"O kadar yıldan sonra mı aklına geldim?"
"Ben... Üzgünüm."
"Üzgün müsün? Sen mi üzgünsün?"
"Bak Rüzgâr gerçekten üzgünüm."
"Sen gerçekten bunu nasıl yaptın?"
"Gerçekten ben seni üzmek istemedim."
"Bu istemeyen hâlin mi? Bu senin beni üzmeyi istemediğin hâlin mi? Üzmek isteseydin ne yapacaktın? İntihar etmeme mi sebep olacaktık?"
"Beni suçlayıp durma Rüzgâr. Seni beklemek gibi bir zorunluluğum yoktu benim. Kendi hayatımı kurdum ve mutluyum. Evlendim çocuklarım var ben mutluyum sende mutlu olmak için uğraşsan iyi edersin."
"O benim çocuğum. Ve o adama baba diyor. Benim çocuğum başka bir adama baba diyor ve bunun tek sorumlusu sensin!"
"Sen... Sen bunu nereden biliyorsun?"
"Bilmek için bir şey yapmama gerek mi var sence?"
"Oğlumu benden alma lütfen! Rüzgâr yalvarırım çocuğumu benden alma!"
"Ne saçmalıyorsun sen?"
"Almayacaksın değil mi?" gözleri dolmuş ağlamak üzereydi.
"Bana ihanet etmenin sebebi zaten beni hiç sevmemiş olman. Şayet bir gün bile sevseydin beni, o zaman bir anneyi evladından, bir çocuğu da annesinden koparacak bir canavar olmadığımı bilirdin. Ama sen sadece benden nefret ettin. Şimdi çekil önümden." elimle onu kenara çekip kafede arkadaşlarıyla oturan varlığımdan bi haber yaşayan başkasına baba diyen oğluma gittim.
"Merhaba Akın."
"Siz kimsiniz?"
"Annenin bir arkadaşıyım ben."
"Eee? Bana ne bundan?"
"Annenin sana anlatacağı bazı şeyler var eğer şu an gelmezsen bir daha anlatacağını sanmıyorum. Gelebilir misin?"
Başıyla hızla onaylayıp kalktı. Hızla çardakların birine doğru gitti ve annesinin yanına oturdu. Karşılarına geçtim.
"Anne sen iyi misin? Neden ağladın sen?" elini sıkı sıkı tutmuştu annesinin, diğer yandan da gözyaşlarını siliyordu.
"İyiyim oğlum."
"Bana önemli bir şey anlatacakmışsın. Yani arkadaşın öyle dedi."
Sorarcasına baktı gözlerime. Bir tepki vermedim ona karşı, sadece oğluma özlemle bakıyordum.
"Evet öyle ama bunu nasıl anlatacağımı bile bilmiyorum."
"Kötü bir şey mi var anne? Sen iyi misin? Yoksa babama mı bir şey oldu?" senin baban benim.
"Hayır hayır kimseye bir şey olmadı yavrum."
"Ne oldu o zaman? Sorun ne anne?"
"Özlem anlat artık istersen çocuğu da korkutuyorsun."
"Kolay mı sence?"
"Yaptıkların gayet kolaydı bunu da aynı şekilde yapmak zorundasın."
"Anneme kimse zorla bir şey yaptıramaz! Kimsin sen? Ne haddine annemle böyle küstahça konuşuyorsun?"
"Sakin ol oğlum. Sana şimdi anlatacağım her şeyi."
"Dinliyorum seni anne."
"Yıllar önce babanla evlenmiştim ve sen soruydun ya neden babamla evlendin nasıl tanıştınız diye."
"Evet çocukça meraklardı."
"Ben sana yalan söyledim. Senin baban o değildi."
"Ne dediğinin farkında mısın anne?" sakince ve merakla sormuştu annesine.
"Evet öyleyim. Akın, Deniz senin baban değil ben senin baban öldüğünde onunla evlendim."
"Anne ne diyorsun sen? Ne demek senin baban öldü, Deniz senin baban değil? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu anne?"
"Hepsi doğru Akın, senin baban Deniz değil senin baban çok güçlü bir-" öksürdüm sahte bir şekilde Özlem'le aynı anda bana döndü ama Akın anlamasa da Özlem anladı ne demek istediğimi. Benim ne olduğumu Akın bilmeyecekti. Bilmemesi daha iyi olurdu.
"Senin baban bir trafik kazasında hayatını kaybetti yani ben öyle sanıyordum bu güne kadar herkes gibi öldü sanmıştım meğersem yaşıyormuş. Sana anlatmamı istedi seninle konuşmak ve görüşmek istiyor."
"Yalan...Bu yalan olmalı bana böyle bir yalan söylemiş olamazsın anne. Sen bu değilsin."
"Çok üzgünüm."
"Bana neden anlatmadın bunca zaman?"
"Deniz'e çok alışmıştın, sana söyleyip her şeyi değiştirmeyi göze alamadım."
"Ve şimdi söylüyorsun."
"Çünkü baban uyandı ve karşıma geçip senin onu bilmeni istedi."
"Beni kendi yanına mı götürmek istiyor?"
Gözleri bana döndü Özlem'in.
"Ona sor bende bunun cevabını bilmiyorum." başıyla beni işaret ettiğinde ikisinin gözleri artık benim üzerimdeydi.
"Beni yanına mı almak istiyorsun?" sesi annesine karşı gibi asla değildi. Sertti ve tek belli olan beni istemediğiydi. Hayatı değişsin istemiyordu. Haklıydı diyecek bir şeyim bu konuda asla olamaz. Ve hiç inkâr etmemiş ya da sen misin dememişti. Direkt hesap sormuştu bilmek istediğini sormuştu.
"Sadece seni görmeme ve yanında olmana izin vermeni istiyorum. Sen bunu istiyor musun?"
"Hayır."
"Akın hemen reddetme lütfen. O senin baban sonuçta ve seni tanımak istiyor. Bu onun hakkı."
