Biri gelir seni sen eder;
biri gelir seni senden eder.
-Şems-i Tebrizi
☁️
Sensiz olan benliğimin şu anda nasıl yandığını bilseydin, yine koşarak gelirdin yanıma.
☁️⛅️☁️
Dört yıl önce...
Ormanlık alanın serin rüzgarı tenimi süpürüp geçtiğinde, sabırla beklediğim sıra, nihayet bana gelmişti. Arka cebimden çıkardığım cüzdanımla birlikte bana seslenen orta yaşlı adama verdim dikkatimi.
"Buyurun efendim, siz hangisini istersiniz?" diye sormasıyla hemen arkasında güzelce sıralanmış bisikletlerde gezdirdim gözlerimi.
"Mor," dedim gözüme takılanla. Renkler arasında gezdirdiğim gözlerim, hepsinden uzak bir köşede aradığımı bulunca heyecanla açıldı. "Ve mavi, ikisi olsun."
Adam, oturduğu yerde geriye dönerek gösterdiğim yere baktı. Tombul çehresinde minik kalan burnu üzerindeki gözlüklerini düzeltip, mahçup bir tebessüm yolladığında ona yönelttim tüm dikkatimi. "Mor tamam ama mavi olan olmaz."
"Neden?" Hayal kırıklığıyla baktım gözlerine. Buradaki tek mavi oydu. Ünseli'ye en yakışacak olan da oydu. Kalbimin atışları hızlandığında, mavi hariç hangi rengi alabileceğimi bir yandan düşünürken diğer yandan da gelecek cevaba odakladım kendimi.
Derin nefesi sesli şekilde dışına veren adam, "Birkaç dakika önce kiralayan kişi getirdi. Biraz sert kullanmış, zinciri atmış ve birkaç minik arıza olmuş. Henüz tamir etmeye fırsatım olmadı," diye söylendi. Sözleri sırasında ardımda bir yere bakındığında, benden sonraki müşterilerini bekletmek istemediğini anladım. Benim de öyle bir niyetim yoktu zaten.
"Ben yapabilirim!" diye atıldım aniden. "Hiçbir karşılık istemem, kira bedelini yine veririm. Ben yapabilirim." Heyecanla atan kalbim, onu ikna edebilme ümidiyle çarptığında yanımdan geçen birkaç bisikletliye baktım. Ünseli beni bekliyordu, birazdan biz de onlar gibi birlikte bisiklet sürecek ve doğanın eşsiz manzarasını seyre dalacaktık. Hayatı sevebilmek için güzel bir nedendi bu. Doğayla baş başa olmak...
"Üzgünüm," diye konuştu adam. Sabırsız hareketleri, bakışlarını giderek baygınlaştırıyordu. "Başka bir renk daha seçin, istediğiniz dakikaya kiralayalım. Acele edin, lütfen."
"Lütfen," diye ısrar ettim. Onu sinirlendirebileceğimi biliyordum ama mavi olanı almayı hedeflemiştim bir kere. Almadan geçme gibi bir amacım yoktu. "Tamir edebilirim. Zincir çok basit bir iş. Diğer sorun neyse de yaparım," diye kendime bir ümit yolladım. Zincir yerleştirme basitti ama bilmediğim diğer sorun için büyük konuşmuştum. Ünseli için.
"Beyefendi..."
"Tamir edemez, daha da bozarsam hasarın karşılığını ödeyeceğim," diye konuştum son bir ümitle. Elindeki kalemi kenar bırakıp, sırtını dikleştirdi.
"Tamam," dedi aniden. "Madem bu kadar iddialısınız, tamir edebilirseniz eğer sadece tek bisiklet kirası verirsiniz o zaman." Çehresine yerleşen garip tebessüm, hem eğleniyor gibi hem de kendinden emin bir şekilde poz veriyorken dudağım sola kıvrıldı.
"Oldukça güzel teklif." Tek kaşım bir anlık için havalanıp indiğinde, derin nefesle omuzlarımı oynattım. "Kabul."
Adam, epeyce uzun zamandır oturduğunu belli eden hamlanan bedenine birkaç hareketle esneklik kazandırdığında, sırada bekleyenlerden küçük bir özür dileyip ardından gelmemi söyledi. Minik kulübeye yaslanmış mavi bisikletin yanına vardığımızda hiç beklemeden içine girip, bir dakika içinde bir tamir sandığıyla yeniden belirdi. Üzerindeki kazağı, göbeği üzerinde çekiştirdikten sonra sahte tebessümü başarısızca çizdi çehresine. Yapamayacağımdan emindi neredeyse. Ve bu tavrı beni daha da hırslandırıyordu.
