İçeriğe geç

Yıldızlar Arasındaki Mesafe

Bölüm 9 · 6 dk okuma

Yıldızlar Arasındaki Mesafe

Bölüm 9

Poyraz

(Çünkü sana sarılmak, dünyanın bana yaptığı bütün kötülüklerin özrü gibi.) ... Size göre özlemek ne demek? Bana göre özlemek, bir insanı daha az önce görmüş olsan da onun gülüşünü yeniden duymak için sabırsızlanmak; yanındayken bile ona olan hasretinin bitmediğini hissetmek demek. Bugün yaşadıklarımı tekrar tekrar düşlüyorum şimdi. Bu evde ona olan özlemim daha da artıyor. Ne zaman boğulacakmış gibi hissetsem aklıma Açelya'yı getiriyorum. Ben artık onun için katlanıyorum tüm bunlara. Bizim için önemli olan en güzel adımları attık bugün. O kadar heyecanlı görünüyordu ki yüzü, gülümsemeden edemiyordum. Beni soracak olursanız, elbette bende çok heyecanlıydım. "Elini tutabilir miyim?" diye sorduğum o an aslında sadece elini değil, kalbine dokunmama izin verip vermeyeceğiydi. Onaylayan küçük bir "Evet" fısıldadığında, içimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissettim. Elimi onun ince ve zarif parmaklarına uzattım. Teninin sıcaklığı parmak uçlarıma dokunduğu an, kalbimde tarif edilemez bir huzur yayıldı. Elini nazikçe kavradığımda, sanki bütün dünya bir an için sessizleşti. Bu basit bir dokunuş değildi. Onun elini tutmak, benim için güven sözü gibiydi. Parmaklarımız birbirine kenetlenirken, kelimelere dökülemeyen bir bağ hissettim. O an fark ettim ki, onun elini tutmak dünyadaki her şeyi daha anlamlı kılıyordu. Abarttığımı düşünüyor olabilirsiniz. Belki sadece küçük bir dokunuştu ama beni bütün karmaşamdan sıyıran bir mucize gibiydi. Onu bu ilişkide korkutmak istemiyorum. Bu yüzden o izin vermedikçe ona dokunmamak için elimden geleni yapıyorum. Kalbinde oluşan bir hasarı hissedebiliyorum. Bazen en küçük bir detay bile ona zor geliyor bunu anlıyorum. İşte bu ilişkide ona vermek istediğim tek şey sevgi. O ürkek Açelya, asla incinmeyecek benim yüzümden. Aynanın karşısında duran yüzüme bakıyorum. Yanaklarım kıpkırmızı olmaya başlıyor. O tatlı dokunuşu hatırlıyorum şimdi. Evinin önüne geldiğimizde kalp atışlarım, arabayı durdurduğum andan itibaren hızlanmaya başlamıştı. Gözlerim onun yüzüne bakarken, gözlerini kaçırdığını fark etmiştim. Birkaç saniye sessizlik oluşmuştu. O an konuşmak istememiştim, hissetmek daha anlamlı geliyordu. Ona doğru hafifçe eğildiğimde, nefeslerimiz çoktan birbirine karışmıştı. Gözleriyle bana bir anlık izin verdi; belki de tereddütle karışık bir güven işaretiydi. Ve sonra... Dudaklarımız buluşmuştu. O an zaman durmuştu benim için. Dünya, sessiz ve hareketsiz gibiydi. Yalnızca onun sıcaklığı, onun kokusu ve bir anda kalbimi kaplayan o tarifsiz huzur vardı. Geri çekildiğimde yüzündeki hafif pembeleşmeyi görmek bana yetmişti. Gözlerini yere indirip usulca "İyi geceler...dediği o an aslında benim için iyi geceden çok daha fazlasıydı. İşte tam bu gece saatleri... Herkesin uykuda olduğu sessizliğin içinde, onu düşlüyorum sadece. Benim için unutması çok zor olan bir günün gecesi... Pencereden sokak lambasında daha belirgin görünen yağmuru seyrediyorum. Ve bir anda bu huzuru bozan o tanıdık ses evin içinde yankılanmaya başlıyor. "POYRAZ! Çabuk aşağı in!" Sesi öfke dolu. Ne