"Umrumda değil. Ben hayatımın birdenbire değişmesini istemiyorum anne."
"Seni anlıyorum Akın. Onca zaman başkasını baban bildin onu sevdin, baba oğul ilişkin onunla vardı başka biri aniden gelirse onu kabul edemezsin. Bir gün eğer bana izin verirsen numaram annende var bana ulaşabilirsin. Hoşçakalın." ve masadan kalktım.
Lanet olsun.
"Komutanım!" asker selamı verdi yıllar önceki emirelim Zafer. Gözleri dolmuştu.
"Rahat ol asker! Artık komutanın değilim."
"Her daim öylesiniz komutanım."
"Komutan mı?" Akın da duydu mükemmel.
"Oğlunuz mu komutanım? Gözleri size benziyor."
"Evet. Şimdi beni ölü sanan kaç kişi var?"
"Sanmayan yok komutanım. Bende sizi görmeye gelmiştim kimseye yaşadığınızı söylemedim, gizleniyordunuz."
"Anlıyorum. Yakalandılar mı?"
"Evet komutanım. Ben de tesadüfen öğrendim emireliniz olduğumdan kimseye söylememek şartıyla sizi görmeye nadiren de olsa gelebildim. Uyandığınızı öğrenince hemen sizi aradım komutanım."
Senden başka da beni hatırlayan yok Zafer. Gülümsedim sadece.
"Her zamanki gibi bildiğimi okuyup kimseyi dinlemeden çıktım." çünkü oğlumu görmek istedim. Baba olacağım haberi savaşın ortasında bana gelmişti.
"Oğlunuz için çıkmışsınız anlaşılan komutanım."
"Evet."
"Baba olacağınızı da zaten katıldığınız son savaşta öğrenmiştiniz. Hemen evinize dönmek ve eşinizi görmek istiyordunuz ama hayat işte sizi yıllar sonra evladınıza kavuşturdu."
Aslında kavuşmadım o beni reddetti.
"Şimdi geri döneceğim hâlâ emirelimsin anlaşılan."
"Her zaman komutanım. Oğlunuz da gelecek mi? Size ev ayarlamalıyız sanırsam."
"Lüzumu yok. Yalnız geleceğim her zaman olduğu gibi yine odamda kalacağım."
"Ama evlisiniz komutanım."
"Değilim Zafer. Şimdi emirelim olarak soru sormayı bırak ve emirlerimi yerine getir. Derhal askeri kampa gidiyoruz. Generalle konuşmam gerekiyor umarım elimden dolayı görevimden alınmam."
"Elinize ne oldu komutanım? Bağışlayın soru sormayacaktım."
"Kurşunlardan biri bileğimi sıyırmış. Tam tutmuyor ama iş görür. Kesilmediği sürece kullanırım. Şimdi düş önüme gidiyoruz."
"Rüzgâr!" bir adım atmıştım ki geri döndüm.
"Evet."
"Yine gidecek misin?"
"Gitmemeli miyim?"
"Bana karşı ketum davranman bana sökmez! Oğluna kavuşmuşken gidecek misin yine?"
"Hayatını altüst etmeyeceğim. İstediği gibi olacağını söyledim seninle de bir bağım yok."
"Var! Ben senin oğlunun annesiyim! Ne olduğu umrumda değil Akın'ın yanında olmak zorundasın!"
"Beni istemiyor."
"Daha yeni varlığından haberi oldu onu anlamak zorundasın!"
"Bağırmayı bırak insanları etrafımıza topluyorsun Özlem."
"Sence umrumda mı? En az üç ay buradasın!"
"Hayır." arkamı dönüp gittim. İstenmediğimin farkındayım. Beni istemeyenin oğlum olduğunun da bilincinde olarak gideceğim. Belki de hiç gelmemeliydim ya da ölmeliydim.
"Korkaksın Albay!" arkamdan bağırmasıyla tekrar geri döndüm. Adımımı dışarı atmak üzereyken beni durdurmuştu yine. Dimdik duruyordu.
"Dışarıda bekle Zafer."
"Emredersiniz komutanım!" sakince yürüyüp karşısına geçtim.
"Tekrar söylesene dediğini."
"Korkaksın Albay! Eğer olmasaydın şu an arkanı dönüp gitmezdin. Ne o? Baba olmak savaşmak gibi değil miymiş? Kurşunların önüne atlamaktan bombaların içinden geçmekten korkmuyorsun ama baba olmaktan mı korkuyorsun?" burnumun dibine kadar gelmişti.
"Bunu bana sen mi söylüyorsun?"
"Evet ben söylüyorum. Korkup kaçan ben söylüyorum. Ne kadar korkak olduğunu sen düşün."
"Damarıma basamazsın Özlem."
"Öyle bir basarım ki neye uğradığını şaşırırsın!"
"Yapsana hadi. Bassana damarıma."
"Bütün sırlarını bildiğimi biliyorsun Albay."
"Beni tehdit mi ediyorsun sen? Ne cüretle?"
"Bak işte en basitinden böyle basarım damarına."
"Ne istiyorsun benden?"
"Üç ayını istiyorum. Üç ay Akın seninle kalacak."
""Ne?"" ikimizde aynı anda konuştuğumuzdan birbirimize bakıp tekrar Özlem'e döndük. Bu saçmalıktı. Çocuğun hayatını mahvedecektir. Belli bir düzeni var düzeni bozulursa tekrar toparlaması ne kadar zor olur farkında mı bu kadın?
"Çocuğun hayatını mahvetme. Belli bir düzeni var bozulursa tekrar toparlaması zor olur."
"Bahane bahane ve daha çok bahane! Seninle kalacak."
"Senin ne istediğine değil Akın'ın ne istediğine bakarım."
"Bence anne sözü dinleyecektir." arkasını dönüp bizi şaşkınlıkla izleyen oğlumuza döndü.
"Akın babanla bir süre vakit geçirmeni istiyorum kabul mü? Hem sizin için en güzeli olur bu. Birbirinizi tanırsınız istemezsen zaten döneceksin."
