İçeriğe geç

Yıldızların Ardı

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Yıldızların Ardı

Bölüm 1

1. Bölüm

" Umay! Uyuyor musun hâlâ ?geç kalıyorsun ama!" Aşağıdan gelen sesle kendimi dürüm gibi yaptığım yorganımın altından kafamı kaldırdım. Annem aşağıdan, mutfaktan sesleniyordu. Uykum vardı. Başımı geri yastığa düştü.

O sırada kapım açılıp sertçe duvara çarptı

"Umaayy!! Geç kalacaksın! Hadi ama bebeğim!"

"tamam anne uyandıııım..."dedim lavaboya uyurgezer gibi ilerlerken. Annem hala arkamdan cık cıklıyordu.

"Hızlı ol. Geç kalırsan artık Esma hoca bile kurtaramaz seni"

Ah Esma hocam... Annemden sonra şu dünyada beni çekebilen tek kişiydi...

Kendisi edebiyat öğretmenimizde aynı zamanda da disiplin kurulundaydı. Ne zaman bir öğrenci disiplin suçu işlemişse - çok büyük bir suç değilse - kurtarmaya çalışırdı. Kraliçeydi kısaca... Müdür yardımcımız ise bir kez daha geç kalırsam benim disipline vereceğini söylemişti.

Mecburen hızlandım. Üzerimi değiştirip kahverengi saçlarımı tepeden topladım. Tel tokalarımız saçıma taktıktan sonra açık mavi montumu ve üzerinde yıldızlar olan haki yeşili çantamı alıp aşağı indim.

Merdivenleri uçarak geçip hemen kapıya yöneldiğimde annem mutfaktan çıktı " kahvaltı etmeyecek misin?"

YETİŞEMEZDİM Kİİİ

Hızlıca başımı salladım"okulda yaparım ya..."

Annem klasik " Bir dahakine erken kalkıyorsun" şiirine başlayacağını anladığımdan hızlıca dolaptan gri peluş botlarımı aldım ve kapıya açtım

"atkın nerede?"

HAH! Yine eksik bir şey bulmuştu. Bir iki saniye suratına boş boş baktım sonradan botlarımı geri çıkarıp merdivenlerden hızlıca çıkmaya başladım "unuttum!"

Odama girdim dağınık yatağıma biraz bakıştıktan sonra atkımı aldım ve merdivenlerden indim. Sevgili annem beni bu yaşa nasıl getirdiğine hayret edip söylenmeye devam ediyordu.

Hızlıca vedalaşıp apartmanın merdivenlerden inmeye başladım.

Şimdi...

Ben Umay. 17 yaşındayım. Bu kadar.. Hakkında bilmeniz gereken pek bir şey yok. Sıradan Ankara'da yaşayan bir kızdım işte

Kapıyı açtığımda Ankara'nın soğuk rüzgarı yüzüme çarptı. Ankara ayazı işte... Bilirsiniz tüm ülke bilir. Bu yüzden size havanın ne kadar soğuk olduğunu anlatmayacağım

Ankara soğuğu benim için önemli değildi. Yani... 6 aylık bir bebekken bu ayaza çıkarılıp alışmış biri olarak artık soğuğu umursamıyordum.

Yola çıkıp okula doğru ilerlemeye başladım. Evet tek gidiyordum şimdi. Normalde arkadaşlarımla birlikte giderdim ama geç kaldığım için onlar da büyük ihtimalle okula gitmişti bensiz.

Gökyüzü açık gri rengindeydi ve hafif hafif kar yağıyordu. Ama tabii suyla karışık. Şubat ayındaydık kar yağmış erimiş ve şimdi tekrardan yağıyordu. Yol kenarlarında hâlâ karlar vardı ve yollar buz tutmuştu. Tüm Ankara sokakları buz pistine dönmüştü. Tabii bu Ankaralıların hiç hoşuna gitmemişti. Yani en azından sürücülerin. Buzlanma yüzden yollar çarpışan arabalara dönmüştü. Geçen gün önümde az kalsın kaza oluyordu.

Bunu düşünüp kıkırdadığımda çarpıldım ve yerdeki buzlanmanın bir kurbanda ben oldum. YERE DÜŞTÜM! Çantamın kenarındaki cam şişem özgürlüğünü ilan etti ve yola fırladı. Kırılmamasını umut ettim. Doğruluk ellerimle dizlerime dokunup ciddi bir yaramın olup olmadığına baktım. Tam o sırada biri cam şişemi aldı. Kırılmamıştı. Yanıma yaklaşıp cam şişemi uzattı. Tam teşekkür edecekken o sesi duydum

"Bu senin mi Hilal?"

Ezel Akal

Ezelî düşmanım

Tamam...Tam olarak düşmanım diyemezdim ama sevmiyorum nefret ediyordum kızdan işte

Dişlerimi sıkarak konuştum "Sağol "

Ezel omzunu silkti ve krem renkli düşmek üzere olan atkısını omzuna attı. Kahverengi kısa saçların atkısının üzerine düşüyordu. Atkısı ile uyumlu olarak montu ve botları da krem renkteydi.

