İçeriğe geç

Yıldız Elçisi

Bölüm 2 · 12 dk okuma

Yıldız Elçisi

Bölüm 2

Bize Fısıldanan

Gökyüzü yılın başında birbirine karıştığında soğuk mevsimdi. Parmaklarını saymaya başladı. Şimdi güneşin mevsimi olduğuna göre bu bebek altı aydan biraz daha büyük olmalıydı.

Dizinde oturan bebeğe döndü. Bebek kapkara gözleriyle onu inceliyor, ağzından çıkan salyalı eliyle Nebula’nın kalın kahküllerini kaldırıp altına bakmaya çalışıyordu. Nebula bebek kahküllerine ulaşamadan başını hafifçe çekti. Koltuğun yanındaki işlemeli sehpadan bir mendil aldı, bebeğin elini sildi.

Şöminenin yanında yerde oturuyordum. Onca koşuşturma beni fazlasıyla yormuştu. Bebek de hiç yardımcı olmuyordu. Her yere dokunmak, her şeyi ağzına sokmak istiyordu.

Nebula’nın yanına gelerek doğru kararı vermiştim. O seremoni sonrası Zirin ve diğer yalancılarla o karanlık çadırda oturmak istememiş, ne kadar cesurca, ormanda kendi yuvasını kurmuştu. Ağaçların arasında, çatısı yeşillik ve çiçeklerle kaplı evinde huzurluydu. Arka bahçesinde kendi yeşilliklerini yetiştiriyor, taştan şöminenin karşısında okuyup yazıyordu.

Sirki terk etmesi işleme yapmayacağı anlamına gelmiyordu.

İsmini ve fikirlerini değiştirebilirsin ama kaderini asla. Ne kadar uzağa gidersen git, ormanın içine saklan, her gece yalvar… Gökyüzünden kaçamazsın. O her yerde ve her zaman. Ulaşılamaz ve dokunulamaz.

En azından öyleydi.

Nebula bana döndü.

“Yani,” dedi, sesi düz ama yorgundu, “bu bebeğin bir adı vardır sanırım.”

“Vega.”

Nebula kafasını yana eğdi, kısa bir nefes verdi.

“Hiç şaşırtmadı.”

Gözlerimi şömineye diktim. Derin bir nefes aldım, kendimi geriye bıraktım. Ellerimle gözlerimi kapattım.

‘’Şimdi ne yapacağım?’’

Nebula ayağa kalktı, bebeği yere koydu. Uzun siyah saçlarını omuzlarından geri attı veTaş zemine yanıma oturdu.

“Bence,” dedi. “Bebeği kurtardığını söyleyip saraya geri git. Kraliçeye teslim et. Başın daha fazla yanmasın.”

Ellerimi gözlerimden çekmedim.

“Peki,” diye homurdandım, “o zaman bu sorunu nasıl çözeceğiz?”

Nebula ellerini geriye yasladı. Köşede, boy aynasının önünde duran bebeğe baktı.

“Sana mı kaldı kâinatı düzene sokmak?” dedi. “Daha kendini koruyamıyorsun. Boş yere triplere girip başını belaya sokma. Bebeği geri götür, sirke dön. Parlak ve Şef meraklanmaya başlamıştır bile.”

Sirke geri dönmekten korkuyordum. Hâlâ orada olabilirlerdi. Belki adamını bile yerleştirmişti.

Yuvarlandım, yüzüstü döndüm. Bebek bana doğru emeklemeye başladı, sırtıma çıkmaya çalıştı. Çok tatlıydı ama felaketi de beraberinde getiriyordu. Ellerimi çenemin altına koyup başımı kaldırdım.

Nebula haklıydı. Benim işim koşmaktı, mesajları iletmekti. Bu hikâye bana fısıldanmamıştı.

Nebula ayağa kalktı uzun mor hırkasını eliyle sirkeledi, sırtımı dürten minik ellerin sahibini kucağına aldı ve “Ben yiyecek bir şeyler hazırlayayım. Sonrasına bakarız.” dedi

Bebekle birlikte salondan çıkıp mutfağa yöneldiler.

Ben yerimden doğruldum, odanın içinde dolaşmaya başladım. Renkli battaniyelerle kaplanmış koltuğun etrafı üst üste dizilmiş kitaplarla çevriliydi. Hiçbir zaman kitap okumaya onun kadar vaktim olmamıştı.

