Ben tesadüflere inanmam. Tarihte sadece tevafuklar vardır, tesadüf yoktur.
-Pablo Picasso
☁️
Söylediğin sözler, kırıklarım arasında öyle garip bir bağ oluşturuyor ki; her şeyi arka plana alıp, seni dinlemek istiyorum.
☁️⛅️☁️
Beş yıl önce...
Yürüdüm. Kaldırım kenarında ağır adımlarla ilerledim ve bana tek dostluk eden, inceden inceden yağan yağmur taneleri oldu. Koşuşturuyordu çoğu insan, hızlı adımlarla kaçıyorlardı. Bazıları şemsiyesini açmıştı bile. Ne saçma... Yağmurdan neden kaçarsın ki? Yağmur sen ağlarken gülmeyen tek dost değil miydi? Seni anlayabilen tek şeydi. Ya da sadece benim için mi öyleydi?
Bugünkü rotam, evimden uzak bu sahilin deniz yanıydı. Yine. Yaklaşık iki haftadır buraya geliyordum. Beni kendisine çeken bir enerjisi var gibiydi.
Sessizliğin melodisindeki dalgalar kumlara çarpacak, bazılarını alıp götürürken bazılarını da yeni bırakacaktı sahile. Aslında ne kadar da basitti hayat. Kum taneleri olan bizler, dalganın üstümüzden bir kez geçişine bakıyorduk. Ya ölürsün ya da doğarsın. Ama ne olursa olsun, mavi dünya diye tabir edilse de gri diye saydığım bu dünyadan bir tutam nefes alacaksın. İlk ya da son. Önemli değil.
Yine de yaşamayı seviyordum ben. Fazlaca düşsem ve düşürülsem de kendi tebessümümü çizecek kalemi, bir başkasının eline vermek istemedim. Ki zaten her zaman, ağzı olan konuştu, dili olan uzattı da dudağı olan susmadı. Kime ne dersek diyelim, herkes anlamak istediği açıdan dinlemedi mi bizi? Olduğumuz gibi değil de olmasını istedikleri kişi yapmaya çalışmaz mıydı?
Bulutlar öyle değil ama.
Yağmur, dertlerimize kahkaha atmaz hiçbir zaman.
Çok anlattım. Anlamak isteyene sessizliğim bile romandı ama anlamak istemeyene tüm çığlığım sükûnetti. Ama istemediler. Anlamak istemediler, duymak istemediler, konuşmak, susmak, kabullenmek, dinlemek... Sadece kendilerini istediler. Bu yüzden bulutlara anlattım. Gökyüzünde usulca süzüldüler, anlattığım her şeyi benden uzakta bırakıp yeniden bana geldiler, kulağıma fısıldadılar.
"Her şey iyi olacak Miraç."
"Yaşıyorsun, hâlâ bir ümidin var."
"İnanmaktan vazgeçme."
Belki de delilikti bu. Yağmura konuşmak, bulutlara fısıldamak, dalgalarına dokunmak... Ama herkes benden gidince, hayat öğretti bunu bana. Tercihim değildi, rahatsız da değildim.
Yağmur giderek azaldığında kaldırdım başımı. Kaldırıma konan dostlarım durmuştu. Başımı sağa çevirdiğimde kabarık deniz karşıladı beni. Bulutlar hemen üzerindeydi ve belli ki birazdan da şehrin üzerine gidip, kimsenin anlamadığı tok şarkısını bırakacaktı yeryüzüne. Bir an orada olup, insanların o halini izlemek istedim. Ben onları izlerken onlar beni göremeyecekti bile. Herkes, yağmurun telaşıyla kaçacak, kimse kimseyi umursamayacaktı. Ama hayır. Sahil daha güzeldi. Kaldırım taşlarının kumsala doğru uzandığı noktaya geldiğimde, o yöne döndüm hemen. Birçok yerden girebilirdim ama kendime oluşturduğum rota buydu ve onu bozmayı istemiyordum.
Taşlar bittiğinde ıslaklıkla biraz olsun sertleşen kumlara gelince aklıma o an gelen bir fikirle ayakkabılarımı çıkardım. Çıplak kalan ayak parmaklarım, yarı ıslak kumlara tutundu. Başımı kaldırdığım gökyüzü giderek koyulaşırken yüreğime dolan duygu hem ürkütücü hem de heyecan vericiydi. Bu duyguyu seviyordum.
