9.bölüm tt hesabında varrr
Tt:HPkitap
__________________________
Bunu söyledikten sonra ortamın üstüne ağır bir sessizlik çöktü. Öyle ani, öyle rahatsız edici bir sessizlikti ki birkaç saniye değil, neredeyse bir–iki dakika sürdü. Kimse konuşmadı. Kimse kıpırdamadı. Sanki herkes aynı anda nefesini tutmuştu. Derken kapı çaldı. O an içimde tuhaf bir sıkıntı belirdi. Zaten kimin geldiği belliydi. Kapı açıldığında yanılmadığımı anladım: Remus, Tonks, Sirius, Weasley’ler, Potter’lar… Klasik ekip. Eksiksiz. Gözlerimi devirdim. İçimdeki sabır zaten pamuk ipliğine bağlıydı. Altın üçlüye döndüm. Yüzümde alaycı ama yorgun bir ifadeyle konuştum: “Eh,” dedim, “benim gitme vaktim geldi. Bunlarla birlikte beş dakika bile durmak istemiyorum şu an.” Cevap beklemeden arkamı döndüm. Merdivenlere yöneldim. Ayaklarım hızlıydı, düşünmemeye çalışıyordum. Sadece gitmek istiyordum. Merdivenden iner inmez, tam başında bir siluet belirdi. Remus. Kollarını göğsünde birleştirmiş, yolumu kesmişti. “Nereye küçük hanım,” dedi, kaşlarını kaldırarak. “Ne bu acele?” “Yurda gideceğim,” dedim kısa ve net bir şekilde. “Bu saatte?” dedi şaşkınlıkla. Ardından hemen ekledi: “Asla.” “Ne olacak?” dedim omuz silkip. “Nolacak mı?” dedi. Sesi ciddileşmişti. “Sen bu sokakları bilmiyorsun herhalde.” “Emin ol,” dedim dişlerimi sıkarak, “senden daha iyi biliyorum. Geçebilir miyim, izninle?” “Asla.” Bu sefer sesi sertti. Tartışma bitmiş gibiydi. “Ne demek asla? Yurda gideceğim. Hani orada uyuyorum ya.” “Burada uyu.” “Asla.” “Neden?” dedi bir an duraksayıp. “Bizi sevmiyor musun?” Kaşlarımı çattım. “Önce ben sordum,” dedim. “Neden yurda gidemiyorum?” “Sen benim soruma cevap ver.” Derin bir nefes aldım. “Sevmiyorum desem ne diyeceksin?” “Hiçbir şey.” “Ee? O zaman?” “Burada sevmediğin biri mi var?” dedi. “Varsa çok ön yargılısın. Daha buradakileri yeni tanıdın.” Soğuk bir gülümseme yerleşti yüzüme. “Emin ol,” dedim, “birini sevmiyorum. Ve onu gayet iyi tanıyorum.” Remus’un yüzü düştü. Gözlerindeki ifade değişti. “Kim?” dedi kısık bir sesle. “İzin verirsen gideceğim.” “Hayır.” “Burada kalıyorsun,” diye ekledi. Sinirle nefes verdim. “Pfff… zor yolla halledeceğiz herhalde,” dedim. Bir an bile tereddüt etmedim. Telekinezi gücümle Remus’u merdivenin kenarına doğru ittim. Dengesi bozuldu ama düşmedi. Ben çoktan kapının önüne gelmiştim bile. “Baaayyyysssss,” dedim, el sallayarak. Ve 12 Numara’dan çıktım. Yüzümde bir gülümseme vardı. Büyük ihtimalle o şerefsizlerden ayrıldığım içindi. Yaklaşık on dakika sonra yurda vardım. Burasının da pek iyi olduğunu söyleyemezdim ama en azından Remus ve Tonks yoktu. O an için bu yeterliydi. Yine de içimde garip bir his vardı. İzleniyormuş gibi. Her an tetikteydim. Biri karşıma çıkarsa telekineziyi kullanacaktım. Yurttaki odama her zamanki gibi pencereden girdim. Alışmıştım artık. İhtimale karşı camı kapattım. Dolabı açtım; bir paket cips ve bir kola aldım. Madam Kate’e yakalanmamak için sessizce odadan çıktım. Asansöre kadar ilerledim. Teras