Bir tanesini elime aldım, rastgele bir sayfa açtım. Kitap eski kehanetler ve hikâyelerle doluydu. Bilge bir yalancı tarafından yazılmıştı. Bazı yaşlı yalancılar, yüzlerce yıl süren hayatlarının ardından sona yaklaştıklarında artık işleme yapamaz hâle gelirler. O noktada yazmaya başlarlar. Yazdıkları şeyler çoğu zaman anlamsızdır, çünkü zihinleri çözülmeye başlamıştır. Bu da o kitaplardan biriydi.

Büyük Ephesus…

Bu ismi görmeyeli uzun zaman olmuştu.

Akşam yemeğinden sonra Mama Ana bizi büyük çadırın içine toplar, Ephesus’un hikâyelerinden okurdu. Nebula, ben, Alexis ve diğerleri… Hayat o zamanlar ne kadar güzeldi. İplerden sarkar, gönlümüzce dans eder, şarkılar söylerdik.

Sonra büyüdük.

Biz büyüdükçe sorumluluklarımız arttı, gerçek yüzümüze vurdu. Saray Alexis’i yanına aldı. Nebula kaçtı. Benim ise gidecek bir yerim yoktu. Soytarı olacak kadar zeki değildim, Nebula kadar cesur da.

Ağabeyim sirkte kalmam gerektiğini, buranın evim ve ailem olduğunu söylemişti. Ama benim için bir seramoni bile düzenlenmemişti. Çünkü kimse gerçek bir palyaço olmayı hak ettiğimi düşünmemişti. Elçiydim ama elçiler bile beni onlardan biri gibi görmezdi. Benimle yemez, benimle dans etmezlerdi.

Zamanla ne düşündükleri önemsiz hâle geldi. Sadece hayatta kalmak istiyordum. Ve öyle de yaptım. Hep kaçtım, hep saklandım. Başımı hiç belaya sokmadım…

Ta ki dün geceye kadar.

Kraliçenin bebeğini dolaylı yoldan kaçırmıştım. Belki de hayatımın en büyük hatasını yapmıştım. Ama biraz düşününce fark ettim ki ben hiçbir zaman doğru olanı da yapmamıştım. Sadece denileni yapmıştım.

Bu sefer benim sıramdı.

Benim hikâyemin başlama zamanıydı.

Benim sıram.

Benim sıram.

Parmak uçlarım uyuşmaya başladı. Damarlarımda kan değil de sanki soğuk su akıyordu. Bu his beni irkiltti. Gözlerim büyüdü, sanki benim göremediğim bir şeyi görmüşler gibi.

Ellerim sayfaları çevirmeye başladı. O kadar hızlı çeviriyordum ki parmak kenarlarım kâğıt kesiği oldu, ince ince kanamaya başladılar. Belim daha da kamburlaştı. Biraz daha yaklaşsam kitabın içine düşecek gibiydim.

Bir sayfada durdum.

Gözlerimden sıcak yaşlar akmaya başladı. Yanıyorlardı, alev almış gibiydi. Elimi sayfadaki yazının üzerinde gezdirdim; sanki gözlerim değil de ellerim okuyordu.

Sıra artık düşmüşlerindir.

Yerine dönme, yollara düşme vaktidir.

Sana ait olanı geri almalısın.

Yıldızlara nasıl yazacağını bulmalısın…

Kırmızı damlalar kitabın sayfalarını ıslatmaya başladı. Ellerimi fal açar gibi açılmış gözlerime götürdüm, yaşları sildim. Elimi gözlerimden çektiğimde gördüğüm şey kırmızıydı.

Gözlerim ağırlaştı, zihnim bulandı.

Duyduğum son ses, anaç bir fısıltıyla kulağıma doldu:

Aferin sana işte böyle biraz uyu yavrum.

sonunda başardın…

Senin için geliyoruz Sadece biraz uyu…senin sayende bizim olanı geri alacağız…

—-------

Gözlerimi yavaşça araladığımda koltukta uzanıyordum. Hava tamamen kararmıştı. Başımda inanılmaz bir ağrı vardı ve gözlerim kupkuruydu. Ellerimi yüzüme götürürken parmaklarımın bandajlarla kaplı olduğunu fark ettim. Saçlarımı düzelttim ve doğruldum. Bebek yerde, bir yastığın üzerinde kundaklanmış hâlde uyuyordu.