Biraz ilerledikten sonra daha önce oturduğum minik tepe karşıladı beni. Düşünmeden yanına ilerlediğim sırada, tamamen boş kalan sahilde benden başka bir beden karşıladı beni. Kaşlarım istemsizce çatılsa da dikkatli baktığımda hatırladığım simayla gülümsedim. Kumsala oturup, telefonuyla ilgilenen bu kızı, daha önce de görmüştüm. Denizi seviyor olmalıydı. Yağmurlu havada bile burada duruyorsa eğer farklı bir ruha sahipti belli ki.
Daha önce gördüğüm zamanlarda yanına gitmek istemiştim ama yalnız geldiyse yalnız kalmak istiyordur diye hiç cesaret edememiştim. Belki de benim düşündüğümün aksine, diğer insanlar gibiydi? Beni tersleyip, defolup gitmemi nazikçe ya da direkt söyleyebilirdi.
Güldüm. Şu anda izlediğim kişi, az önce hikayesini kurduğum birine benzese de benzemese de yanına gitmek yerine onu izlemeyi istedim. Telefonu kumların üzerine bıraktı. Düşen omuzları, aldığı derin nefesle yeniden havalanırken yukarıya kaldırdı başını. Gökyüzüne bakıyordu.
Yarım yamalak gördüğüm yan profilini daha iyi görebilmek için ellerimle aldığım destekle bir adım öne çektim bedenimi. Yolunda gitmeyen bir durum var gibiyidi. Ağlıyor muydu?
Yutkundum. Nedenini bilmiyorum ama birçok ruh halini gördüğüm kişinin şu anda ağlıyor oluşu, anlamsızca çok etkilemişti beni. Deniz kabuklarını denize öfkeyle fırlatışını, telefonda konuşurken kahkaha atışını, şaşırdığını hatta kızdığını bile görmüştüm ama ağladığını ilk kez görüyordum. Bu iyi değildi. Kendimi istemeizce çok kötü hissediyordum şu anda...
Gözlerini silmesi artarken ayakkabılarını çözüp, biraz geriye attı. Sağ bacağını tutup ayağa kalktığında, derin nefesi ikinci kez kaldırdı omuzlarını. Belki de gelen dalgalara değdirmek istemişti ayaklarını? Ya da sahil boyunca çıplak ayakla yürümek istemişti?
Hayır. Hayır, hareketleri hiç de tahminimdekiler gibi değildi. Dalgaları çoktan yarmış, beline kadar tuzlu suya bulanmıştı bile. Olduğum yerden hızla kalktığımda birkaç adım yaklaştım ona. Gerçekten! Bu kız ne yapmaya çalışıyordu böyle?
Ona daha da yaklaştım, bacaklarım dalgayla buluştuğunda ayak topuğuma değen sert bir şey ani olarak canımı yaksa da şu anda ilgilendiğim tek şey sulara gömülmek üzere olan bu kızdı.
"Hey!" Yüksek sesle bağırdım. Duymadı bile. "Hey, sen! Dur!" diye çağırdım yeniden. Yine duymadı.
Omuzlarına kadar gelen su, beni ürkütüyordu. Ona yetişebilmeyi diledim. Hızla yanına gitmek istedim ama bir türlü onun kadar hızlı olamıyordum! Gözlerimin dolduğunu hissettim. Şu anda bir kişi, gözlerimin önünde intihar ediyordu ve ben, ona ulaşamıyordum.
Görüş açım aniden düzleştiğinde irice açıldı gözlerim! "Hayır!" diye bağırdım kontrolsüzce. Onu göremiyordum! Nereye gittiğini bilmiyordum! Etrafa birkaç saniye bakınıp bir yerden çıkmasını diledim. Ama hayır... Yoktu!
Derin bir nefesi ağız boşluğumda topladığımda suya daldım hemen. Bu konuda iyi olduğum söylenemese de şu anda en iyisi olmak zorundaydım. Gözlerimi ilk salise yakan su, bulanık açısını düzleştirirken üstümden geçen dalgaların bıraktığı kabarcıklara rağmen bir karartı takıldı gözüme. İki yana açılı kol gördüm daha sonra. Adeta ölümün kucağına uzanmak istercesine salınıktı bedeni.
