp kurdu. Ateş yakmak istedi ama taşlar, bir türlü kıvılcım çıkarmadı. O an fark etti: Bu sınavda, ateş ona verilmiş bir araç değil, ulaşması gereken bir amaçtı. O gece, yıldızların altında titreyerek uyudu. Ve uykusunda bir kadın sesiyle irkildi: “Ateş, yalnızca yanmak değildir. Ateş, görmek ve göstermektir. Kendi içinin karanlığına bakabilir misin?” Sabah olduğunda yüzü solgundu. Ama gözleri daha derindi artık. Dağın eteklerine vardığında hava değişti. Ağaçlar seyrekleşmiş, toprak siyaha dönmüştü. Her adımda, Elendar sanki zamanın dışına çıkıyor gibiydi. Yol boyunca yanan çalılar, sönmüş volkanik taşlar ve dev lav izleriyle karşılaştı. Bunlar yalnızca doğanın izleri değil, geçmiş savaşların sessiz kalıntılarıydı. Bir noktada yoldan çıktığını fark etti. Ya da yol onu terk etmişti. Önünde kayalıklardan oluşmuş karmaşık bir geçit vardı. Tırmanmak gerekiyordu. Ellerini sert kayaya dayadı, ayaklarını sağlam yerleştirdi. Her basamakta taşlar kırılıyor, dumanlı sıcaklık avuçlarını yakıyordu. Ama Elendar yılmadı. Çünkü zirvede onu bekleyen yalnızca bir taş değil, belki de kendi geçmişiydi. Zirveye ulaştığında güneş batıyordu. Gökyüzü turuncudan bordoya dönüyor, lav rengine bürünüyordu. Tepede bir mağara girişi vardı. Ağzı dumanla çevriliydi. İçeriye adım attığında ısıyı iliklerine kadar hissetti. Her nefeste ciğerlerine lav kokusu doluyor, ayakları kızgın taşları hissediyordu. Ama mağara onu dışlamıyor, kabulleniyordu. Sanki taş, “hoş geldin” diyordu. Derinlere indikçe sıcaklık dayanılmaz hâle geldi. Elendar’ın alnından boncuk boncuk ter dökülüyordu. Ama bir şey onu ayakta tutuyordu — taşların gücü müydü, yoksa kararlılığının ateşi mi? Sonunda büyük bir odaya ulaştı. Oda, yarı erimiş taşlarla çevriliydi. Ortada bir sütun üzerinde Ateş Taşı parlıyordu. Taş, çevresine alev saçmıyor; tersine, içindeki ateşi bastırıyor gibi görünüyordu. Taşın yüzeyinde dönüp duran kıvılcımlar, sanki eski bir dilde konuşuyordu. Elendar, sütuna yaklaştı. Ama birden her şey karardı. Zemin titredi. Tavandan kıvılcımlar düştü. Ve ateşten oluşmuş bir figür onun karşısına çıktı. İnsan gibi görünüyordu, ama tamamen alevden yapılmıştı. Gözleri ateşin içinde göz kamaştıran mavi ışıklar gibi parlıyordu. Konuştuğunda sesi cızırtılı ama güçlüydü: “Kim olduğunu sandığın kişiyle, kim olduğun arasındaki uçuruma hazır mısın?” Elendar cevap vermedi. Yalnızca gözlerinin içine baktı. Ateş varlığı ona doğru yürüdü. Elendar da karşılık verdi. Aralarında yalnızca birkaç adım kalmıştı. “Ateş seni yakabilir,” dedi figür. “Ama seni arındırmak için de varım. Kalbindeki korkuyu gösterebilir misin?” Elendar gözlerini kapadı. Gördüğü ilk görüntü: Nira.
Onun kaybolduğu an… Sonra babasının gençliğini gördü. Ardından kendi yalnız geçen çocukluğunu. En sonunda, kendisinin bir çocuğun gözünden göründüğü hâl… Birden taşlar ceplerinde parladı. Toprak ve su — birbirine zıt iki denge. Ateş figürü geri çekildi. “İşte bu,” dedi. “Taş senindir.” Sütundaki Ateş Taşı, birdenbire alevlenip havaya yükseldi. Ardından yavaşça Elendar’ın önüne süzüldü. Elendar taşı iki eliyle tuttu. Anında avuçları yanacak gibi oldu ama geri çekmedi. Taş kalbine dokunduğunda gözleri parladı. Ve o anda mağaranın içi değişti. Duvarlar yumuşadı. Alevler geri çekildi. Her şey sakinleşti. Elendar dışarı çıktığında gece olmuştu. Ama dağ artık sessizdi. Yalnızca arada bir kayan bir taşın sesi vardı. Ateş Taşı, diğer taşların yanında parlıyordu. Üçü bir araya gelmişti. Ama bu yalnızca başlangıçtı. Çünkü şimdi artık Elendar bir muhafız değil, aynı zamanda uyanmış bir arayıcıydı.