"Ben... Bem bilmiyorum ayak bağı olmaz mıyım? Hani kaza geçirmişti? O bile yalan. Seni anlayamıyorum anne. İkinizi de anlayamıyorum."
"Kesinlikle benim için ayak bağı falan olmazsın gelmen beni mutlu eder karar senin."
"Yalanı söyleyen benim tabi baban neden asker olduğunu söylememi istemediğini ona sen sorarsın."
"Babası olduğuma bakarak cevap vermesini istedim."
"Rütbeni mi kullanasın gelmedi?"
"Sadece babası olduğuma bakmasını istedim."
"Evet oğlum ne diyorsun?"
"Eğer o kadar istiyorsanız olur aslında."
"Harika! Evet yarın sabah gelip oğlunun eşyalarını alırsın Rüzgâr. Sizi baba oğul bırakayım artık adresi sana Akın verir zaten."
"Şimdi mi? Özlem gidecek bir yerim bile yok."
"Evin hâlâ olduğu gibi duruyor."
"O ev hâlâ duruyor mu? Orada bile kalmıyorsun ev senin üzerineydi."
"Satmamı mı bekliyordun? Git işte evine anahtar eskiden olduğu yerinde. Başka soru?"
"Anne sence biraz ani olmadı mı? Yani benim için sorun değil de daha yeni komadan çıkmamış mıydı?"
"Sen takma babanı. Ona bir şey olmaz."
"Olduğu gün de aynısını söyle olur mu?"
"Memnuniyetle Albay!"
"Pekala. Akın şimdi gideceğim eve benimle geliyor musun? Seni hiçbir şey için zorlamam ama gelmeni her şeyden çok isterim."
"Gelirim sorun olmaz benim için. Hem iyi olur seni de tanırım artık."
"O zaman artık gidelim. Son olarak bana okulunun yerini söylemeyi unutma sonuçta gitmen gerekiyor."
"Of! Ben okuldan nefret ediyorum gitmesem olmaz mı?"
"Sana çok benzediğini bilmen lazım."
"Fazlasıyla benziyor."
"Siz aranızda şifre falan mı kurdunuz?"
"Bende okula gitmekten hoşlanmazdım annen buna değiniyor."
"Seninle çok iyi anlayacağız bence."
"Kesinlikle öyle." oğluna dönüp sıkıca sarıldı ve yavaşça bana doğru çevirdi.
"Seni özleyeceğim beni aramayı unutma babana kendini kaptırırsan beni unutursun."
"Seni unutmam, annemi unutacak da değilim ya?"
"Merak etme ben ararım seni en kötü. Hadi gidelim artık Zafer dışarıda ağaç oldu."
"Gidelim." beraber yan yana yürüdük onunla ilgili anladığım ilk şey çok çekingen olmasıydı. Özlem gibi patavatsız biri ile benim gibi sürekli başına buyruk hareket eden birinin çocuğu nasıl çekingen olur anlayamadım ama neyse. Anlarım yakında.
"Komutanım! Ve Komutanımım oğlu."
"Şimdilik gelmiyorum Zafer. Üç ay civarı bir süre oğlumla olacağım sen görevinin başına geri dön. Hem elimin sıkıntısı da geçerse o zaman generalin göreve dönmeme izin vermesi daha olası olur."
"Emredersiniz komutanım."
"Eline ne oldu?" merakla sorması itiraf etmeliyim ki beni şaşırtmıştı.
"Gelen kurşunlardan biri bileğimi sıyırdı tam tutmuyor."
"Tedavisi vardır bence hem yoksa da bence seni kabul etmeleri gerekir sonuçta görevini yaparken olan bir şey bu."
"Askeriye o kadar da gevşek değil. Arabam şurada olacaktı gidelim artık."
"Tamam."
"Ben yüksek müsaadenizle görevime dönüyorum komutanım."
"Dikkatli ol Zafer. Güçlü bir askersin ama öfkeyle hareket ediyorsun. Yapma."
"Yapmam komutanım. İyi günler ikinize de." başımla onayladığımda gitti. Akın ile beraber arabaya doğru ilerledik. Bu çocuk neden üzerinde büyük bir yük varmış gibi kambur yürüyor.
"Hep böyle mi duruyorsun?"
"Nasıl duruyorum?"
"Kambur."
"Hayır biraz yorgunum ondan öyle oldu."
"Yalan konusunda berbatsın. İyi olsan bile bana sökmez."
"Neden bu kadar ketum konuşuyorsun?"
"Alışkanlık hâline geldi maalesef. Birkaç güne normal konuşmaya başlarım. Biraz idare ederse sevinirim."
"Çok resmisin."
"Resmî konuşmalarda bulunuyorum genelde. Geç bakalım arabaya eve gidelim." arabayı süzdükten sonra ön koltuğa geçti bende sürücü koltuğuna geçip arabayı çalıştırdım. Çok yorgun görünüyordu neden bu kadar çökmüş bu çocuk? Bunun cevabını ancak ondan alırım Özlem bir şey anlatmaz.
"Çevirmeyi geçtin. Ceza alırsın."
Gülümseyerek ona bakıp tekrar bakışlarımı yola çevirdim.
"Plakayı tanıyorlar çevirmeye almazlar beni."
"Rütben neydi senin?"
"Albay."
"Çok yüksek mi?"
"Subay olarak en yüksek rütbe."
"Oha! Sen baya rütbeliymişsin."
"Öyle. Askeri konulara pek meraklı değilsin anlaşılan."
"Alakasız değilim de pek merak etmemiştim bu güne kadar."
"Sonuçta ilgin neye varsa onu merak edersin."
"Yani askeriyeye de meraksız değilim."
Çok kasıyor kendini. Bu işte bir şey var.
