Aldığım nefes boğazımı yakıyor, sanki parçalıyordu. Havadaki soğukluk sıcaklığımla birleşmiş gibi ağzımdan dumanlar fışkırıyordu. Yaralarım beni yavaşlatıp durdurmak yerine yaşamamı ve daha sert darbe göndermeme yarıyordu. Kafamdaki tek ses "Öldür..." diyen Sable'nin hırçın sesiydi. Tam kontrolü verip pes edecektim ki Voss'un sesi Sable'nin sesini bastırdı...
"Astra! Hatırla..."
....................................................................
Yeraltı sessizdi- klavyemden gelen tuş sesleri dışında her yerde ölüm sessizliği vardı- ama bu tür bir sessizlik size huzur getirmezdi. Altın ışıkların loş bir ortam yarattığı kod odamdaydım, bütün duvarları monitörler, kablolar ve notlarım ile doldurmuştum. Çoğu şey siyah ve soluk altın renginde donatılmıştı. Parmaklarım klavyede dans ederken bir yandan da güvenlik korumasına sızıyor, bir yandan da kulaklığıma gelen düşük frekanslı sesleri analiz ediyordum.
Bu yer, Yeraltı, benim hayatım olmuştu. Bu bataklıkta yaşamayı öğrenmiştim. Açıkçası bu yerde yaşamayı bana yeraltı suçlusu olan Noah öğretmişti: Güvenin bir zayıflık olup, korkunun bir avantaj olduğu da öğrettiği şeyler arasındaydı.
Bu gece sıradandı ya da ben öyle sanıyordum...
İşim basitti aslında, her zaman yaptığım bir şeydi. Genelde bunu görevden önceki akşamları yapıp görev yolumuzu açardım. Kraliyet pisliklerinin teknoloji bağımlılarının teki olmaları işime yarıyordu açıkçası. Kraliyetin düşük rütbeli bir memurunun kişisel telefonuna sızmam ve oradan bulduğum bilgiyi alıp kendi bilgisayarıma aktarmam lazımdı. Ancak bir sorun vardı, bu güvenlik sistemi normal bir memurun güvenlik sisteminden çok daha güçlüydü. O sırada gözüme kameram ve mikrofonumdaki kırmızı ışık çarptı, sesim ve kameram açıktı. Kameram bant ile kapalıydı, eskiden yaşadığım bir olay yüzünden kameramı hep bantlı tutardım, ama sesim için hiç bir önlemim yoktu. Galiba ben ona sızarken o da bana sızmıştı. Hiçbir şeye dokunmadım ve ellerim ile ağzımı kapattım. Onun yüzünde de maske vardı ama sesi tanıdık geliyordu...
“Hah… Demek ki benim bilgisayarıma sızmaya çalışan hacker sensin… Açıkçası o ünlü hacker ile tanışmak için sıramın ne zaman geleceğini merak ediyordum. Kabul edeyim bu kadar iyi olduğunu tahmin etmiyordum. Birkaç dakikaya işim biter sanıyordum… Ne kadar kaçarsan kaç er ya da geç seni yakalayacağım minik rakun-“ dedi karşıdaki çam yarması. Hemen bilgisayarımın fişini çektim çünkü amacını anlamıştım. Beni hatta tutup yerimi bulmaya çalışıyordu. Ben nasıl bir işe karıştım?!
“Bir gün böyle bir şey olacaktı, sadece gururuna yediremedin… Acaba bu adamı kullanabilir miyiz?” dedi içimdeki öz. Her zaman konuşur ve işe yarardı. Bunu nasıl başarıyor aklım almıyor…
“Olmaz. Yapamayız, bu resmen ölümün kucağına atlamak olur. Adam kraliyetin en güçlü ve güvenilir adamı! Kendisinin yüzüne bakanları bile şikâyet ediyordur eminim!” dedim sinir ile.
“Ughh! Hiç eğlenceli değilsin! Ne ara büyüdün sen?! Eskiden olsa sırf eğlence için ölüme meydan okurdun en çok kim öldürecek diye! Ne oldu sana Astra Veloria?!” dedi içimdeki öz. Sonrada gitti. Hep böyleydi işte, hep eğlenmek isterdi. Ejderha işte, başka ne beklenirdi. Küçüklüğümden beri hep yıkım, ölüm, eğlence isterdi. Yani… Ben de istiyorum dışarı çıkıp eski günlerdeki gibi öldürmek ama yapamam. Niye çünkü burada öldürmeye değecek insan yok!
Sandalyemden kalkıp kod odamdan çıktım. Arkadaşıma ve bana küçüklüğümüzden beri bakan Noah ve arkadaşlarım Luna, Alex ve Felix oturmuş yapacakları görevleri konuşuyorlardı. Beni görünce Luna hemen ayağa kalkıp yanıma geldi. Önceki görev yanlarında ben yoktum çünkü kriz geçirmiştim. Ama bu sefer kesin onlarlaydım.
Luna benim en iyi ve ilk arkadaşımdı. Ne yaparsam yapayım hep arkamdaydı. Luna elime bir kahve bardağı tutuşturarak beni koltuğa sürükledi.
“Astra! Biz de yeni oyunu konuşuyorduk! O kadar eğlenceli olacak ki bu sefer iki elin kanda olsa bile geleceksin! Bu sefer bir farklılık yapıp adamları kaçıracağız! Ay çok eğlenceli olacak! Tabii ki de ilk ben gidip azcık tatlı söz birazda cilve ile içeri gireceğim sonra ise –dur Felix bir şey anlatıyorum- size kapıyı açacağım- NE VAR FELİX!?” diye bağırdı Luna çünkü Felix onun kolunu çekiştirip susturmaya çalışıyordu. Konuşmak istiyordu ama ağzındaki bağı çözemiyordu. Felix genelde çok konuşurdu ve bu sefer çözümü ağzını bağlamakta bulmuşlardı. Luna ve Felix hep çocuk gibiydi. Alex ile ben ise hep ebeveyn rolünü üstlenirdik. Kitap okuyan Alex’e dönüp ne oluyor bakışı attım.
“İkisi kavga ederken Felix çok bağırıyordu bende ağzını bağladım. Akşam yemeğine kadar açmayacağım.” diye cevapladı Alex. Felix ve konuşmamak?! İkisini aynı cümleye sığdırmak imkânsız gibiydi. Alex’in eline bakınca bir ip gördüm. İpi takip edince Luna’nın belinde bittiğini fark ettim. Luna beni sürüklememişti. Gitmeye çalışınca Alex ipi çekmişti. Alex’in şu pratik zekâsına hayrandım.
“İyi taktikmiş-“ derken sözüm kesildi.
“NASIL YANİ İYİ TAKTİK?! ÖLDÜRSEYDİNİZ DAHA AZ RAHATSIZ OLURDUK!” diye bağırdı Luna.
“Ben sevdim aslında… Bende mi böyle cezalar versem acaba?” dedim alayla. Tabii ki de böyle cezalar vermeyecektim ama o yüzlerini seviyordum çok tatlıydı… Son umutları bendim. Neyse, ben bunu kullanırdım.
“Ben acıktım. Yemekte ne yiyelim?” diyerek ortalığı yumuşatmaya çalıştı Alex.