Etrafıma bakındım ama Nebula’yı göremedim. Oturduğum yerden kalktım ve salonun arka tarafında kalan bahçe kapısına doğru ilerledim. Temiz havaya ihtiyacım vardı. Kapıyı açtım ve verandaya çıktım.

Nebula bahçedeydi.

Yeşilliklerin üzerine rengârenk bir örtü sermiş, etrafını farklı uzunluk ve boyutlarda mumlarla çevrelemişti. Başında siyah tülden işlemeli bir duvak vardı; bağdaş kurmuş, tüm vücudunu örtüyordu. Kolları iki yana açılmıştı, avuç içleri gökyüzüne dönüktü. Bir ayinin ortasındaydı.

Kafasını gökyüzüne kaldırdı.

Uzun zamandır kimsenin yaşandığını görmediği bir şey oldu. Yeni bir takımyıldızı belirdi. Nebula irkildi, ellerini havada birleştirdi ve öne doğru eğildi.

“Gökyüzünde parlayanlar bana bir hikâye bahşettiler,” dedi.

“Son ipliğime kadar işleyeceğim.”

“Şükrediyorum ey parlayanlar.”

Ellerini ayırdı, iki yanına koydu. Dizlerinin üzerine çöktü ve eğilebildiği kadar eğildi. Gökyüzünde bir yıldız kaydı. Ardından doğruldu.

Orada olduğumu hissediyordu.

Artık her şeyi biliyordu. Çünkü anlatacağı hikâye benimkisiydi. Sıra gerçekten bendeydi.

Mumlar, güçlü bir rüzgâr esmiş gibi aynı anda söndü. Yerden, önünde açık duran kitabı aldı ve bana doğru döndü. Yıldızlar gecenin tek ışığıydı. Siyah tülün ardından dudakları oynamaya başladı.

“Yıldızlar seni fısıldıyor. Artık geri dönüş yok.”

Hızlı adımlarla verandaya doğru yürümeye başladı. Olduğum yerde donup kalmıştım. Bir hikâye, bir takımyıldızı şeklini almıştı ve fısıldıyordu. Düzen bozulduktan sonra ilk defa haklıydı. Artık geri dönüş yoktu.

Bebeği çalarak yeni bir olaylar dizisini başlatmış olmalıydım.

Şimdi ne yapmalıydım? Böyle bir durumda ne yapılırdı ki?

Ellerimi enseme götürdüm, derin bir nefes aldım. Bayılmadan önce yaşananlar aklıma geldi. “Sana ait olanı geri almalısın.” Bana ait olan neydi? Ya da kulağıma fısıldayan o ses… benim için geldiklerini söylemişti. Kimler geliyordu benim için?

Bahçe kapısı yeniden açıldı. Nebula duvağını çıkarmış, üzerine yatma kıyafetlerini giymişti. Elinde bir tepsi vardı. Üzerinde biraz çörek, açık yeşil hasır saplı seramik bir çaydanlık ve onunla uyumlu küçük fincanlar duruyordu. Verandanın köşesine oturdu, tepsiyi yanına koydu ve eliyle bana katılmamı işaret etti.

Olduğum yerde donmuş gibiydim. Yavaşça yanına yürüdüm, bacaklarımı aşağı sarkıtarak tepsinin diğer yanına oturdum. Bembeyaz teni ay ışığında parlıyordu. Başını kaldırdı, yüzünde buruk bir gülümseme belirdi.

“Gerçekten…” dedi. “Kâinatı düzeltmek sana kalmış. Erken konuşmamak gerekirdi sanırım.”

Yeni oluşan takımyıldızına bakıyordu. Kahküllerinden neye baktığını anlamak mümkün değildi.

“Bir daha hikâye anlatamam sanıyordum,” dedi. “Onun yerine en yakın arkadaşımınkine ortak oldum.”

Söyleyecek hiçbir şeyim yoktu.

“Ama biliyorsun,” diye devam etti, “bir hikâyenin yıldızlara yazılmış olması sonunun iyi olacağı anlamına gelmiyor. Yüzlerce ihtimal var. Her ihtimalin onlarca sonucu…”

“En nihayetinde her hikâyenin bir sonu var.”

Konuştuğu her kelimeyle başımı ne tür bir belaya soktuğumu daha iyi anlıyordum. Bunların hiçbiri yaşanmak zorunda değildi. Hepsi benim verdiğim kararların sonucuydu. Ortada ilahi bir hikâye ya da kader yoktu. “İyiler olan her zaman kazanır” diye bir şey de yoktu. Bu gerçeği, etten kemikten biri söyleyene kadar fark etmemiştim.