-Akın'dan-
Resmen terlemiştim. Adam resmen Albay. Ciddi ciddi subayların en yüksek mertebesine sahip biri. Oha lan! Şansıma bak şimdi de askeriye işini öğrenmem gerekiyor. Sanki mimarlık şirketi yetmiyormuş gibi bir de bunu araştıracağım. Yok yani askeriye güzel de benden mükemmellik bekliyordur Deniz gibi. Ben mükemmel değilim ki.
Şansıma bak! Sahte babam büyük bir mimarlık şirketine sahip öz babam ise en rütbeli subay. Anca bu kadar şanslı olabilirdim. Şimdi subay mı olacağım mimar mı? Of of! Bıktım benden mükemmellik beklenmesinden.
Ne olurdu biraz hatalı olsanız? Güya kalktığı gibi annemin yanına gelmiş. Adam komadan kalkıp direkt annemi bulmuş üstüne de araba sürüyor. Ben sabah uyanınca kendime gelemiyorum. Sabahın köründe uyanıyordur şimdi. İmdat ya!
"Geldik Akın." ne ara geldik ya? Araba durmuştu ve bana bakıyordu. Yine mi daldım yoksa?
Arabadan kapıyı açıp indim. Oha! Bu nasıl bir ev? Lan bu ev mi?
"Evin çok güzelmiş."
"Senin evin burası."
"Ha?" tepkime güldü hafifçe.
"Ev senin. Gerçi resmiyette annenin üzerinde ama bu senin olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Gel bakalım içeri girelim." önden geçmem için eliyle işaret edince bahçenin kapısından içeriye girdim. Çok güzeldi bahçe yemyeşildi. Anlaşılan annem gelmese de burayı bakımsız bırakmamış. Kapıyı açtı ve içeri girmemi işaret ettiğinde girdim ve içeriye baktım. Gözüme çarpan ilk şey annemin ve onun düğün resmiydi. Büyük bir tabloydu ve gerçekten mükemmeldi. Annem onun kollarında durmuş o da elini beline dolamıştı. Annemin elleri onun ellerinin üzerindeydi ve annem kameraya gülümserken albay ona bakıyordu. Ama öyle böyle değil aşırı büyük bir aşkla bakıyordu gözlerinin içi parlıyordu resmen. Yanıma geldiğinde omzumdan tuttuğu vakit kendime geldim.
"Geçmişte kaldı öyle mutlulukla bakma o resme. Çoktan yalan oldu hepsi."
"Annemi çok mu sevdin?"
"O şu an evli. Benimle değil başka bir adamla evli." başka bir şey söylemeden resmi indirdi ve bilmediğim bir yere götürüp geldi. Belki de atmıştır.
"Yıllardır buraya kimse gelmiyor Akın. Eskiye dair çok şey bulursun burada ama hepsi yalanlarla dolu bunu unutma."
"Neden yalan diyorsun? Anneme aşık değil miydin?"
"O evli."
"Geçmişten bahsediyorum."
"Geçmişten bahsetmek sadece zarardır."
"Annemden nefret mi ediyorsun yoksa?"
"Bu konuyu şu an konuşmamız doğru değil."
"Aslında doğru zaman şimdi." kaşlarını çatıp bana baktığında pişmanlığın her türlüsünü yaşadım.
"Annen bana ihanet etti Akın. Karnında ikimizin evladını taşırken başka bir adama gitti. Hiç merak etmedi şayet edip beni sorsaydı yaşadığımı öğrenen ilk kişi emir erim değil o olurdu. Yani annenin yaptığı tam olarak ihanetti benden onu anlamamı ya da ona karşı geçmişte olduğu gibi düşünmemi beklememelisin. İhaneti affetmem."
"Yani annem istese senin yaşadığını öğrenir miydi?"
"Kesinlikle. Sadece askeriyeye gelip sorması yeterliydi. Onu koruma altına alırlardı çünkü bana karşı cephe almış çok kişi var. Seni de onu da sonuna kadar korurlardı. Resmî olarak şehit çocuğu olurdun ama yaşadığımı bilirdin. Başka bir adama baba demezdin."
"Annem seni durdurmasaydı gidiyordun şimdi başkasına baba demem neden zoruna gidiyor?" çok ileri gitmiştim. Çok fazla ileri gitmiştim ve öfkelenmişti.
"Beni reddeden sendin tıpkı annen gibi. Ve yine onun gibi beni suçluyordun o aptal resimde gördüklerin son mutlu zamanlardı çünkü annenin zaman içinde ne kadar değiştiğini bilen benim. Sana geçip annenle evliliğimizi anlatacak değilim Akın. Ayrıca benim adım Rüzgâr değil, gerçek adım Efe. Rüzgâr'ı kullanmıyorum."
"Efe mı?"
"Evet, Efe. Efe Sanrı."
Benim soyadım Korkmaz'dı. Ve bu bana ait değildi.
"Benim soyadım Korkmaz."
"Biliyorum."
"Daha yeni komadan kalkamamış mıydın sen? Nasıl bu kadar şey bilebilirsin ki?"
"Bilmemem anormal olurdı Akın." bu gerçekten ürkütücü. Biraz sessizlik oldu aramızda.
"Özür dilerim." direkt ona döndüm. Az önce ketum ve kesin konuşuyordu şimdi ise özür diliyordu. Harika(!) bir dengesiz daha!
"Annene karşı büyük bir hayalkırıklığı yaşıyorum ne olursa olsun ondan bu kadarını beklemezdim ve onunla ilgili böyle konuşmamam gerekirdi seni de ürküttüğümün farkındayım bunu asla istemiyorum çok özür dilerim. Dengesizin teki gibi olmalıyım gözünde. Çok üzgünüm." he? Bak sen şu işe!
"Önemli değil. Şey... Şimdi ne yapacağız?"
"Sen ne yapmak istersin?"
"Ben... Bilmem ki. Sen seç."
"Pek eğlenceli biri değilim senin istediklerini yapmayı tercih ederim. Lütfen söyle ne istersen yapabiliriz." bu adam ciddi mi? Benim ne istediğime mi bırakıyor yapacağı şeyi? Deniz de annem de bana ne yapacağımı söylerdi her zaman. Nasıl eğleneceğimi bile onlar seçerdi.