Denizin altında bile ağladığımı hissettim. Ölmesine izin veremezdim.
Uzun boyum, şu anda dünyanın en güzel şeyiydi belki de! Onun uzanamadığı yer, bana daha yakındı. Buna rağmen su çoktan aşmıştı her ikimizi de. Daha da yaklaştım bedenine, sallanan denize inatla durdum. Uzattım elimi. Parmak uçlarım, parmak uçlarına değerken, "Lütfen," dedim içimden. "Lütfen ölme Deniz Kızı." İsmini bile bilmediğim bu kişinin yaşaması şu anda hayatımdaki tek gayeydi. Öylesine korkuyordum ki... Bu deniz tehlikeliydi. Kenarında akan nehir olduğu söylentileri bile varken bu yeri seçmesinin şans eseri olmadığını hissettim.
Üzerimizden bir dalga daha geçti. Ve tam da bu anda salınan bedeni, parmaklarımın arasına yerleştiğinde hızla tutup, kendime çektim onu. Gözleri kapalıydı. Açık dudaklarının kapandığını gördüğüm o an, denizin dibinde değil de bulutların üzerindeydim sanki. Belki kontrolsüzce yaptı, bilemem. Ama yaşıyordu!
Kendimden önce onu kaldırdım dalgaların üzerine. Birkaç saniye sonra yanına havalandığımda artık her şey daha rahattı. Derin bir nefesi ciğerlerime buluşturduğumda tek bir şey kalmıştı geriye:
Onun ciğerlerine de oksijen gittiğinden emin olmak.
Deniz gittikçe sıyrıldı bedenlerimizden. Dalgaların daldırdığı bedenini daha iyi tutabilmek için, ayaklarımı yere sıkı sıkı basıp, kucağıma aldım onu. Nihayetinde denizden ayrıldığımızda, dalgaların ulaşamayacağı bir yere yatırdım hemen. Dudakları yeniden aralanmıştı. Göğüs kemikleri arasına yerleştirdiğim ellerimi doğru pozisyona getirdiğimde, gerekli gücü uyguladım hemen. Bedenine giren muhtemelen suyun dışarıya çıkması gerekiyordu.
Hareketi birkaç kez daha tekrarlarken yaratıcıya yalvardım defalarca. "Lütfen ölmesin. Lütfen ölmesin. Lütfen ölmesin."
Ellerimi çekip, başını hareket ettirdiğimde, çenesini dik bir konuma aldım hemen. Suni teneffüs yapmak zorundaydım. Onu yaşatmak zorundaydım...
Burnunu tuttuğum sırada çenesini tutup, dudaklarını araladım, derin bir nefesi kendimde hapsedip ona vereceğim anda bir öksürük sesiyle, kapattığım gözlerimi açtım. Hışımla geri çekilip burnuma kadar değen suyu elimle silerek ona baktım hemen.
Ağlamak istedim. Bir çocuk gibi sevinçle el çırpmak ve mutluluktan ağlamak istedim! Gözleri açıktı. "İyi misin?" diye sordum hemen. "Rahat nefes alabiliyor musun?" Duymadı bile. Yana dönüp, yuttuğu suyu kusmaya devam etti. Hareketlerini bir müddet izlediğim sırada sevincime rağmen endişeyle atan kalbimi susturmak istedim. Nefes alıyordu evet ama başka bir sebeple fenalaşabilirdi. Tedbirli olmalıydım. Etrafıma bakındığımda kendi telefonumu uzak bir noktada bıraktığım aklıma geldi. Onun ayakkabılarının olduğu yere baktım. Biraz uzaktaydı ama telefonu da oradaydı. Yeniden ona döndüğüm sırada bana döndüğünü gördüm. "Beni duyabiliyor musun?" diye sordum hiç beklemeden.
Gözlerini kapatıp açtı. İşte tam o an, dünya yüzeyindeki en temiz oksijen doluştu bedenime sanki. "Duyuyorum," dedi daha sonra. Yuttuğu su, boğazını tahriş etmiş olmalı ki, sesi biraz kısıktı.
