Tonks’un zoruyla eve girmiştim. Yine koridorun o kasvetli, toz kokan havası yüzüme çarptı ama bu sefer bana o kadar da korkutucu gelmiyordu. Belki de buraya alışıyordum. Gıcırdayan ahşap zeminlerin üstünde yürürken gözüm, duvarda asılı olan eski ve çatlak bir aynaya takıldı. Üzerindeki toz tabakasına rağmen kendimi az da olsa görebiliyordum.
“Aç mısın? Yemek var.”
Tonks’un sesiyle aynadan gözlerimi ayırıp ona baktım. Gerçekten açtım ama burada fazlalık gibi hissetmek istemiyordum. Onlara yük olmak istemiyordum. Tam “Yok, teşekkürler.” diyecekken Tonks gözlerini devirdi ve daha ben cevap veremeden kolumdan tutup mutfağa götürdü.
Mutfağa girer girmez şaşkınlıkla etrafıma baktım. Burası gerçekten devasa bir mutfaktı! Kocaman bir masa, etrafta uçuşan tabaklar ve havada duran kaşıklar… Sanki buraya ait değilmişim gibi hissettim. Ama gözüme en çok çarpan şey, masada oturan iki kişi oldu: Remus Lupin ve Sirius Black.
İkisi de bizim içeri girdiğimizi fark etmişti. Hafifçe gülümsediler.
“Ooo, küçük hanım! Seni buralarda görmezdik.” Remus’un sesi hafif alaycıydı ama sıcak bir tonu vardı.
Gülümsedim ama cevap vermeme fırsat kalmadan Tonks hemen araya girdi.
“Rahatsızlık vermek istemiyormuş hanımefendi.”
Sirius kahkaha attı ve enerjik bir sesle “Ne rahatsızlığıymış o be?” diye sordu.
Omuz silktim. “Yani… şöyle… tam olarak rahatsızlık vermek de değil ama…” diye mırıldandım ama devamını getiremedim. Çünkü ne diyeceğimi ben de bilmiyordum.
Tonks gözlerini devirdi. “Neyse, hadi yemeğini ye. Aç gibisin.”
Yavaşça masaya oturdum. Daha sandalyeye yeni oturmuştum ki önümde birden bire bir tabak belirdi ve yemek kendiliğinden önüme uçtu!
Gözlerim büyüdü. Bu neydi şimdi?
Bu bir çeşit telekinezi miydi? Ama ben hiçbir şey yapmamıştım. Yoksa… Sirius, Remus ya da Tonks da benim gibi telekinezi mi yapabiliyordu?
Tonks, şaşkın bakışlarımı fark etmiş olacak ki gülümseyerek bana döndü.
“Sihri hiç duymadın, değil mi?”
Gözlerimi kırpıştırarak başımı iki yana salladım.
Remus, Tonks’a dönüp hafifçe gülümsedi. “Zaten bu sene Hogwarts’a gidecek.”
Kaşlarımı kaldırdım. Hogwarts mı?
Sirius bana bakarak açıkladı. “Hogwarts bir büyücülük okulu.”
Tonks başını sallayarak ekledi: “Ve bu senenin sonunda sen de gideceksin.”
Aklım iyice karışmıştı. Büyücülük okulu mu?
Remus gülümsedi. “Aslında bu iyi bir şey. Harry, Hermione ve Ron ile tanışırsın.”
Daha da kafam karıştı. “Harry, Hermione ve Ron da kim?”
Sirius hafifçe gülümsedi. “Senin yaşında, çok iyi üç kişi.”
O sırada yemeğimden bir kaşık aldım. İlk lokmamı alır almaz gözlerim büyüdü. Yemek gerçekten çok güzeldi! Sıcak, lezzetli ve çoktan unuttuğum o ev yemeği tadında… Uzun zamandır böyle bir yemek yememiştim.İstemsizce gülümsedim ve hızla yemeye başladım.
Remus, Sirius ve Tonks konuşmuyordu artık, ben de başka bir şey sormadım.
Yemeğim bitince sandalyeden kalktım. “Ben artık gideyim.”
Sirius kaşlarını kaldırdı. “Ne alaka? Biraz daha kal.”
Remus araya girdi. “Zaten birazdan James ve Lily de gelecek.”
Ne dediklerini pek anlamamıştım. Boş boş baktığımı fark edince Remus ekledi:
“Harry’nin anne babası. Ve Harry de gelecek.”
O zaman anlamıştım. Remus, Sirius ve Tonks, benim burada kalmam için ellerinden geleni yapıyordu. Hatta yaşıtım olan Harry’yi çağırmışlardı!
İç çekerek başımı salladım. “E, o zaman ben gideyim.”
Tonks hemen atıldı. “Hayır, Harry ile iyi anlaşırsınız bence.”
Gitmeye çalışsam bile beni bir şekilde durduracaklarını biliyordum. Bu yüzden mecburen kabul ettim ve oturma odasına geçip televizyonu açtım. Koltuğa gömüldüm.
Televizyonu açar açmaz ekranda süpürgelerin üzerinde uçan birkaç adam belirdi. Ellerinde toplar vardı ve inanılmaz bir hızla hareket ediyorlardı. Şaşkınlıkla gözlerimi kıstım.
Tam o sırada Sirius içeri girdi.
“Quidditch ha? İddiaya girerim bilmiyorsundur.”
Başımı iki yana salladım.
Sirius koltuğa oturup açıkladı. “Quidditch bir büyücü sporudur. Takımda bir arayıcı olur, o küçük altın Snitch’i yakalar. Snitch yakalandığında oyun biter. Üç kovalayıcı vardır, onlar Quaffle’ı çemberlerden geçirmeye çalışır. İki vurucu olur, vurucular oyuncuları Bludger’dan korur. Ve bir de tutucu vardır, o da çemberleri savunur.”
Kafamı salladım. Anlamıştım. Eğlenceli bir şeye benziyordu. Bir süre sessizce izlemeye devam ettim.
Derken Remus içeri girdi. Elinde bir paket vardı.
“Doğum günün kutlu olsun, doğum günü çocuğu! Sana hediyeni getirdim.”
Şaşkınlıkla Remus’a baktım. Bunu hiç beklemiyordum. Bir an donakaldım.
Sonra heyecanla ayağa fırladım ve Remus’a sarıldım. Ne hediye olduğu umurumda bile değildi. Beni düşündükleri için bile mutlu olmuştum!
Remus hafifçe güldü. “Yavaş ol be! Daha hediyeyi bile açmadın.”
Hemen paketi elime aldım. Heyecanla açmaya başladım. Kutunun kapağını kaldırır kaldırmaz gözlerim büyüdü. Şok olmuştum.
Kutunun içinde bir futbol topu ve bir çift krampon vardı.
Gözlerim doldu. İstem dışı yaşlar süzüldü yanaklarımdan.
Remus’un sesi endişeliydi. “Ne oldu? Yoksa sevmedin mi?”
Gülümsedim. “Hayır… Çok sevdim.”
Ve bir kez daha Remus’a sarıldım. Bu gece, uzun zamandır ilk defa gerçekten mutlu hissetmiştim.