Sandığı elime aldıktan sonra, kolaylık dileyip yanımdan ayrıldığında, birkaç metre uzaktaki koltuğuna yeniden oturdu. Sıradaki müşteriyle ilgilenmeye koyulunca mavi bisiklete döndüm ben de. Heyecanlıydım. Ünseli'yi ona söylediğim dakikadan daha çok bekletmiş olacaktım fakat bence buna değecekti.
Yere çömelip bir süre bisikleti kurcalamaya koyulduktan sonra yakaladığım sorunları zihnime kazıyıp, ağaçlardan dökülen sonbahar yapraklarını, oturduğum yerde biraz biriktirerek üzerlerinde bağdaş kurdum. Akan zinciri avucuma aldığımda, ayrıldığı dişliye doğru takip ettim. Ön kısımdaki vitese uzanıp gerekli konuma aldıktan sonra, bir elimdeki zinciri dikkatlice kaldırıp, diğer elimle pedalı sakince çevirmeye koyuldum. Dönen dişlilerle birlikte rayına otururcasına birbirlerini tamamlayan parçalar, göğsümün ortasında yuva yapan yumruyu usulca kapı dışarı etti. Birkaç dakikalık bu olay için döktüğüm dil, fazlaydı bile. Konumumu bozmadan, bahsettiği diğer hatalara da göz atsam da üzerinde durulacak kadar sıkıntı olmayan bu durumu, zincirden de kısa sürede halletmiş olmuştum.
Parmaklarımdaki çok sayılmasa da kendini belli edercesine bulaşan koyu yağı, yerden aldığım bir yaprağa sildikten hemen sonra, kulübenin yanında yer almış çeşmeye ilerleyip iyice yıkadım elleri. Kirli ellerle gidersem eğer, nedenini öğrenmek için benim kadar azimlenebilecek Ünseli'ye bu olaydan bahsetmem gerekecekti.
Ben, hesapta yokken insanlar için yaptığım iyi olan şeyleri onların yüzüne söylemeyi seven biridi değildim.
Üzerimde kuruladım ellerimi. Peçete ya da havlu arayacak kadar vaktim yok denecek kadardı. Kapatmış olduğum sandığı, kulübenin yanına bıraktıktan sonra, mavi bisikleti sorunsuzca ilerletip hemen yanında yer aldım.
Adam, bana dönmeden önce para hesabı yaptığı müşterisine, eğlence dileği sunduktan sonra fark ederek birkaç bakıştan sonra döndü bana. "Ne yaptın? Olmadı değil mi?"
Güldüm. Nasıl da emindi başarısızlıktan...
Kaşlarımı kaldırıp çıt sesi çıkardım dudaklarım arasından. "Bir bebeğin arabasının tekerini takmak kadar basitti."
Cevabım onu epey şaşırtmış olacak ki, yerinden yeniden kalkıp bisikletin direksiyonunu tutarak ileri geri hareketler yaptırdı. Şaşkın ifadesi saniyeler içinde değişirken bu kez hoş bir çehreyle baktı bana. "Hakkınızı yemişim. Giyim kuşamınıza bakınca, bu işlerden anlamaz dedim ama beni yanılttınız."
"İnsanları görünüşüne göre yadırgamak, her zaman hüsrana sürükleyecek bir davranıştır."
"Öyle... Öyle." Göbeği üzerine koyduğu ellerini iki yana bıraktıktan sonra, yanındaki masayı gösterdi nazikçe. "Gelin, kiralamayı yapalım," diye ekledi onayına. Benden önce ilerlediğinde minik bir kağıda iki bisikleti tek fiyatta yazdığını görünce, verdiği sözde duruyor olması hoş kıldı kalbimi. "Yarım saati, bu civar," dedi kağıttaki rakamı gösterip. "En fazla iki saat durabilirsiniz. Bu sınır çerçevesinde istediğiniz dakikada bir fiyat kesebiliriz."
Başımı usulca sallayıp onay verdiğimde, günlük planları kattım devreye. İki saat güzel bir dilimdi, ama yapmayı planladığım diğer aktivitelerin zaman cellatıydı. "Bir saat olsun lütfen," diye konuştum. Sıcak bir tebessümle beni onayladıktan hemen sonra gerekli işlemleri hallettik.