Yerden destek alıp, bedenini kaldırdığında hemen yer verdim ona. İyi olduğuna emin olduğumda, ani bir yorgunluk doldu bedenime. Kollarımı arkaya götürüp onun gibi destek aldığımda başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapadım. Dudaklarımın arasından geçen hava, ciğerlerimi süpürdüğünde, "Aklından ne geçiyordu?" diye söylendim. Kızmak istedim ona. Neden kendini öldürmek istemişti ki? Neden basit olan yola başvurmuştu? "Derdin ne bilmiyorum ama kendini öldürmek bir çıkış kapısı değil." Yeniden yakındım. Herhangi bir cevap ya da mırıltı alamadığımda gözlerimi aralayıp ona baktım. Biraz uzakta bir noktaya bakıyordu. "Beni dinliyor musun? Biraz önce, seni o hırçın dalgalar arasından çıkardım."
Son sözüm, dikkatini çekmiş olmalı ki, bakışlarını toplayıp, bana döndü. "Neden kurtardın?"
Aniden havalandı kaşlarım. Bu nasıl bir soruydu böyle? "Ölecektin. Öylece izlemeli miydim?"
Gözlerinde hiçbir ima barındırmadan baktı öylece. "Neden izlemedin?" diye sordu bu kez de. Kesinlikle normal değildi.
Gözlerimi devirdim istemsizce. Başımı çevirip bulutlara baktığımda, onu anlayabilecek bir yol aradım. Şehre yağmur döken bulutlar mesailerini erken bitirmişçesine dağılmıştı. "Ölmek için özel bir çaba mı sarf ediyorsun?" diye sorduğum sırada yeniden ona döndüm. Beni yanlış anlamasından korkuyordum ama anlamayacağına da emindim. Biraz önceki cevapları veren bu kişi, şimdi aniden değişemezdi.
Dudaklarına yerleşen anlamsız bir ifade yakaladığımda, "Nereden anladın?" diye sordu bu kez. Onu anlamak istercesine baktım gözlerine. Beni anlamasını istiyordum ama şu anda ben, onu anlamak için çaba sarf ediyordum. "Git buradan," diye duyurdu sesini bir kez daha. Ayağa kalkmaya yeltendiğinde aniden ekşiyen yüzünden sonra sağ bacağınıda leğen kemiği bölgesini tuttu. Nefes alışım aniden durduğunda, o bölgesine baktım. Fakat, yara aldığını belli edecek herhangi bir şey yoktu. "Başkaları için canını tehlikeye atmamalısın," diye bitirdi sözlerini.
Yeniden ayağa kalkmaya yeltendiğinde bu kez başarmıştı. Tam bu sırada, denize girmeden önce de sağ bacağını tuttuğu hatıralarıma yerleşince, "Bekle," diye söze girip, elini tuttum ani bir refleksle. Bana yarım bir dönüş yaptığında hemen ayağa kalkıp önüne geçtim. Sadece... Sadece bacağını tutmasıyla bile onu anlamaya başlamış gibi hissediyordum... "Gerçekten ölmek mi istiyorsun?"
"Evet," dedi net cevapla.
Yeniden hareketlenecekti ki, bir kez daha durdurdum onu. "Neden?" Cevabı tahmin edebilsem de sordum. Psikoloji yorgunluğu. Basit gözükse de dünya yüzeyindeki en felaket durumdu bu. O an öyle bir baktı ki gözlerime... Kahverengi gözleri, o kadar çok şeyi anlattı ki bana.. Ruhundaki kırıklar sıçradı ruhuma. Parmaklarım gevşediğinde elini bıraktım. Yanımdan ayrılıp, telefonunun yanına ilerlediğinde, izledim onu. Ayağındaki aksamayı fark etmiş de olsam bunun denizle alakası olmadığına emindim. O an sormak istesem de tuttum kendimi. Kalbime yerleşen bir his, bu merakımdan doğacak soruyu hayatında ilk kez duymadığını söylüyordu ve emindim ki duyduğu her seferde de bir kat daha yanmıştı canı. Denizden kurtardığım bedenine asıl vurgunu yapacak bu soruyu ağır bir taşa bağlayıp karanlık suların en dibine gönderdim. "Baksana!" diye bağırdım arkasından. Ona daha da ilerlediğimde bana döndü. "Gökyüzüne bak," diye bağırdım yeniden. Ona gökyüzünün sihrini anlatmak istedim. Şaşkınca baktığı çehremden topladığı bakışlarını semaya çevirdi. Gözleri, yağmurdan sonra açılan gökte dolaşırken daha da yaklaştım ona. Denize girmeden önce de bakmıştı. Karanlık bulutları görmüştü, ve şimdi o karanlıktan bir pay yoktu. Bunu fark etmeliydi. "Anlamadın mı?"
