İçeriğe geç

YİTİK TAŞLARIN MUHAFIZI

Bölüm 4 · 3 dk okuma

YİTİK TAŞLARIN MUHAFIZI

Bölüm 4

Gölgelerin Uyanışı

Sis, Ormanlar Vadisi’nin üzerine bir yorgan gibi serilmişti. Sabahın ilk ışıkları, yaprakların arasından süzülerek yere düşüyor, zemindeki yosunlara gümüş bir parıltı veriyordu. Kuşlar ötmüyordu. Hava garip bir şekilde sessizdi. Bu sessizlik, Elendar’ın dikkatinden kaçmadı. Genç adam, on yedi yaşında olmasına rağmen yüzündeki ifade yıllar geçirmiş bir savaşçınınkine benziyordu. Sırtında deri bir çanta, belinde ince bir kılıç vardı. Mavi gözleri, etrafındaki her detayı tarıyordu. Elendar, sabah erkenden yola çıkmıştı. Bugün sıradan bir gün olmayacaktı—bunu içinde bir yerlerde hissediyordu. Elendar, küçük bir köy olan Elderien’de yaşıyordu. Bu köy, kadim efsanelerin gölgesinde büyüyen, ormanla dost, sade bir halkın yurduydu. Ancak Elderien’in sakin günleri artık sona eriyordu. Son zamanlarda ormanın derinliklerinden garip sesler duyuluyor, geceleri gökyüzünde parlayan mavi ışıklar görülüyordu. İnsanlar korkuyordu. Ve her şey, Elendar’ın bir rüya görmesiyle başlamıştı. Rüyasında bir taş görmüştü. Sıradan bir taş değil—yüzeyi ışıkla dans eden, içinden yankılar yükselen, bir kalbin attığını andıran bir taş. Taşa dokunduğu an, bir fısıltı duymuştu: “Uyan, Elendar… Zaman geldi…” O andan beri Elendar huzursuzdu. Bu yüzden bu sabah, köyün kuzeyine doğru yola çıkmıştı. Efsanelere göre, ormanın derinliklerinde eski bir muhafız tapınağı vardı Kimse oraya gitmeye cesaret edememişti ama Elendar gitmeye kararlıydı. Çünkü içinde bir his vardı; bir çağrı gibi, bir görev gibi. Yol ilerledikçe orman karardı. Ağaçlar daha sık, dallar daha çarpık hâle geldi. Elendar, yanında taşıdığı pusulaya baktı. İğne dönüp duruyordu. “Bu hiç iyi değil,” diye mırıldandı. Tam o sırada çalılıklardan bir hışırtı duyuldu. Elendar hemen kılıcını çekti. Nefesini tuttu. Sessizlik. Sonra bir hareket daha—ama bu sefer arkasından. “Beni mi arıyorsun, gölge yolcusu?” diye bir ses geldi. Elendar hızla döndü. Karşısında bir kız duruyordu. Siyah pelerin giymişti, yüzü yarı gölgede kalıyordu. Gözleri gece gibi siyahtı. Elendar’ın yaşlarında görünüyordu ama bir tür ağırlık taşıyordu üzerinde—sanki yüzyıllardır dünyayı izliyormuş gibi. “Sen kimsin?” dedi Elendar, tetikte. “Kendine bir yol arayan biriyim,” dedi kız. “Adım Nira. Ve sen Elendar’sın.” Elendar’ın gözleri büyüdü. “Benim adımı nereden biliyorsun?” “Bütün muhafızlar seni bekliyor. Senin doğduğun gün, yıldızlar kaydı, gölgelere mühür kondu. Şimdi o mühür kırılıyor.” Elendar bir adım geri çekildi. “Ne saçmalıyorsun sen?” Nira bir adım yaklaştı, sesi yumuşadı. “Rüyandaki taş gerçek. Ve o taş sadece bir başlangıç. Beş taş var. Her biri bir elementin gücünü taşıyor: Ateş, Su, Toprak, Hava ve Zaman. Onlar, yüzyıllardır muhafızlar tarafından korunuyordu. Ama artık…

birer birer kayboluyorlar. Elendar yutkundu. Bu onun duyduğu ilk efsane değildi. Ama bu kadar yakından ve bu kadar gerçekçi… ilk kez oluyordu. “Peki… ne yapmam gerekiyor?” dedi. “İlk taşı bulmalıyız,” dedi Nira. “Toprak Taşı. Ve onun yeri… Ebedi Çukur.” Elendar, bu ismi daha önce de duymuştu. Elderien’de çocuklara anlatılan korkunç bir masalda geçiyordu. Ebedi Çukur, zamanında lanetlenmiş bir kralın mezarıydı. Oraya giren bir daha geri dönemezdi. “Oraya gitmek delilik olur,” dedi Elendar. “Gitmezsek taş kaybolacak. Ve sonra karanlık yükselecek.” İkili, ormanın içinde ilerlemeye başladı. Giderek daha derinlere gittiler. Yolda Elendar, Nira’ya pek çok soru sordu. O da çoğuna gizemli cevaplar verdi. Nira’nın geçmişi tam bir sırdı, ama bazı kelimeleri eski dillerden geliyordu. Elendar, onun sıradan biri olmadığını hissediyordu. Güneş ufka yaklaşırken, ağaçların arasından siyah bir duman yükseldi. Toprak titremeye başladı. “Elendar,” dedi Nira, “çabuk ol. Onlar da taşı arıyor.” “Kim onlar?” Nira gözlerini kıstı. “Gölgelerin Hizmetkârları. Onlar taşları yok etmek istiyor. Çünkü taşlar varken karanlık asla hüküm süremez.” Tam o sırada önlerinde bir gölge belirdi. İnsan şeklindeydi ama karanlıktan oluşmuş gibiydi. Yüzü yoktu. Gözlerinden siyah bir buğu çıkıyordu. Elendar kılıcını çekti. Kalbi göğsünde çarpıyordu. Bu onun ilk gerçek savaşına girişi olacaktı. “Geri dur!” dedi. “Ben Elderien’in Elendar’ıyım!” Gölge yaratık cevap vermedi. Saldırdı.

Savaş kısa ama yoğundu. Elendar, ustası Leron’dan öğrendiği tüm teknikleri kullandı. Nira, büyülü bir hançerle gölgeye saldırdı. Işıkla karanlık çarpıştı. Sonunda gölge, bir çığlıkla buharlaşıp yok oldu. Elendar yere çöktü, nefes nefese. “Bu… bu da neydi?” Nira, yere diz çöküp avuçlarını toprağa bastı. Toprak hafifçe titreşti. “Bu sadece başlangıç,” dedi. “Ve eğer kalbinde cesaret varsa, Elendar… bu yol seni ya kaderine… ya da felakete götürecek.” Elendar ayağa kalktı. Yüzü ter içindeydi, ama gözleri kararlıydı. “Gidelim,” dedi. “Bu taşları bulacağız. Ne pahasına olursa olsun.” Nira başını eğdi. “O zaman kaderin mühürlendi, Elendar. Yitik Taşların Muhafızı artık uyanıyor…”

Bölüm sonu

1 yorum