Ücreti ödedikten sonra, zaten yanımda olan mavi bisikletin yanına mor olanı getirdi. Yanından ayrılmadan önce kolay gelsin dileklerimden sonra, diğerlerine söylediği aynı sözleri duyurdu bana.
Büyük bir kelebek, kuşların cıvıltısına eşlik edip kalbime kadar kondu. İki yanımda iki bisikletle ilerlerken ormanlık gezi alanına getirdiğim Deniz Kızı'yla yapacağımız bisiklet sürüşü, şimdiden heyecanlandırıyordu beni.
Tek sorun şuydu ki, söylediğim dakikadan çok bekletişim, umuyordum ki sinirlendirmemişti onu. Hızımı daha da arttırdığımda yanımda tek elle sürmek zorunda kaldığım bisikletler işimi zorlaştırsa da gücümü kesmedim. Nihayetinde ise birkaç dakikalık daha yoldan sonra telefonunda bir şeyler karıştıran Ünseli, bankta karşıladı beni.
"Deniz Kızı!" diyerek duyurdum sesimi. Başını kaldırıp bana doğru baktığında kocaman gülümsedim. "Geç kaldım mı?" Tebessüm kondurduğu çehresini yeniden telefonuna indirdiği süre zarfında aramızdaki mesafeyi kapatıp, nefesimi kontrol altına almak istercesine dikildim karşısında.
Telefonda mesaj gönderdiğini belirten minik bir sesten sonra ekranı kapatıp çantasına koydu. Yüzünü, yüzüme yeniden kilitlediğinde, "Hayır, oldukça erkencisin," diyerek gülümsedi.
Sıcak ses tonuna rağmen kurduğu cümle sağlam bir tezatlık etkisi bırakıyordu. Dudaklarım dümdüz bir hal aldığında gözlerim kısıldı kontrolsüzce. "İğneleyici bir cevap. Biliyorum, biliyorum." Kaburgalarımın hareketini dindiren ciğerlerim, güzelce bir derin nefes kopardı havadan. "Biraz geç kaldım ama orada çalışan adamın suçu. Mavi bisikleti almak için iki kasa dil döktüm." Sözlerim birbirleri ardından yuvarlandığında bir çocuk gibi mızmızlandığımı düşündüğüne emindim neredeyse. Hareketlerimi dikkatlice izlerken, yüz tuvaline en çok yakışan tebessüm fırçası, ustalığına imza atıyordu.
Bakışlarını indirip, iki yanımda tuttuğum bisikletlerde gezdirdi gözlerini. "Ben binemem."
Bakışları yeniden yukarıya döndüğünde, anlamak istercesine baktım ona. Nedenini kendi içimde düşünmeden önce en sağlam kaynak olarak kendisine sormak istedim. Öylesine bir şekilde reddetmeyeceğini biliyordum. Bir sebebi olmalıydı. "Neden?"
"Sürmeyi bilmiyorum."
Ani bir rahatlıkla gülümsedim. "Ben de önemli bir sebep sandım Deniz Kızı." Şaşkın yüz ifadesini izledikten hemen sonra bisikletleri dikkatli bir şekilde kenara bırakıp onu rahatsız etmemeye özen gösterecek şekilde banka oturdum. Bedenim, kendisini tutan başka bir güçle daha da rahatladığında gömleğimin eteğini kavrayıp yelpaze yaptım yüzüme. Yorgun ve kırmızı bir çehreyle durmak istemiyordum. Aklıma aniden gelen bir fikirle göz ucuyla ona baktım. Gülmemek için kendimi zorlarken birazdan söyleyeceğim söze vereceği tepki için meraklanmıştım. "Bilmediğini zaten biliyorum."
"Nasıl?" diye sordu aniden. Çehresi, tutmaya çalıştığım gülüşümü zorlayan bir ifade çizdiğinde, "Sana daha önce hiç söylemedim bile," diye ekledi.
"Ah, Deniz Kızı." Gömleği bırakıp ondan kaçırdım gözlerimi. Çehremdeki ifadeyi rahatça anlamaması için dirseklerimi, sırtımı yasladığım banka kaldırıp yukarıya bakarak derin bir iç çektim. "Bir yıldır beraberiz. Beni hâlâ tanıyamadın mı?"
Bana daha da odaklandığını hissedebiliyordum şu anda. "Sen, beni çok mu iyi tanıdın sanki?"