Titremeye başladım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Elimden tutacak, yol gösterecek kimse yoktu. Kollarımı vücuduma doladım, bacaklarımı karnıma çektim.

Nebula hiç umursamazmış gibi elini kaldırdı ve bir takımyıldızını işaret etti. En büyüklerinden biriydi. Yüzyıllar önce yaşanan bir felaketi sembolize ediyordu. Nispet olsun diye o kadar parlaktı.

Pusula Takımyıldızı.

Yönünü ve amacını kaybeden krallıkların gökyüzüne işlenmiş utancıydı. Bu krallık yanlış kararlarda diretmiş, ikiye bölündükten sonra bir daha eskisi kadar bereketli ve neşeli olamamıştı. Karanlığa bürünmüş, ruhunu kaybetmişti. Yeni ortaya çıkan Takım yıldız en az onun kadar parlaktı başımdan kaynar sular dökülmüş gibiydi farkındalık bir anda yüzüme vurdu daha da paniklemeye başladım, Nebula tek kelime etmedi. Olayları sindirmemi bekliyor gibiydi.

Sessizlik kalbimi daha da sıkıştırıyordu.

Nebula bana döndü ve omzumu tuttu.

“Kardeşim,” dedi. “Korktuğunu anlıyorum. Sana korkmaman gerektiğini söylemeyeceğim.”

“Korkmalısın. Bu hikâyenin sonunda hayatta kalmak istiyorsan korkmalısın.”

“Bu bir ilahi sesin fısıltısı değil. Sana verilmiş bir görev de değil. Kader değil.”

“Bu yüzden zeki olmalısın,” diye devam etti. “Her zaman bir sonraki hamleni planlamalı, karşı hamlelere tetikte olmalısın.”

“Şu an bütün oyun tahtasının gözü senin üzerinde. Herkes senin hamleni bekliyor.”

Gözlerimden yaşlar akmaya başladı.

“Ben… bunu yapamam,” dedim. “Kesin öleceğim. Ben böyle olsun istememiştim.”

Dizlerinin üzerinde yanıma geldi ve arkamdan sarıldı.

“Şşşh… En azından ben yanındayım,” dedi. “Hiçbir yere gitmiyorum.”

“Bunun altından beraber kalkacağız. Her adımında yanında olacağım.”

“Tek başına baş edemezsin. Bunu birlikte başaracağız. Tamam mı?”

“Peki nasıl?” dedim. “Sen bu hikâyenin anlatıcısısın. Benimle nasıl geleceksin?”

“Her sorunun bir çözümü vardır,” dedi. “Bunun için endişelenme. Bir yol bulunur.”

“Sakinleş. Biraz çay iç.”

Yanımdan çekildi, yerine oturdu. Bardakları doldurdu. Titreyen ellerimle küçük bardağı aldım. Bir yudum içtim. Adaçayı… en sevdiğim.

Gözlerimi kapadım, sırtımı dikleştirdim ve derin bir nefes aldım. Uzun bir süre hiç konuşmadık. Gecenin yumuşak esintisiyle gelen çiçek kokusunu içimize çektik. Başka bir gece olsa her şey çok güzel olabilirdi. Bu geceyi ise sonsuza kadar hatırlayacaktım. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı sakin gecelerin eski huzurlu hissiyatı bir daha gelmemek üzre gitmişti.

Sonra içeriden tiz bir ağlama sesi yükseldi.

Bebek.

Onu tamamen unutmuştum. Yanına gitmek için ayağa kalktım ama Nebula beni durdurdu.

“Ben hallederim,” dedi. “Sen hiç kalkma.”

İçeri gitti. Ben de bacaklarımı açmak için ayağa kalktım. Yeşilliklerin üzerinde yürüdüm ama yetmedi. Koşmam gerekiyordu. Isınma hareketleri yaptım ve bir anda ormana daldım.

Daha iki adım atamamışken iki çift şaşkın gözle göz göze geldim. Çığlığı bastım. Bana bakan at irkildi. Yanında, bir taşın üzerinde oturan adam ayağa sıçradı ve göz temasını kesmeden atına yaklaştı.

“Ben de bu kadar hızlı olmasını beklemiyordum,” dedi. “Ya da bir anda ormana dalmanı.”