"Aslında kitapları çok severim. Annemler boşa zaman kaybı diye pek okumama izin vermezler kitap okumaya sever misin?"
"Annen aynı şeyi bana da yapmaya çalışıyordu, anlaşılan seni doğurduğu için istediği gibi yetiştirmiş ama bana çekmişsin bu konuda da. İçeride bir kütüphanem var."
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten. Gel hadi sana göstereyim." eliyle gelmemi işaret edip merdivenleri çıkmaya başladı. Üzerimdeki şaşkınlığı atıp hemen ona yetiştim.
"Ne tür kitaplar okuyorsun?"
"Hemen hemen her türden okuyorum diyebilirim."
"Peki en sevdiğin kitap hangisi? Sevdiğin bir yazar var mı? Kitap yazmayı hiç düşündün mü?"
Kahkaha attığında sorularımı kestim. Şu dilimi yine tutamamıştım.
"Kitapları ayıramıyorum hepsi ayrı güzel yazarlardan da birçok yazarı seviyorum. Kalemi güzel olan bir sürü yazar var hangi birini seçebilirim ki? Ve kitap yazmayı düşünsem de ne vaktim oldu ne de yazmaya cesaretim."
"Bu harika! Ama neden yazmadın ki? Keşke yazsaydın o kadar kitap okuyorsan eminim güzel yazardın."
"Sen yaz."
"Ne?"
"Sen yaz bence bu kadar kitap seviyorsan çok iyi yazabilirsin. Sağlam bir kurgun varsa hiç durma."
"Annemler izin vermez ki. Kitap okumam bile boş iş onlara göre."
"Onların ne düşündüğünü neden bu kadar takıyorsun? Annen diye her dediğini yapmaya kalkarsan hataya düşersin Akın. Kimse mükemmel değildir. Ebeveynlerine saygılı olmalısın sözünü dinlemelisin ama kendi fikirlerini de öne sürmekten asla çekinmemelisin. Yazmak istiyorsan yaz okumak istiyorsan oku."
"Annem ve babam öyle düşünmüyor ama..." babam dedim... Yüzüne baktığımda ketumlaştığını gördüm. Duygularını bu maskenin altında saklıyor demek.
"İstediğini al ve oku." diyip eve göre alakasız olan ahşap ve işlemeli bir kapıyı açtı. İçeri girdiğimde resmen nutkum tutuldu. Bir sürü kitap vardı raflar doluydu ve en güzeli etraf camdı. Nereye dönersem döneyim dışarıdaydım. Duvarlar da tavan da camdandı.
"Burası çok güzel."
"Sen istediğin kitabı al okumaya başla ben birazdan döneceğim."
"Tamam."
-Efe'den-
"Efendim Rüzgâr?"
"Akın hangi yemekleri seviyor?"
"Oğluma yemek yapıp onu zehirlemeyi mi düşünüyorsun Rüzgâr?"
"Soruma soruyla cevap vereceksen kapatıyorum."
"Ay tamam be. Ne yaparsan yer o. Seçmiyor yemek falan."
"Sevdiği yemekleri sordum hangilerini yiyip yemediğini değil."
"Ne bileyim ben? Ona sorsana Rüzgâr."
Telefonu yüzüne kapattım. Ciddi olamazdı bu kadın.
"Akın hangi yemekleri seversin evlat?" donuk donuk bana baktı. Afallamıştı. Özlem sen ne haltlar karıştırdın da benim oğlum şu an ona fikrinin sorulmasına şaşırıyor ve anormal görüyor? Bunu ödeyeceksiniz. Bende Efe isem bunu ödetirim.
"Sen ne istersen onu yap benim için fark etmez."
Oturduğu masanın karşısında duran sandalyeyi çekip karşısına alarak geçtim ve kitabı elinden alıp masaya bıraktım.
"Anlat bana. Lütfen anlat oğlum." gözlerini kaçırdı. Elimi omzuna koyarak onu konuşması için teşvik etmeye çalıştım.
"Ne anlatmamı istiyorsun?" diye ağzında geveledi lakin yüzüme bakmadı. Elleriyle oynuyordu ellerini tutup durdurdum.
"Her şeyi. Bu gün tanışmış olabiliriz ama bu senin baban olduğum gerçeğini asla değiştirmez."
"Beni hemen bırakmaya hazırdın." kırılmıştı.
"Değildim ama hayatını altüst edeceğimi sen söylemiştin. Ben senin düzenini de mutluluğunu da bozmak istemedim sadece. Bazen mecbur olursun istemediğin şeyi yapmaya."
"Ben gerçekten gideceksin sanmıştım. Eğer annem durdurmasaydı ne yapacaktın?"
"Gözüm hep üzerinde olacak ve peşinden ayrılmayacaktım. Her zaman beni görmesen de varlığımı hissettirecektim sana. Beni görecektin de ama bunları tesadüf sanacaktın. Evladımdan öyle nasıl vazgeçebilirim ki? Sen benim canımdan bir parçasın sen yokken ben eksik kalırım. Sensiz aldığım nefes dahi yarım olur Akın." gözlerime öyle bir bakışı vardı ki sanki imkansız olan ve hep hasret kaldığı bir şeymişim, biriymişim gibi bakıyordu. Hasretle bakıyordu. Acı vardı gözlerinde.
"Ben... Ne diyeceğimi bilmiyorum." mahçupça yarım yamalak güldü. Belli belirsiz bir gülmeydi.
"Bir şey demene gerek yok. Sen iyi ol yeter bana. Anlatacak mısın?"
"Tam olarak neyi öğrenmek istiyorsun?"
"Neden sana fikirlerini sorduğumda bana büyük bir tuhaflıkla bakıyorsun? Sürekli dalıp gidiyorsun. Neyin olduğunu öğrenmek istiyorum."