yaptım ya da ne yapmadım bu kez, bilmiyorum. Ama bunun bir önemi yok. Sarhoş bir adamın gözünde hep suçlusundur zaten. Ayaklarım sanki kurşun yutmuş gibi ağır bir halde merdivenlere ulaşıyorum. Annem odasının kapısında durmuş bana bakıyor. "Gitme oğlum. Zaten sarhoş baksana. Yokluğunu anlamaz. Hadi git uyu sen." "Varlığımı da anlamıyor ki zaten. Bırak, belki bu halde bir oğlu daha olduğunu hatırlar." Oturma odasına vardığımda, babam koltuğa uzanmış, yüzü kızarmış ve elindeki boş şişeyi yere bırakmış bir halde oturuyor. Bana bakıyor, gözleri her zamanki gibi soğuk. "Nerelerdesin sen? Adam mısın sen ha? Benim gibi bir babanın oğluysan, böyle mi davranılır?" Sessizim. Her zamanki gibi. "Sen... Utanç kaynağısın. Hiçbir şeye yaramazsın! Bak sana bir şey diyeyim mi? Keşke..." Sustu. Ama o cümleyi tamamlaması gerekmiyor. Söylemediği kelimeler bile bıçak gibi saplanıyor kalbime. Yumruklarımı sıkıyorum. Tırnaklarım avuç içime batıyor. Gözlerim babamdan uzağa kayıyor ama kulaklarım söylediklerini yutmuyor. Nefes almak, yutkunmak bile ağır geliyor. Sonunda o damla gözümden süzülüyor. Sessiz. Çaresiz bir damla. Kalbimdeki kırıkların bir yansıması gibi. Ve en ağır sözünü söylemeye başlıyor: "Keşke öz baban seni görseydi de ne kadar işe yaramaz bir evlat olduğunu kendi gözleriyle görseydi..." Yakasına yapışıyorum. "Sus artık, sus! Ondan bahsetmeye hakkın yok. Anladın mı beni?" Ama çok geç o çoktan uykuya dalmış görünüyor. Boğazımda bir yumru oturuyor sanki. Arkamı dönüp ağır adımlarla yürüyorum. Yağmurun camdaki tıkırtısı kulağıma çalınıyor. Bu ev, bu duvarlar, bu nefret dolu nefes...Hepsinden kaçmak istiyorum. Kapıyı açıp yağmurun altına bırakıyorum kendimi. Soğuk damlalar yüzüme çarptığında derin bir nefes alıyorum. Gözyaşlarım yağmura karışıyor. Sakin kalmaya çalışsam da nafile. Neye ihtiyacım olduğunu biliyorum. Telefonu elimde sıkıca kavrayıp, ne diyeceğimi düşünmeden Açelya'yı arıyorum. Yağmurun sesi kadar karmaşık hissediyorum. "Alo?" dediğinde sesi yumuşak bir esinti gibi geliyor. "Açelya...Seni görmek zorundayım. Şu an başka hiçbir şey iyi gelemez bana. Lütfen..." Bir süre sessizlik oluyor. Beni reddetme ihtimali bile içimdeki ağırlığı arttırmaya yetiyor. Ama sonra yumuşak bir sesle: "Neredesin?" diyor. Koşar adımlarla ilerliyorum şimdi. Ayaklarımın hızına hayretle bakıyorum. Tek istediğim onu görebilmek. Yağmurda sırılsıklam olmuş bir halde Açelya'nın kapısının önünde bekliyorum. Bu saatte onu zor durumda bıraktığım için bir pişmanlık hissi yayılıyor içime. Kapı açılıyor. Elinde bir şemsiye ile bana yaklaşıyor. Yüzünde oluşan endişe ve şaşkınlık içerisinde, "Poyraz...Bu halde ne yapıyorsun?" Gözleri, benimkilerle buluşuyor. Bir adım daha atıp, hiçbir şey söylemeden bana sıkıca sarılıyor. "Sen...Sen olmadan yapamam, Açelya." Yağmurun sesi çevremizi bir örtü gibi sarmaya devam ediyor, Açelya şemsiyeyi ikimizin üzerine tutar halde yanımda bekliyor. Ama onun da bunun yeterli olmadığını bildiğine eminin, çünkü sırılsıklam olmuştuk. Yine de yanımdaydı. Bu bile her şeyden daha fazla anlam taşıyor benim için. "Biraz daha bekleyelim," diyor sessizce. Şemsiyeyi tutan eline bakıyorum; titriyor. "Üşüyorsun," diyorum