Sorduğu soru, öylesine mükemmel bir zaman ve konuya kapı aralamıştı ki, beklediğim anı belli edercesine sırtımı düzleştirip ona döndüm hemen. "İşte. İşte tam da bu ya. Hem çok kolay anlaşılıyorsun hem de çok zorsun Ünseli," diye konuştum. Bir yıldır gözlemlediğim kişiliği hakkında yorumumu ortaya koyarken gerçekten etkilendiğimi söylememek için zor duruyordum. Yanlış anlayıp, benden uzaklaşmasını istemiyordum. "Bu çizgiyi nasıl koruyorsun anlamıyorum. İnsanlar, seni tanıdığını sanıyor ama öyle bir şey yapıyorsun ki, aslında seni hiç tanıyamadıklarını anlıyorlar." Onu bulmaca gibi çözmeye çalışan benliğimi, insanlara zamirleştirerek söyledim benliğimde yaşattıklarımı. "Gizemlisin."
Bakışları yumuşadı sözlerimi dillendirdiğim zaman içinde. Düşünerek önüne dönerken bir noktaya bıraktı odağını. Gözlerini görebiliyordum. Koyu kahveleri, zaman zaman siyahın kapısını tıklatsa da etkileyici bir biçimde çok açık bir tondaydı şu anda. Bu oluyordu. Gözleri, kahvenin her tonuna mektup yazabiliyordu. Ve bu, ona çok fazla yakışıyordu. Giydiği kıyafetler, büründüğü ruh hali, doğanın yansıması... İrislerindeki ton skalasıydı.
"Biraz mübalağa mı yaptın sanki?" diye kendini haksızlığa sürükledi. "Zannettiğin kadar gizemli ya da özel değilim ben, Miraç. Beynimin içindeki düşünceleri, böyle değiştirebileceğini düşünüyorsan üzgünüm ama yanılıyorsun." Burukça gülümsedi. İşte yine... Göz rengindeki o tuhaf koyulaşma oluyordu. Adeta gölge iniyordu üzerlerine. Ve tam da o an anladım ki, Ünseli ciddi derecede güvensizlik yaşıyordu insanlara karşı. Kendi alnımdan öpmek istedim o an. Nasıl yapmıştım da bu plan doğrultusunda el sıkışmıştım onunla? Kendime nasıl güvendirebilmiştim onu?
Sebebini ondan duymadığım sürece, masama yatıracağım her bir dosya, onaysız geri dönecek ve soru işaretleriyle donatacaktı beynimin dört bir yanını. Onu izlemeyi bir an bile bırakmadan usulca salladım başımı. Düşüncelerini bana söylemesi güzel bir adımdı. "Biraz daha zaman..." diye sakince duyurdum sesimi, ümit ederek. "Birazcık daha." Ayağa kalkıp, bu garip bulutu dağıtmak istercesine hareketlendim. Karşısına geçtiğimde, elimi usulca uzatıp küçük bir öksürükle çekmek istedim dikkatini. Bana baktığında en samimi halimle gülümsedim ona. İnsanlarda yaşadığı güvensizliği bende yaşasın istemiyordum. Evet. Bir yıldır beraberdik ama "güven duygusu" denilen bu illet, birkaç saniyede en sağlam şekilde bozulabilecek bir şeydi. Fazlasıyla yaşadığım bu duyguyu, onun bende yaşamasına izin vermeyecektim. "Hadi, sürelim."
Burukça gülümsedi. "Bisiklet sürmeyi bilmiyorum."
"Sana öğretirim."
Parmaklarıma eğdiği bakışları bir süre orada takılı kaldıktan sonra burukluğu, ısınmak istercesine gözlerime yöneldi. Elini, elimin üzerinde koydu daha sonra. Olumlu yanıtı, sağlam bir rahatlık bıraktı bedenime. Tedirginliğim göç eden kuşlar gibi bedenimden ayrıldığında dudaklarımın haricinde gözlerimle gülümsemedim bu kez.
Onu bırakmadan, hemen yana eğilip mavi bisikleti kaldırdım. Tek elimle sıkıca tuttuğum sırada, ayağa kalkmasının ardından elini parmaklarımın üzerinden çekip çantasını çıkardı. Tedirginliğini hissedebiliyordum. Bacağındaki sağlık sorunu nedeniyle denge problemi yaşıyordu. Biliyordum. Buna rağmen cesaretini toplayıp bisikletin koltuğuna dikkatlice oturduğunda, onu güvende tumak isteyerek beline sardım elimi. Düşmesinden korkuyordum. Parmaklarını elciğe sardığında, ben de boşta kalan kısımdan tutsam da birkaç parmağım onunkilerin üzerine çıktı.