"Bana pek sormazlar genelde ondan şaşırdım. Yani annemler her şeyi planlıyorlardı bende plana uyuyordum." bir de bunu sanki önemsizmiş gibi söylemesi yok mu! Özlem oğluma böyle mi annelik yaptın sen? Hadi ben komadaydım on beş yıl babalık yapamadım peki sana ne oldu?
"Daha fazlası da var değil mi?"
"Pek değil sadece katılardı. Yani yanlış bir şey yaparsam ceza alırım hep."
"Ne kadar büyük cezalar?"
"Odadan çıkmama ya da akşam yemeğine gelmeme cezası. Bazen-"
"Bazen ne?"
"Başka bir şey yok."
"Buna inanmamı bekleme."
"Söylemek istemiyorum."
"Neden söylemek istemiyorsun?"
"Seni tanımıyorum çünkü. Zaten anlatabileceklerimi anlattım. Birini bilmesende olur."
Bir gün için yeterince bilgi aldım sanırım. Yavaş yavaş diğerini de anlatacak şayet oğluma el kaldırdılarsa bir daha yüzünü görmelerine izin vermem. Eğer anneysen çocuğuna vurmazsın. Ha tabi onu bir robota dönüştürmenin hesabını da soracağım elbet.
"Pekala o zaman yemekte ne yersin? Yapmayı bilmiyorum dışarıdan söyleyeceğim. Dışarıdan yemek yer misin?"
"Evet yerim ve ne istiyorsan söyle ben pek yemek seçmem."
"Senin sevdiğin yemeklerden isteyeceğim."
"Peki o zaman mantı olsun."
"Özlem sanırım beni kopmayalamış ha?"
"Sende mi?"
"Evet." gülmeye başlamıştı ve yüzüne renk gelmişti artık. Ah benim yavrum ben seni bırakır mıyım artık?
"Cidden fazla benziyormuşuz. Bu arada askerlik nasıl bir şey?"
"Yemekleri söyleyeyim her sorunu cevaplayacağım olur mu?"
"Olur tabi." hemen siparişleri verip ona döndüm.
"Başlayalım bakalım ilk sorundan. Askerliği uzun zaman önce yapmıştım eğer ersen en alt kademede oluyorsun ve bu gerçekten zor ha rütbe yükseldikçe kolaylaşır mı? Asla. O rütbeyi de belli bir şekilde alırsın."
"Peki kaç yaşındasın?"
"Yirmi yedi."
"Ha?"
"Ah pardon on beş yıl öncesinde kalmışım kırk iki oluyor."
"Anladım. Yirmi yediden kırk ikiye geçmek çok korkunç değil mi?"
"Pek değişen bir şey yok aslında eski Efe'yim sonuçta ama çok güzel bir değişiklik yok da diyemem." göz kırptığımda gülümsedi tekrardan. Çünkü en güzel değişiklik ben o zamanlar baba değilken şimdi oğlumla sohbet ediyordum. Baba olmak en güzeliydi.
"Adının Efe olduğunu söyledin peki annem sana neden Rüzgâr diyor?"
"Anneannem inat etmiş annem de Efe isteyince adımı Rüzgâr Efe koymuşlar. Özlem de Rüzgâr ismini kullanıyor nedenini bende bilmiyorum ama ondan Rüzgâr adını duymaya alıştım."
"Peki sen hangisini kullanıyorsun?"
"Efe'yi tercih ederim. Rüzgâr çok yumuşak geliyor."
"Sorum kalmadı sanırım."
"Vardır elbet zaman içinde bulursun merak etme."
"Sana soru sormamı sorgulama olarak görmüyorsun değil mi?"
"Sorgulama olsa ne fark eder ki? Hoşuma gidiyor beni merak etmen."
"Okula gitmem konusunda ne düşünüyorsun?"
"Seçim sana kalmış ama ben okuman taraftarıyım. Ha gitmem ben başka bir şey yapacağım dersen en büyük destekçin benim. Yasadışı işlere karışma yeter."
"O kadar ileriye gitmem zaten. İlla oku diyeceksin sanmıştım."
"Okumak zorunda hissedersen nefret edersin sana başka seçenekler de sunuyorum hangisi seni mutlu edecekse onu yap ki ceremesini çekerken ben istedim dersin bana zorla çektiriyorlar demezsin."
"Keşke hiç gitmeseydin."
"Bir daha gitmeyeceğim."
"Nasıl vuruldun?"
"Bombaydı kurşun değil. Diğer askerleri fark ettiğimde kamptan çıkardım ama benim çıkmak için vaktim olmadı. Bileğimi de çatışma sırasında yaraladım."
"Çok canın yanmış olmalı."
"Biraz sızladı o kadar. Bir vakitten sonra alışıyorsun artık."
"Ağrıya bağışıklık kazanmak gibi mi?"
"Kesinlikle öyle."
"Bende yapabilir miyim?"
"Hayır."
"Bende senin gibi subay olmak istiyorum. Lütfen."
"Yalancı!"
"Ama maceralı falan çok güzel oluyor."
"Bu işi macera niyetine seçmedim ben eşek herif! Doğru istekle yapmadığın sürece izin vermem."
"Tamam. Affedersin."
~~
Kahvaltı hazırlamayı da bildiğimden dolayı kalktığım gibi hazırladım ve Akın'ı uyandırmaya gittim.
"Akın uyan sabah oldu."
"Ne sabahı? Saat kaç?"
"Saat beş buçuk."
"Beş buçuk mu? Sabah mı bu?" kafama birden dank etti. Hadi ama ben askeri saate alışmıştım çocuk için bu çok erken.
"Özür dilerim evlat askeri saate alışmışım. Uyu sen."
"Yok önemli değil ben uyandım zaten."
"Hayır hayır geri yatıyorsun hadi."
"Peki öyle istiyorsan." başını yastığa koyduğu gibi geri uyudu. Gerçekten berbat bir adamım.
