"Saçlarında beyazlar çıkmaya başladı ve şimdi yediklerine her zamankinden daha çok dikkat etmek zorundasın. Senin yaşında kadınlar daha kolay kilo alırlar. Sonunda
kardeşim Lucille gibi olacaksın. Tavşan gibi bir sürü çocuk yaptı ve şimdi küçük bir file benziyor. Kalçaları o
kadar büyüdü ki bir keresinde sandalyeden çıkamadı."
Annemden tepki alamayınca da, onun söylediklerini açıklayan bir çevirmenmişim gibi bana yönelirdi.
"Lucille teyzenin sadece üç çocuğu var, öyle değil mi?" diye sormuştum.
CINNAMON
Dinleyen bir kişinin bizim bir oyunun provasını yaptığımızı sanacağı havayla cevapladı: "Bu günlerde
çocuk büyütmek çok pahalı ve zor. Ayrıca çok fazla emek isteyen bir şey. İnsanı olduğundan çok daha
çabuk yaşlandırırlar. Her an ilgi isterler. Ben çocukken istiyorum diye bir kelime yoktu. Ağzımdan çıkan lâflar
'lütfen,' 'teşekkür ederim,' 'evet efendim,' 'hayır efendim' den ibaretti. Babamdan yeni bir elbise veya araba
veya aptal bir mücevher için para istediğimde vereceği tepkiyi düşünemiyorum bile. Şu an yaşasaydı ve şu,
onlara ne diyorsunuz bilmiyorum... hani şu burunlarına ve göbeklerine küpe takanları görseydi. Dünyanın
sonunun geldiğini düşünürdü ve bence gerçekten de öyle."
"Bu evde sadece iki çocuk olacak" dedim anneme bakarak. Bizi dinlememeye çalışıyordu ama büyükanne
Be-verly onu sürekli aşağılıyordu. Sanırım o sıralarda annemin ağrıları başlamıştı.
Yüzü bembeyaz olmuştu ve çok acı çekiyordu.
Sonra düşük yaptı. Bir gece acı çığlıklarla ve telaşlı gürültülerle uyandım. Kanaması başlamıştı ve acilen
hastaha-neye götürülmesi gerekiyordu. Babam onlarla gitmeme izin vermedi. Saatler sonra eve geldi ve
annemin bebeğini kaybettiğini söyledi.
Büyükanne Beverly hiç suçluluk ve üzüntü duymadı. Yaptığı yorum, doğanın böyle bir şeye karşı
çıktığıydı. Bir gün sonra annemi eve getirdiklerinde, annem onun yüzüne bakmaya dayanamıyordu. Kimseye
bakamadı zaten, bana bile. Gözleri donuklaşmış, acısı onu suskunlaştırmıştı. Kendi bedeninin içinde hapis
yaşayan birisi gibiydi.
V.C. ANDREWS
İşte şimdi büyükannemin okula beklenmedik gelişinin olası sebeplerini düşündükçe içim ürperiyordu.
Othello kopyamla defterimi hızla kapattım, ve eşyalarımı toparladım. Sınıftaki herkesin beni izlediğinin
farkınday-dım. Gözleriyle her hareketimi takip ediyorlardı. Hayatımın büyük bölümünde insanların bakışlarını
üzerimde hissettim. Artık bu beni rahatsız etmiyor. Zaten hiçbir zaman fazla etmedi. Bu umursamazlık veya
Bayan Hamilton'ın deyimiyle görünmez duvar ne zaman istersem, dünyanın geri kalanıyla arama bir mesafe
koymuştur. Bu huyumu, gerçekten annemden aldığımı söylemeliyim. Fakat babam da zaman zaman küstah
ve kırıcı tavırlar karşısında sağır gibi davranabiliyor. Büyükanne Beverly'nin bizde kaldığı bu dönemde buna
çok alıştı.
Biliyorum, birçok insan, özellikle bazı hocalarım ve büyükannem benim giyiniş ve davranış tarzımla dikkat
çekmek istediğimi düşünüyorlar. Kumral ve gür saçlarım omuzlarımın altına gelecek uzunluktadır. Hiçbir
zaman daha kısa kesmem ve kâküllerimi de düzeltmem. Bazen çizgi çizgi gözlerimin üstüne bazen ise tek
bir gözümün önüne düşerler. Onları asla düzeltmem, hocalarıma, diğer öğrencilere, her şeye ve herkese
dümdüz inen kızıla çalan bir perdenin ardından bakarım.
Bunun başta büyükanne Beverly olmak üzere birçok kişiyi rahatsız ettiğinin farkındayım.Bu halimi her
gördüğünde, solgun ve yıpranmış yüzünde sinirden kırmızı lekeler oluşur.
"Kes şu saçlarını ya da en azından düzgünce arkaya doğru tarayıver. Seninle konuşurken bana mı
bakıyorsun
CINNAMON
yoksa başka bir şeyle mi ilgileniyorsun anlayamıyorum." Bir eleştiriden öbürüne geçer.
Ağını ören bir örümcek gibidir. "Hem okulda giyecek daha neşeli bir şeyin yok mu?"
Ben de annem gibi, koyu renklerden hoşlanırım. Her zaman siyah, koyu mavi veya koyu gri kıyafetler
giyerim. Dudaklarıma şeffaf bir ruj, tırnaklarıma da siyah oje sürerim. Çok fazla göz makyajı yaparım.
Güneşten kaçarım, sadece cilde zarar verdiği için değil, aynı zamanda tenimin açık renk olmasını severim.
Çok ince bir cildim var, şeffaf gibi. Şakaklarımdan geçen mavi ince damarlar gözükür.Ben de bu incecik
çizgilerden geçerek beynime ve kalbime ulaşan kanı düşünürüm.
O anda kalbim duracakmış gibi hissettim.
Edith Booth beni sınıfın kapısında bekliyordu. Kat görevlisi rolünde o vardı. Bu da, nöbetçi asker gibi sınıfa
gelecek, beni alacak ve müdürün odasına kadar bana eşlik edecek demekti.