hafifçe. "Sen de üşüyorsun," diye karşılık veriyor. Gözleri beni inceliyor, orada saklamak istediğim her şeyi görmek ister gibi. Bir anlığına sessiz kalıyorum. Söylemek istediklerim dilimin ucunda ama ona yük olmak istemiyorum. Sonunda, kendimi zorlayarak konuşmaya başlıyorum: "Bazen...insanın kaçacak bir yeri kalmaz. Evin bile bir ev gibi hissettirmez. Öyle zamanlarda, tek istediğin şey seni anlayan biri olur." Sözlerim, onu üzer mi diye endişeyle bekliyorum. Ama Açelya başını hafifçe yana eğiyor, gözleri yumuşak bakıyor. "Bazen mi?" diye soruyor. Sesi hüzünlü ama yargılayıcı tonda değil. "Her zaman değil. Ama işte...bu gece o zamanlardan biri." Bir adım daha yaklaşıyor. Sesi, yağmurun sesini bastıracak kadar sakin ve içten. "Poyraz, anlatmak zorunda değilsin. Ama bil ki...seni dinlemeye hazırım. Her zaman." Sözleri içimde bir yerleri hafifçe sızlatıyor. Gözlerimi kaçırıyorum, yağmur damlalarının ayaklarımızın etrafında oluşturduğu küçük su birikintilerine bakıyorum. "Teşekkür ederim, Açelya." diyorum sonunda. "İhtiyacım olan tek şey yanımda olmandı. Başka hiçbir şeyin önemi yok." Sessizce gülümsüyor, sanki daha fazlasını anlamış gibi. Yağmur dinene kadar konuşmadan, birbirimize sığınarak öylece bekliyoruz. Tekrardan kapının önüne geliyoruz. Sokak lambasının loş ışığı yağmurun izlerini aydınlatıyor. Açelya'nın yüzüne bakıyorum, ıslak saçları yüzüne dökülmüş, gözleri hala o sıcacık bakışıyla bana dönük. Nasıl oluyor da bir insan sadece varlığıyla insanı bu kadar iyi hissettirebiliyor? Derin bir nefes alıyorum, içimde birikmiş ne varsa o an ona söylemek istiyorum. "Açelya," diyorum yavaşça, sesim neredeyse bir fısıltı kadar hafif. "Bu gece, beni yalnız bırakmadığın için...seni bu kadar korkutmuşken bile yanımda durduğun için...minnettarım. Ama bunlar yetmez. Sana teşekkür etmek yetmez. Sen benim...nefes alma nedenimsin astık. Bunu bilmeni istiyorum." Gözleri biraz daha büyüyüp, dudakları hafifçe aralanıyor. Sanki söylemek istediği bir şey var da kelimeler boğazında düğümleniyor gibi. Ona doğru bir adım daha atıyorum sanki biraz daha yakın olursam beni daha iyi anlayacakmış gibi. "Sana dokunmadan, sana bakmadan, seni düşünmeden geçen tek bir an istemiyorum. Ama seni korkutmaktan da bir gün benden uzaklaşmandan da delicesine korkuyorum. Çünkü, Açelya, sen...sen her şeysin." O an, hiçbir şey söylemeden bana doğru bir adım atıyor. Kollarını boynuna dolayıp, başını göğsüme yaslıyor. Kalp atışlarını hissedebiliyorum. Sonunda fısıltı gibi bir sesle: "Dinle Poyraz, ne olursa olsun yanında olacağım. Beni her şeyden korumaya çalışıyorsun, ama bilmiyorsun ki, senin yanında olmak zaten en güvenli yer." Bir an geri çekilip gözlerimin içine bakıyor. Gözleri, buğulu bir mutlulukla ışıldıyor. Dudaklarından çıkan her kelime kalbime mühürleniyor. "Seni seviyorum" deyip yine sarılıyor. Kısa ama sonsuzmuş gibi hissettiren bir an boyunca, dünyada ikimiz kalıyoruz. Ve ardından, sessizce eve dönüyor. Kapı kapansa da kalbimde bıraktığı o his hâlâ sıcacık. Geri dönüyorum şimdi. Eve gitmiyorum, bugün değil. Karanlıkta sessizce yürümeye devam ediyorum. Bu gece, bu karanlık sakaklar benim sığınağım olacak.

Bölüm sonu

2 yorum