Aşağıya indim ve elime kitabımı alıp okumaya başladım bu saate asla uyuyamazdım. Birkaç dakika sonra duyduğum adımlarla Akın'ın geldiğini anladım ama farketmemiş gibi kitabı okumaya devam ettim. Cidden ürkütecektim çocuğu. Yanımdaki koltuğa oturduğunda kitabı bırakıp ona döndüm.
"Uykundan seni ettim."
"Önemli değil. O kadar da uykulu değilim zaten." ama gözlerinden uyku akıyordu. Kitabı sehpaya bırakıp ona baktım. Gerçekten Zafer'in dediği gibiydi. Gözlerimiz aynıydı ama onda bambaşka bir güzellik vardı.
"Bu gün okulun var."
"Maalesef." hafifçe güldüm.
"Gitmek zorunda değilsin Akın."
"Sana hava hoş fırçayı babamdan yiyen ben olacağım. Annem de onu destekliyor zaten."
"Anladım." Sesim titremişti. Daha bir gündür tanışıyorduk ama o benim evladımdı.
"Annemle nasıl tanıştınız? Nasıl evlendiniz? Aranızdaki konuşmadan sonra pek aşk evliliği yaptığınız söylenemez."
sessizliği bozmuştu. Bu konuda konuşmak istemiyordum ama sanırım anlatmaktan başka şansım da yok.
"Ailelerimiz istedi annen istemiyordu aslında. Yani sürekli bir askerin ölüm haberini duymaktan korkarak mı yaşayacağım, diye endişeliydi. Nasıl oldu bilmiyorum ama evlenmeyi kabul etmişti bir şekilde. İlk başta ailesi zorladı sanmıştım ama öyle olmadığına beni inandırmıştı. Çocukluğumdan beri ona aşıktım. Sonra da evlendik işte." ve her şey tepetaklak oldu. İlk günden her şey altüst oldu. Sözlerime devam ettim.
"Yani sonra ne olduğunu bilmiyorum bana hiç anlatmadı da. Hâlâ neden kabul ettiğini öğrenmeye çalışıyorum ama sonuç yok."
"Yani annemi seninle zorla mı evlendirdiler? Neden kabul ettin ki? Reddetseydin evlenmeyi?"
"Ettim. Defalarca reddettim nişan olacağı gün evin içinde büyük bir savaş çıktı zaten. Ben hayır dedikçe annemler daha da bağırıyor onları rezil edeceğimi söylüyorlardı. Haklılardı ama bende haklıydım."
"Peki annem ne yaptı o zaman?"
"Bilmiyorum. O sırada yanımızda değildi onun ailesi de benimle konuşuyordu ama o yoktu."
"Neredeydi ki o zaman?"
"Annen her zaman içine kapanık bir kadın olmuştur Akın. Sırlarla doludur onu çözebilen bir insanın varlığından şüpheliyim. Çok konuşur. Asla ona bir şey diyemem aşırı uzun bir dili var ama içine kapanıktır. Bir derdi bir sıkıntısı olduğunda asla anlatmaz sonra da başını belaya sokar." güldüğünü duydum. Döndüğümde merakla bana bakıyordu.
"Annem başını çok belaya sokmuş anlaşılan. Yanında seni de mi götürdü yoksa?" sadece takılmıştı ama dediği gerçekti.
"Aynen öyle yaptı. Gerçi o beni götürmezdi de işte ben onun peşinden gidiyordum. Çok merak ediyorum peşinden gitmesem ne kadar uzun bir ömrü olurdu. Yok yani normal belalara da bulaşmazdı. İlla kendine zarar verecek bir şey yapardı."
"Çok uğraşmışsın onunla anlaşılan. Buna rağmen neden evli kaldın ki? Cidden anlamıyorum ikinizi de. Kafede de pek sıcak değildiniz. Ne bileyim birbirinizin yüzüne bile bakmıyordunuz."
"Annen başkasıyla evli Akın. Başka biriyle evli bir kadına bakmam. Ahlaksızlık olur bu."
"Bu canını çok yakıyor değil mi?" ona baktım tekrardan yüzünden dediğine pişman olduğunu gösteren bir ifade vardı.
"Evet. Bunu reddedemem canımı yakıyor ama yapacak bir şeyim de yok."
"Umursamayacak mısın yani?"
"Elimden gelen bir şey yok ki. Yıllar önce bir çatışma sırasında senin haberini aldım o çatışmada da zaten bu hâle geldim. Pek belli etmem duygularımı ama gerçekten düşündükçe nefes dahi alamıyorum."
"Annemi gerçekten seviyorsun."
"Artık sevemem. Hadi saat ilerledi ben gidip eşyalarını getireyim sonra da okula bırakırım seni."
"Bu gün gitmesem?" cidden okulu sevmiyor.
"Bak annenden sana bahsettim sen onca yıl tanımışsınız zaten. Eğer bu gün okulu ekmene izin verirsem canıma okur. Hiç bakmaz sebebine ama bu konuyu açacağım elbette. İstemiyorsan okula gitmeye seni zorlamam ve zorlamalarına izin vermem. Hadi bu günlük de git yarın için annenle konuşurum zaten."
"Aslında okuldan temelli çıkmak değil de şu an gittiğim okuldan hazzetmiyorum. Çok katı ve kuralcı."
"O zaman okulunu değiştiririz. Şimdi son bir defa oraya katlan ilk işim kaydını başka bir okula almak olacak."
"Yapabilir misin ki?"
"Elbette yaparım. Sen mutlu olacaksan her şeyi yaparım ben. Kahvaltıyı tekrar hazırlayayım, sen yaparken bende eşyalarını getiririm."
"Ben halledebilirim aslında. Sen yorma kendini."
"Yorulmam merak etme." peşimden yürüyüp mutfağa geldi. Masa zaten hazırdı ama çok erken hazırladığından tekrardan bir şeyler yaptım ve bittiğinde Akın'a yemeğini yemesini söyleyip evden çıktım. Konumdan evine gittim ve arabayı bırakıp geçtim. Bahçeye girdiğim gibi küçük bir kız yanıma geldi.