Adam buralardan biri gibi durmuyordu. Karanlıkta zor seçiliyordu ama gri saçları ve krem rengi teni vardı. Asıl dikkat çeken alnındaki semboldü. Ağaca tırmandım, at yeniden irkildi.

“Böyle karşılaşmamızı planlamıyordum,” dedi. “Seni ürkütmeyi de. Bir anda ormana dalman…”

Kelimeleri toparlamaya çalışıyordu.

“Tamam,” dedi sonunda. “Yeniden başlayalım. Niyetim gerçekten iyi.”

“Sabahı beklemek daha doğru gelmişti.”

Elini göğsüne koydu, diğerini arkasına alıp eğildi.

“Ben, Caelith Solis’in yeminli şövalyesi Aresh Valen.”

Yüzümdeki şaşkınlığı görünce konuşmaya devam etti.

“Sanırım uzun bir konuşma olacak,” dedi. “Bana da içtiğiniz çaydan ikram etmeye ne dersiniz?”

Atının dizginlerini tutup Nebula’nın evine doğru yürümeye başladı.

“Dur! Nereye gittiğini sanıyorsun?” diye bağırdım.

“Niye durayım?” dedi. “Sanki bana yetişemeyecekmişsin gibi.”

Bahçeye girdi. Ağaçtan atlayıp önüne geçtim.

“Nebula!” diye seslendim. “Davetsiz bir misafirimiz var!”

“Ne misafiri Ardıç,” diye seslendi içeriden. “Bahçeye geyik mi girdi?”

Adam sanki eski bir dostmuş gibi konuştu.

“Hayır,” dedi. “Bir şövalye ve bir at.”

“Gelirken bir bardak daha getirebilir misin? At çayın tadına bakmak istiyor.”

İçeriden bir gümbürtü geldi. Nebula, kucağında bebekle bahçeye çıktı. Ne yapacağını o da bilemedi. Herkes birbirine bakıyordu. Sonra bebek elini kaldırdı, adamı işaret edip gülmeye başladı.

“Ne kadar da büyümüşsün Vega,” dedi adam. “Neredeyse benim kadar olmuşsun.”

Atını bıraktı, verandaya çıktı. Bebek ona doğru uzanıyordu. Nebula geri çekilse de bebek adamın yakasına yapıştı. Adam bebeği kucağında biraz hoplattı, sonra bana dönüp başıyla selam verdi.

“Ona sahip çıktığınız için teşekkür ederim.”

Ne yapacağımı bilemedim. Sanki ateşli bir rüyadaydım. Adam köşeye oturdu, kendine çay doldurdu ve tek seferde içti.

“Tadına bakmasaydım ölürdüm,” dedi. “Çok da bir olayı yokmuş.”

Alt dudağını yaladı, bana baktı. Boş eliyle tek dizine vurdu.

“Artık konuşabiliriz.” dedi.

Çayın bir olayı olmadığını söylemişti ama fincan fincan içmişti. Anlattıklarına göre Vega onların krallığının varisiymiş ve kraliçe onu çalarak iki taraf arasındaki çatışmayı yeniden başlatmıştı. Yani bebeğin gökyüzünden koparıldığı falan yoktu; bir annesi ve babası vardı. Gökyüzündeki karmaşanın sebebi bebek değildi; dolaylı olarak oydu ama asıl karışıklık dengeyi yeniden bozmaya cüret ettikleri için olmuştu. Bu yüzden cezalandırılıyorduk yeniden. Kraliçe çıkan savaşta eşini kaybetmiş, yine de akıllanmamıştı.

‘’Benim anlamadığım, neden bu bebek? Kraliçe başka bir bebek bulamaz mıydı’’ diye sordu Nebula.

Aresh bu soruyu beklemiyor gibiydi; doğru kelimeleri seçmek için biraz düşündü.

‘’Vega rastgele bir bebek değil. Onunla ilgili yüzyıllardır hikayeler anlatılır. Doğduğu gece gökyüzünde bir yıldız bile yoktu, ay bile karanlığa bürünmüştü. Ormanlar o kadar sessizdi ki, bir şarkı söyleseniz, topraklardaki herkes duyabilirdi.’’ Yüzünü yıldızlara çevirdi, sesi toklaştı ve daha büyük bir coşkuyla anlatmaya devam etti:

‘’Sonra bir anda fısıltılar yükseldi, yıldızlar yeniden belirginleşti. Fısıltılar tek bir annenin çığlığıyla birleşti ve gökyüzünde unutulmuş bir yıldız yeniden parlamaya başladı, bu sefer aydan bile parlak… Gökyüzünün oğlu Vega, yeniden doğan eski günleri geri getirecek olan, bereketin ve neşenin sembolü, topraklara yeniden refah getirecek olan…’’ Bebeğe döndü ve kafasını okşadı.