"Üzgünüm... Bir şeyi mi anlamam gerekiyordu?"
Gülümsedim. "Gökyüzüne bak, penceren hâlâ açık, Deniz Kızı," diye konuştuğumda, açılan karanlıklar ardındaki maviye, kendi gözlerini pencere yapabilmesini diledim.
Tuttuğu telefonu yavaşça indirildiğinde bir kez daha baktı yukarıya. Dikkatini ve ilgisini yakalayabilmiş olmam, bir heyecan bıraktı bünyeme. "Söylediğin şey," diye başladı sözlerine. Gözleri hâlâ daha gökyüzündeydi. Onu dikkatle dinlerken, "Bulutlar arkasında kendisini gösteren mavi gökyüzü mü?" diye, soruyla bitirdi sözlerini.
O an anladım. İsmini bilmediğim bu kişi, gerçekten özel bir ruha sahipti. Denizin dibinden aldığım kişi, sıradan biri değildi. Özeldi...
"Evet," dediğimde, bana baktı. Gülümsedim. Tüm samimiyetimle ona baktığımı bilmesini istedim. "Dünyanı bilmiyorum. Ama asıl dünyanın da, o mavi gökyüzü olduğunu senden iyi bildiğimi, çok iyi biliyorum."
"Nereden biliyorsun? Beni tanımıyorsun bile."
Kaşlarım hafifçe aralandığında, o kadar çok benzettim ki onu kendime. Gökyüzü kendisini bana sunmadan önceki ben gibiydi. "Seni her tanıyan, gerçekten tanıyor mu?" diye sordum. Çehresini sahiplenen mimikleri aniden gevşerken bir insanın olabileceği en masum şekilde baktı gözlerime. "Haklıyım, değil mi?"
Bir müddet takılı kaldığı ifadesini aniden bozduğunda ciddi bir hal aldı bu kez. "Haklı olman, beni gerçekten tanıdığını göstermez."
Durdum aniden. Haklıydı. Hem de fazlasıyla. Kendini öylesine kapatmıştı ki dışına, az önceki ani ruh değişiminin başka hiçbir açıklaması olamazdı. "O zaman izin ver," dedim. Aklıma dolan düşünce, bedenimi taltı bir şekilde esir alırken onun aksine gülümsedim. "İzin ver seni tanıyayım. Ve sana, hâlâ açık olan pencerende, mavi gökyüzünü göstereyim?"
"Bunu neden yapayım ki? İyilik meleği falan mısın?" Diye sordu. Olduğu yerde hafifçe kıpırdadığında beni anlamak ister gibiydi. "Hayatımı kurtardın, tamam. Teşekkür ederim. Ama bu kadar yabancı."
Yabancı... Hayır. İsmimi bilmeliydi. "Miraç."
"Ne?"
Gülümsedim. Şaşkınlık da olsa soru sorması iyi bir şeydi benim için. Kabul edemese ilgileniyordu. "İsmim, Miraç," diye açıklama yaptım bu kez.
Bakışlarını benden kaçırdığında bir müddet bekledi. Derin bir nefes aldığında, bana döndü yeniden. "Miraç," diye ismimle başladı sözlerine. "Hayatımı kurtardığın için teşekkür ederim. Ama bir daha yapma. Kimse için yapma. Benim gibi hatta benden daha beter kişilerle karşılaşırsın. Ve daha da kötüsü, karşılaşmayabilirsin. O sular arasında boğulup, gidersin," dediğinde kendini ne kadar küçük gördüğünü hissettim. Çoğu insanın profesyonelce yaptığı hataydı bu. Oysa kimse, kimseden düşük ya da üstün sayılmazdı. Herkesin kendinden özel kişileri olabilirdi.