Dönüp ona başka bir şey söylemeden okula doğru yürümeye başladım. Ezel arkamdan "rica ederim" dedi sizi samimiyetten çok uzakta alaycıydı

Ona cevap vermeden hızlı ama dikkatlice yürümeye devam ettim

⭐⭐⭐

Öğrenci kartımla turnikeden geçip okul sınırları içine adım attığımda derin bir nefes aldım. Geç kalmamıştım! Dersin başlamasına 8 dakika kalmıştı. Güvenlik ablaya gülümseyip okula doğru yürüdüm. Okulun önünde, ayakta duran iki kişiye takıldı gözlerim. Deniz ve Umut. Çocukluk arkadaşlarım. Ezel, ben ve Deniz bebeklikten beri tanışıyorduk. Üçümüzde Ankara'da doğup büyümüştük. Umut ise aramıza 8 yaşındayken gelmişti. İzmir'in ılık havasından, Ankara'nın sert havasına geçtiği için alışamamıştı. Şimdi Deniz benim gibi soğuktan etkilenmezken. O soğuktan kızarmış yanakları ve burnuyla zıplıyordu ısınmak için.

Benimseyerek yanlarına gittim "Günaydıınn"

Deniz telefondan kafasını kaldırıp saçlarıma baktı "Günaydın yürüyen bijuteri"

"Bijuteri mi?"

"Evet!" dedi Umut "Kafandaki tokalara bak! Yeni dükkan açılır." diyerek atkuyruğuma vurdu.

Onlara aldırış etmeyip okul kapısına yürüdüm. Tam o sırada yanımdan Ezel geçti ve bize göz devirdi.

Umut bana döndü" Ne oldu şimdi buna ya?"

Omzumu silktim "Yolda karşılaştık. Ayağım kaydı ve yere düştüm bir anda başımda bitiverdi."

Ezel'le birlikte dördümüz çocukluk arkadaşı olsak da benim Ezel ile olan kavgam yüzünden artık onlar da ezberle konuşmuyorlardı...

Liseye yeni geçtiğimizde 9. sınıfta Ezel ile aynı sınıfa düşmüştük. Okulumuzda garip bir sistem vardı her sene sınıfları değiştiriyorlardı. Umut ve Deniz'de aynı sınıfa düşmüştü ama farklı sınıflardaydık. Bir proje ödevimiz vardı. Ezel'le ben grup olmuştum. Sonra Bir nedenden tartışmaya başladık. Önce sadece atışma ile başlayan kavga birbirimize saç baş girmemize son bulmuş, ve kavganın bitmesi arkadaşlığımızı da bitirmişti. O günden sonra Ezel hiçbirimizle konuşmamıştı...

O yıldan sonra, 10. sınıfta sınıflarımız değişmiş, dördümüz farklı sınıflara düşmüştük, ama şimdi 11. sınıfta dördümüz de aynı sınıftaydık.

Sınıfa girdik ve yerlerimize geçtik. Cam kenarında oturuyordum. Deniz ve Umut'ta arkamda oturuyordu.

Kalorifer peteğine yaklaşıp kafamı sıraya koydum hâlâ uykum vardı

"Umay uyuyacak mısın? Hakan hoca seni bitirir."

Sıra arkadaşım, canım Ülkü' me boş boş baktım

İlk ders felsefeydi. Hakan hoca da felsefe öğretmenimizdi. 10. Sınıftan beri bir türlü yıldızımız barışamamıştı kendisiyle. Biz 9. sınıfken müdür yardımcımızdı. Keşke öyle kalsaydı. O dönemler Ezel'le Allah'ın her günü disipline gittiğimiz için bizden bıkmıştı. Daha doğrusu benden bıkmıştı. Ezel'le bana davrandığı gibi davranmıyordu.

Yüzümü buruşturdum "İlk derse felsefe koyan akıllı kim?"

Ülkü bana gerizekalıymışım gibi baktı. Umut arkadan lafa atladı "git ders programlarını hazırlayanlara kız bize niye atarlanıyorsun?"

Günlük derslere niye ağır ve sıkıcı dersleri koyuyorlardı ki. İlk ve son derslerde hep uykum geliyordu.

Umut güldü " Güne düşünerek başlıyoruz kötü mü?"

"çok iyi..." Dedim ve çantamdan felsefe kitabı çıkardım. Kitap benden çok çekmişti... Odamda sinirlendiğimde elime hemen bu kitap geçer duvara fırlatırdım. Sayfasında yazılar, karalamalar, çizimler vardı. Koca filozofların yüzüne fosforlu kalemlerimle sakal, bıyık, gözlük falan çizerdim. Ciddiyim! Allah ismini söyleyemedim bir filozofun yüzünde fosforlu kalemlerimle makyaj yapmıştım...

Felsefe derslerine karşıydım. Düşünce kişiden kişiye farklılık gösteriyordu hani? Bir de bundan sınav oluyorduk...

Sonra çantamdan okuma kitabımı çıkardım. Okuduğum romanlar çoğunlukla kalın olduğu için çantamın yarısını bunlar kaplardı.

Umut öne doğru eğildi "Umay yeni işe başlamışsın kardeşim hayırlı olsun."

"ne işi?"

Kitabımı gösterdi "Bir inşaat firması ile tuğla işi için anlaşmışsın." Deniz'le birlikte gülmeye başladıklarında elime yine felsefe kitabı geçti ve yüzüne doğru fırlattım.

" Umay ! Ne yapıyorsunuz siz!"

Aha başlıyoruzz... Bu Hakan hocanın sesiydi.

Sakince arkamı döndüm. Hakan hoca ve yirmi iki kişilik ordumuz - yani sınıfımız- bana bakıyordu

"Otur yerine." Şu adam emir kipi olmadan konuşamıyor muydu?

Dönüp Umut'a *seni geberteceğim* tarzında bir bakış attım. Hâlâ gülüyordu.

Hakan hoca emirler yağdırırken sıranın altından kitabımı açtım. Kaldığım yerdim hocaya çaktırmadan sessizce okumaya başladım

💫

Bölüm sonu

9 yorum