‘’Gerçekten de öyle oldu; yüzyıllar sonra halk yeniden canlandı, topraklar bereketlendi, neşe geri geldi, besteciler daha şen müzikler çalmaya başladılar’’ dedi.

‘’Kraliçe Adela bu yüzden Vegayı istemiş olabilir. Bizim güçlendiğimizi görmek, kontrolü kaybettiğini düşünmesine sebep olmuştur.’’

Ama anlaşılan bebeği çalmış olması, beklediği gibi buraya bereket getirmemişti; aksine cezalandırılmıştık ve başımıza gelmeyen kalmamıştı.

‘’Bebeği saraydan bir süredir gizlice geri almaya çalışıyordum ama güvenlikler çok sıkıydı. Ama şükürler olsun ki aralarında aklı başında birisi vardı; soyları Alexis işbirliği yapmaya karar verdi. Ancak Kraliçe Adela beni fark etti ve adamlarından biriyle bebeği saraydan çıkardı; onlara yetişemedim. Hava kararmaya başlayınca umutlarım iyice tükenmeye başlamıştı, ta ki yeni takımyıldızını görene kadar’’ eliyle gökyüzünü gösterdi ve neşeli bir şekilde konuşmaya devam etti.

‘’Böyle parlak bir takım yıldızının ortaya çıkışının bir anlamı olmalı diye düşündüm ve onu takip ettim, sonrasını biliyorsun zaten’’ Elini ensesine götürdü ve gülümsedi; ne de çok gülümsüyordu. İçim biraz olsun rahatlamıştı.

‘’Şimdi ne olacak’’ diye sordu meraklı bir ifadeyle Nebula.

‘’Gizlice Alexis’in yanına uğrayacaktım ve bebeği kurtardığımı söyleyip eve dönecektim, ama duyduğum kadarıyla bu mesele artık bu kadar basit olmayacak’’ Bebek beklenmedik bir anda ciddi bir ifadeyle beni işaret etti.

‘’Senin yüzünden’’ dedi Aresh, bebeğe uyum sağlayarak.

‘’Hayatını kurtardığım için beni mi suçluyorsun şimdi’’ dedim, yalandan kızgın bir ifadeyle bebeğe. Hiç oralı olmadı.

‘’O zaman ne olacağını sen söyle’’ dedi Aresh, Nebula’ya doğru.

‘’Ne olacağını nasıl söyleyeyim, ben kahin miyim’’ dedi, küstah bir tavırla.

‘’Değil misin’’ diye sordu, kafası karışmış bir ifadeyle adam.

‘’Bunlar çok uzun meseleler, bence bu gece için artık uyumalıyız. Yarın ne olacağına bakar, planımızı yaparız’’ dedim, kendimden emin bir ses tonuyla, çok biliyormuşum gibi.

Hep beraber içeri geçtik. Nebula, salondaki koltuğa Aresh için çarşaf serdi ve bir yastık verdi. Bebek çoktan uyumuştu; o yüzden onu da yerdeki yastığa yeniden koyduk. Nebula ile odasına geçtik; bana pijama verdi ve sonunda yattık. Nebula bana arkasını döndü ve hemen uyuma pozisyonunu aldı. Ben ise bir gün içerisinde yaşadıklarımı daha sindirememiştim, boş boş tavanı izliyordum.

‘’Bu Aresh denen adama güvenebilir miyiz acaba’’ diye tavana bakarak sordum.

‘’Hikayesi bana inandırıcı geldi, Alexis ona güvendiyse bir bildiği vardır’’ dedi bana dönmeden.

‘’Peki yarın ne yapacağız’’

‘’Bilmiyorum, ancak kesinlikle duş alman gerekiyor; inanılmaz bir koku yayıyorsun, porsuk gibi.’’

Kendimi kokladım ama burnuma bir şey gelmedi.

‘’Hadi ya’’

Gökyüzünün yeni hikayesi,

Geçmiş kitapları yeniden aralıyor,

Harlıyor eskimiş bir meseleyi,

Yola çıkmayı gerektirir,

Bu felaketin çan sesleri.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.