Tekrar edilen her söz, hisleri de tekrar ettirirdi bana göre. Şu anda, onun gibi bir cevap vermeliydim. Üzülmek yerine, sinirlenmeliydi hatta. Birazdan sunacağım teklifte ya hızlı kararı ya da derince düşünülmüş kararı önemliydi. Ama hüzünle harmanlı cevap yanlış bir şık olurdu benim için. "Yüzme biliyorum."
"Allah aşkına!" diye yükseltti sesini. İstediğim gibi, sinirlenmişti. Minik bir adımla bana yaklaştığı sırada, "Şu anda konumuz bu mu? Nasıl bir diyalog konuştuğumuzun farkında mısın? Biz ikimiz, belki de hiç karşılaşmayacak iki yabancıyız. Ne diye hayatımı düzeltebileceğini söylüyorsun ki?"
Tam da olmasını arzuladığım gibiydi şu anda. Sinirli ve iddiacı. Çehrem yavaşça gevşediğinde bu kez asıl konuya girmek için hazırladım kendimi. Bu yaptığım belki de delilikti ama içimden bir ses bunu yapmazsam ömrüm boyunca rahat hissetmeyeceğimi söylüyordu. "Bak haklısın," diyerek onu onayladım ilk önce. "Sen ölmeyi istiyorsun ama ben de birisini hayata döndürmek istiyorum," diye ekledim. Daha önceden, uzattığı eli fark edemediğim bir kişiyi yıldızlı bir gecede kaybetmiştim. O günden bu güne küstüm yıldızlara. Şimdi bir el buldum. Tanımasam da bırakmak istemiyorum. "Kendini benim yerime koy," diye devam ettiğimde, hatıralarıma yerleşenlerin etkisini yansıtmamak için daha da gülümsedim. "Şu güne kadar tüm sevdiklerimi kaybettim ve kendime yemin ettim. Ölümü isteyen birisini hayata arkadaş yapmak istiyorum." Devam ettiğim sözlerimin onu iyileştirmesini umdum. Eğdiğim başımı derin bir nefesle yeniden kaldırdım. "Lütfen buna izin ver. Eğer başaramazsam söz veriyorum, bu kez senin isteğini gerçekleştireceğiz. Sana yardım edeceğim. Ama lütfen, bu isteğimi geri çevirme." Biten sözlerimle inceledim çehresini. Şu anda tüm zayıf noktamla karşısındaydım. Ellerimi iki yana açtığımda, bunu belli edercesine devam ettim. "Ne kaybedersin ki?"
Ciddi ifadesi, beni inceledikçe yumuşadı. En sonunda kaçırdığı bakışlarından sonra bir müddet bekledi. Dudakları arasından üfürdüğünü gördüm. Düşürdüğü omuzları hareket kazandığında, "Tamam," diyerek bana yeniden döndü. Aniden ritim kazanan kalbim, sıradaki sözlerini dinlemeden önce kendi melodisini oluşturdu adeta. "Ama, bunu başaramadığını hissettiğin ya da hissettiğim ilk saniye, ben bu denize girerken sen de kimsenin beni kurtarmaması için burada olacaksın," diye bitirdi sözlerini. Anlaşma kağıdına yazar gibi, dilinden döktüğü sözleri, bir an için olumsuz bir geleceğe taşıdı hayal dünyamı. Biraz önce kurtardığım bedeninin, denize yeniden dalışını hayal ederken titredi bedenim. Yapamazdım ben bunu... "Anlaştık mı?"
Sözleri arasında ikimizin ortasında uzattığı eline baktım. Yüz tuvalime geniş bir tebessüm yerleştirildiğimde, kararımın kesinliğini hissettirmek istedim ona. Uzattığı elini tuttuğumda, parmakları parmaklarımın arasında yok oldu sanki. "Anlaştık," dedim sıcacık gülümseyerek. "O halde yeniden tanışalım. Benim adım Miraç."
"Ünseli."
Kulaklarıma ilişen ismi, derin bir etki bıraktı ruhuma. Deniz Kızı Ünseli... Bu hikayeyi baştan yazacaktım ve ıslak kıyafetleriyle birlikte hayata yeniden tutunmaya hazırlanan bu kızı, en güzel masalların kazananı yapacaktım.