katının düğmesine bastım. Yukarı çıktım. Kapı açıldı. Teras. Güzeldi. Ama benim bildiğim daha iyi bir yer vardı. Çatı. Terasın yanındaki çitlere tırmandım. Düşsem büyük ihtimalle ölürdüm ama defalarca çıktığım için artık alışmıştım. Çıkmadan önce elimdeki cipsi ve kolayı çatıya fırlattım. Ardından kendim çıktım. Burası gerçekten çok güzeldi. Hırkamı çıkardım, katladım, yastık gibi yaptım. Üzerimde sweat ve eşofman vardı. Hırkamı yere koydum, başımı üstüne yasladım. Burası tam overthink’lik bir yerdi. Cebimden mp3’ümü çıkardım. O mp3 benim hayatım gibiydi. Onsuz yaşayabilir miydim bilmiyorum. Yaklaşık dört–beş yıl önce Madam Kate hediye etmişti. Diğer cebimden kulaklığı çıkardım. Ucunu mp3’e taktım. Kulaklığın tekini kulağıma yerleştirdim, diğer kulağım boştu. Sesleri duymak için. Mp3’ü cebime attım ve çatıya uzandım. Birkaç dakika sonra olan biteni tamamen unutmuştum. Sonra Madam Kate terasa geldi. Ben çatıda olduğum için beni görmedi. Yanında biri daha vardı. Madam Kate’i sesinden tanımıştım ama yanındaki sesi bilmiyordum. Hızla bacanın arkasına saklandım. Kalbim deli gibi atıyordu. Yakalanırsam büyük sıkıntıya girerdim. Kulaklığı çıkarıp cebime attım. “Hayır,” dedi Madam Kate panikle, “hiçbir yerde yok. Bu kesin bir haltlar karıştırmaya gitti. Dumbledore, bulamıyorum. Şu an herkes onu arıyor. Ya ona bir şey olursa… Remus ve Tonks’a ne diyeceğim? Her yere baktım, yok.” Anladım. Beni arıyorlardı. Ama birileri daha mı beni arıyordu? Demek ki o izlenme hissi gerçekti. “Sakin ol, Kate,” dedi tanıdık bir ses. “Eili güçlü bir kız. Hem de zeki. Gelişsin diye onu bunca süre Remus ve Tonks’la tanıştırmadık.” Dumbledore. Bana güveniyordu. Ama önümde olduğumu bilmiyordu. “Evet,” dedi Madam Kate, “haklısın ama yine de endişeleniyorum.” Tam o sırada bacanın arkasında saklanırken bir kiremit kaydı. Dengemi kaybettim, az kalsın düşüyordum. Son anda biri beni tuttu. Bağıracaktım ama o kişi ağzımı kapattı. Üzerinde pelerin vardı. Yüzünde maske. Kalbim ağzıma geldi. Korkudan dona kalmıştım. Bu Madam Kate’in bahsettiği, beni arayanlardan biri olabilirdi. Hızla adamı ittim. Adam çatının kenarından aşağı düştü. Ama düşerken bana tutundu. Ben de onunla birlikte sürüklendim. “HASSİKTİR!” diye bağırdım. Aynı anda başka bir çığlık daha yükseldi: “EİLİ!” Remus ve Tonks’tu. Aynı anda bağırmışlardı. Düşerken rastgele bir pencerenin kenarına tutundum. Şanslıydım; içerideki çocuk uyuyordu. Maskeli adam ayağımdan tutuyordu. Elim kayıyordu. Diğer ayağımla adama tekme attım. Aynı anda çatıdan ayak sesleri geliyordu. Madam Kate, Remus, Tonks… Adam yere düştü ama benim elim hâlâ kayıyordu. Odaklandım. Gözlerimi kapattım. Elimi pencereden çektim ve telekinezi gücümü kendime odakladım. Düşüyordum… ama durdum. Başarmıştım. Telekinezimle kendimi havada tutuyordum. Yere yapışmama sadece bir metre kalmıştı. Hızla kendimi yukarı çektim. Havaya baktım. Remus ve Tonks bana bakıyordu. Şaşkınlardı. Bir anda koşmaya başladım. Herkesten uzaklaşmak istiyordum. Herkesten…