"Hazır mısın?" diye sordum, onu sıkıca tuttuğuma emin olduğumda.
İnip kalkan sırtı dikkatimin ağına yakalandığında, güven vermek istercesine biraz daha yaklaştım ona. Tam o anda, aniden kaldırdığı başı, yüzümün hemen yanına getirdi yüzünü. Nefesim kesildi. Bu kadar yakın olduğumu kestirememişti belli ki. Ve ben... Bana bakmak isteyeceğini düşünememiştim.
Çok yakındık...
Birkaç saniye içinde hızla indirdi başını. Yutkunma sesini duyduğuma yemin edebilirdim. Ayaklarını pedallara yerleştirdiğinde, ister istemez gülümsedim. Utandığı bariz ortadaydı. Ve bu durum, sebepsizce hoşuma gidiyordu. "Hazırım."
Beni görmese bile olumlu anlamda kapatıp açtım gözlerimi. Sürüşe geçmeden önce bir nokta belirledim gözümde. Belindeki elimi, onu rahatsız etmeyecek şekilde daha da güvenle sıkılaştırdığımda, çocukluk hayali olduğuna emin olduğum bir düşünü daha gerçekleştirmeye hazırdık. "O zaman, üç... İki... Bir."
"Üç... İki... Bir." Kitabın sayfaları arasında gezdirdim parmaklarımı. Elimde tuttuğum, Ünseli'min daha birkaç gün önce çıkan kitabıydı. Kazanın olduğu gün, baskıdan önceki kapak görüşmesi gerçekleştirememiş olsa bile yayın görevlileri, bir ayı aşkın zamanında basımı ertelemek yerine, onu daha da üste çıkaracak adımı gerçekleştirmişti... O günü hatırlıyorum. Gelen fotoğraf ve aramadan sonra biri serumlu, ellerini tutarak mutluluktan ağlamıştım dakikalarca.
Yayın görevlisi Serdar Bey'den gelen mesajda, kitap siparişi veren her okur için, "Mavilerin her zaman seninle. Sana inanıyoruz ve seni bekliyoruz Ünseli!" yazan kağıtlar göndereceklerini açıklamışlar ve ilk kitabı ertesi gün bana göndermişlerdi.
Nasıl da özeldi zihninden dökülen her kelime... Nasıl da güzeldi vermek istediği mesajlar.
"Asla pes etme."
Değindiği en büyük mesaj buydu. Hatalar yapsan bile Mariana kadar derinde hissetsen de İcarus için çabala...
Belki de kendi düştüğü derinlikte, kimseyi görmek istemediğindendi bu çabası? Herkese el uzatmaya çalışıyordu. Okur ailesiyle içli dışlı olmak, hem onları sevdiğini hissettirmek hem de sevildiğini hissedebilmek için, çabalıyordu. Yazar olmak, duyguların manevi cerrahı olmak demekti, bana göre. Ve benim Deniz Kızı'm, bu alanda doktora ünvanına yükselmeye kararlıydı.
Sayfaları dolaştıktan sonra, kitabı nazikçe kapatıp, cebimdeki kalem ve kağıdı çıkardım hemen. Buraya, onun sesi olarak gelmiştim. Evet... Başka birçok yerde de gerçekleştirebilirdim bunu ama kitaplar sihirli olanıydı.
Minik beyaz kağıdı kitabın üstüne koyduğumda sıkıca tuttum. Mavi kalemi üzerine değdirdiğimde yazdığım yazıların kime gideceğini şimdiden merak eder olmuştum. Çehreme yerleşen tebessümü soldurmadan kaldırdım kafamı. Kategorilerine göre ayrılan kitap bölmeleri arasında dolaşan insanları izledim bir süre. Yüreğim hopluyordu...
Derin nefes aldım daha sonra. İnanıyordum. Bir gün, Ünseli ile birlikte yeniden yapacaktık bunu. Tıpkı ilk zamanlardaki gibi... Gözlerim kağıdın üzerine yeniden yöneldiğinde, mavi kalemi raks ettirdim bu kez.
"Ünseli'den size bir bulut getirdim. Onu maviye boyayalım ve gökyüzüne salalım... O iyi. Uyusa bile her zaman bizimle."