"Merhaba." eğilip ona baktım tatlı tatlı gülümsüyordu.
"Merhaba."
"Sen Akın abimin babası mısın?" sorusu karşısında afallamıştım. Nereden anlayabilir ki küçücük çocuk?
"Sen nereden biliyorsun bunu?"
"Annem söyledi. Abimin eşyaları için gelecekmişsin. Abimi tekrar göreceğim değil mi?"
"Elbette görebilirsin." Özlem'in kızıydı...
"Yaşasın! Babam bir daha göremeyeceksin demişti çok korkmuştum. Abimi çok seviyorum."
"Onun da seni çok sevdiğine eminim."
"Neler oluyor orada? Sende kimsin?" ayağa kalktım. Bir adam gelip kızı arkasına çekti ve karşıma dikilip gözlerime baktı öfkeyle. Ne oluyor sana lan? Öfkeyle bakması gereken benim.
"Oğlumun eşyalarını almaya geldim."
"Benim oğlumun eşyaları onlar. Oğlumu senden alacağım. Sana bırakmam onu."
"Akın benim oğlum. Kendini çok kaptırma sakın. Karşıma dikilip benimle bu şekilde konuşamazsın. Değil sen tüm dünya karşıma dikilse Akın istemediği sürece onu benden kimse alamaz. Şimdi çekil önümden."
"Benim evimde bana mı emir vereceksin?"
"Haddini bilerek konuşmazsan neden olmasın? Şimdi çekil önümden."
"Çekilmezsem ne yapabilirsin ki?"
"Rüzgâr! Bende seni bekliyordum Akın'ın eşyaları içeride gelip taşımama yardım et hadi." yanından geçip eşyaları almak için Özlem'in peşinden gittim. Koridorda üç valiz vardı.
"Oğluma ne yaptınız bunca yıl burada?" elini attığı valizde durdurdu ve bana döndü. Sanki söylememem gereken bir şeyi söylemişim gibi bakıyordu.
"Ne yapacağız ki ona Rüzgâr?"
"Ona kendi fikirlerini sorduğunda neden uzaylı görmüş gibi tepki veriyor? Çocuğa neden istemediği şeyleri yaptırdınız bunca yıl?"
"Ne yaptıysam onun içindi. Bir düzene ihtiyacı vardı."
"Bu mu senin düzen anlayışın? Çocuğu içine kapanık ve soru sormaya korkar hâle getirmek mi?"
"Fazla kırılgan olması benim suçum değil."
"Sen nasıl bir şey yaptığının farkında mısın? Çökmüş. Çocuk tamamen çökmüş. Bu gün onu başka bir okula kaydedeceğim. Nasıl bir okula gönderiyorsanız çocuk okuldan nefret eder hâle gelmiş."
"Asla olmaz. Kendi okulunda okuyacak."
"Onu başka bir okula kaydedeceğim. Sana da fikrini sormadım."
"Akın benim de oğlum."
"Aklında bulunsun ben o dışarıdaki adam değilim. Oğluma baskı yapmam, yapılmasına da izin vermem." iki valizi alıp arabaya götürdüm Özlem de peşimden diğer valizle geldi.
"Eğer onu okulundan çıkarırsan oğlumu senden alırım Rüzgâr."
"Tehdit. Devam et Özlem durma istediğin kadar konuş. Konuşmayı bile beceremiyorsun ama konuş belki bir işe yarayacağını düşünür kendini mutlu edersin." diğer valizi de elinden alıp arabaya yerleştirdim ve çekip gittim. Akınla konuşup bir şekilde onu ikna etmem lazım. Oğlumu nüfusuma almam gerekiyor yoksa bunlar karşıma çıkıp duracak. Yolda giderken çalan telefonumla kimin aradığına baktım. Akın arıyordu da ne oldu ki? Hemen açtım.
"Efendim Akın?"
"Şey eve dün yanında olan arkadaşın geldi. Yanında da başka adamlar var kapıyı açayım mı?"
"Eve geldim sayılır sen kütüphaneye geç istersen ben onları karşılarım."
"Tamam." birkaç dakika sonra eve varmıştım. Zafer yanında diğer arkadaşlarımı da getirmişti.
"Komutanım!"
"Rahat olun komutanınız değilim ben. Zaten arkadaştık. Gelin içeri." kapıyı açtım ve içeri aldım hepsini.
"Harbiden yaşıyorsun ya." dedi Karan mutlulukla.
"Evet yaşıyorum maalesef." ters ters bana baktı üçü.
"Ne demek maalesef?" diye ekledi Doğukan.
"Boşverin. Gelin içeri dışarıda kalmayın." içeri aldım üçünü de.
"Bir şey ister misiniz?"
"Yok komutanım sen gel yeterli." başladı Doğukan. Beni bırakmaz artık anlatana kadar.
"Benim bir işim var hemen geliyorum."
"Nereye gidiyorsun?"
"Yukarı kata çıkacağım Karan."
"Tamam çabuk ol o zaman."
"Komutanım oğlunuzu da getirirseniz çok güzel olur aslında. Sizinle kalıyordu eminim arkadaşlarınızla tanışmayı isteyecektir." Zafer sen benim kuyumu kazmaya mı çalışıyorsun?
""Oğlunuz mu?""
"Sessiz olun bi! Evet oğlum ona bakıp geleceğim siz bekleyin burada."
"Amca olmuşuz Karan."
"Evet lan! Amca olmuşuz. Bizim onunla tanışmamız lazım Efe." ismim söylendiyse bunlar mutlaka Akın ile görüşmek isteyecekler.
"Sonra. Belki başka zaman ama şimdi kesinlikle olmaz."
"Neden?"
"Karan bak gerçekten çok karışık. Anlatacağım ama onunla götüremezsiniz şu an."
"Aman iyi şimdilik tanışmayız." ve Doğukan sözü böylelikle bitirdi. Şimdi onlara her şeyi anlatmak zorundayım. Harika!