İp koptu…
Yerimden doğruldum, ayağa kalktım. Çoktan hazır olmam gerekirdi. Gün yavaş yavaş batıyor, hava mayhoş bir turuncuya bürünüyordu. Günün en sevdiğim saatiydi bu; gece çökmeden, yıldızlar bana fısıldamaya başlamadan önce, yalnızca bana ait olan o kısa an.
Rengarenk yamalarla dolu çadırımın içinde bir tur attım. Gözüm, istemsizce asıl çekingeme kaydı. Kırık boy aynasının üzerine öylece bırakılmış altın rengi saten elbise duruyordu orada. Onu giyen ben olmamalıydım. Benim ne işim olurdu saraylarda? Palyaçoların, hele ki soytarıların arasında?
Düşüncelerimin arasından sıyrıldım. Zaman daralıyordu. Derin bir nefes aldım ve hazırlanmaya koyuldum.
“Sadece iyi dileklerimizi sunacağım, ipliği bebeğin bileğine bağlayacağım ve sirke geri döneceğim. Belki biraz reçelli çörek yerim… yemek servisi olacak mı ki? Olsa ne güzel olur,” diye homurdandım.
Ağabeyim, elinde sirkimizin armasını taşıyan bir broşla, omuzlarımdan sarkan bordo ipek şalın iki ucunu tutturmaya çalışıyordu. Çatık kaşlarını broştan ayırmadan konuştu:
“Aynen öyle yapacaksın. Seninle konuşmayan kimseyle konuşma. Avludan sakın ayrılma. Elbiseni reçel lekesi yapma, olur mu?”
Kırmızıya çalan, zambak şeklindeki broşu takmayı başardı. Omuzlarımı son bir kez düzeltti ve gözlerimin içine baktı. Parlak sarı gözleri, benim biri mavi biri yeşil gözlerimle buluştu.
“Geçen seferki gibi olmayacak. Sana söz veriyorum. Yanlış zamanda, yanlış yerdeydin sadece. Tamam mı? Seni hatırlamıyordur bile. Biraz olsun sakinleş. Sandaletlerini giy. Parlak birazdan gelip saçlarını yapacak. Ayrılmadan bana görünmeyi unutma, tamam mı?”
Kızıl, kabarık saçlarını geriye attı. Cevabımı beklemeden perdeyi araladı ve dışarı çıktı.
Beni gerçekten hatırlamaz zaten, değil mi? Çok küçüktüm. Pislik içindeydim. Şimdi ise sirkimi temsil etmeye, Kraliçe’nin yeni doğan oğluna iyi dileklerimizi sunmak için saraya gidiyordum. Boyum uzamıştı. Pislik içinde de değildim. Gayet iyi görünüyordum bence.
Gerçi gözü bağlı, yaşlı bir yalancının nasıl göründüğüme takılacağını sanmıyorum. Belki orada bile olmaz. Belki çocukla daha genç yalancılar ilgileniyordur.
Aynanın önünde birkaç kez zıpladım, derin derin nefes alıp verdim. Gözlerimi kapadım ve sakinleşmeye çalıştım. Tam kendimi rahatlamıştım ki arkadan iki el omuzlarıma asıldı, beni biraz geriye çekti.
Aynadaki yansımasına bakarak heyecanla konuşmaya başladı:
“Keşke saraya senin yerine ben gitseydim. Zeminden tavana uzanan kocaman camlar varmış, hem de resimli olanlardan. Bir de, bir de—”
Parlak her zamanki gibi çok enerjikti. Üzerinde hâlâ kollarından püsküller sarkan beyaz keten elbisesi vardı; muhtemelen dans provasından çıkıp gelmişti. Yanakları elma gibi kızarmış, terden yüzü ışıl ışıl olmuştu. Gözlerinin içi hep gülerdi, etrafa durmadan ışık saçar gibiydi. Yaşlı Zirin ona bu yüzden Parlak ismini vermişti.
“Düşündüğün kadar eğlenceli olmayacak,” dedim. “ İpi bağlayacağım ve döneceğim.”
“Ya çörek?” dedi. “Çörek getirmeyecek misin?”
Yüzünü astı, gözlerini kırpıştırdı. Gülümsedim ve yüzümü ona döndüm.
“Biraz daha gevezelik edersek yetişemeyeceğim.”
Gülümsemesi hemen yerine geldi. Aynanın önünde yere oturduk. O, bir yandan saçlarıma şekil verirken konuşmaya devam etti:
“Gerçekten keşke sen gitmeseydin. Orayı sevmediğini biliyorum ama herkes yeni dönem için hazırlık yapıyor. Bütün elçiler dışarıda, haber topluyorlar ya da veriyorlar… Gerçi siz elçiler tam olarak ne yapıyorsunuz ki zaten?”
Omuz silkti. Dikkati hep böyle kolay dağılırdı.
“Neyse. Saçını anca bu kadar toparlayabilirim. Umarım bütün gece sağlam kalır.”
Aynadan saçımı kontrol ettim. Gece mavisi, kabarık saçlarım artık belime kadar geliyordu. Çoktan kesilmiş olmaları gerekiyordu. Parlak’a teşekkür ettim. O da hoplaya zıplaya çadırdan çıktı.
Aynanın dibindeki küçük kutuya uzandım. Malzemeleri tek tek çıkardım. İşim bittiğinde artık hazırdım. Küçük kırmızı kauçuk topu kutudan aldım.
Makyajımı tamamladım.
Tanıdık bir sima bana geri gülümsedi.
Dudaklarıma sürdüğüm kalp şeklindeki pembe boyayı son bir kez düzelttim. Yüzümdeki ifade yerine oturmuştu. Ne fazla, ne eksik. Olması gerektiği gibiydi.
Bir palyaço gibi görünüyordum. Kendimi biraz olsun rahatlamış hissediyordum artık.
Perdeyi araladım ve çadırımdan çıktım.
Ağabeyimin yanına uğramadım çünkü… canım istemedi. Bu iş bir an önce bitsin, geri döneyim istiyordum sadece. Zirin ipliği bana dün akşamdan vermişti zaten. Onların çadırına gitmeyi hiç sevmezdim. Hep karanlıkta, çember halinde oturur, işleme yaparlardı. Görende yıldızları birbirine bağlıyorlar sanardı. Zaten gözün bağlıysa bir de neden karanlıkta oturursun ki? Saçmalık.
İpliği aldığım gibi iç cebime yerleştirmiştim. Buraya genelde iletilecek haberlerin yazılı olduğu kâğıtları koyardım. Adımlarımı hızlandırdım, hafif sarin gün batımı havası yüzümü okşadı.
Sirk halkasından çıktım ve ormanın içine daldım. Parlak burada olsaydı güzel bir cevabı olurdu: elçiler tam olarak ne yapıyordu ki zaten?
Biz koşardık. Canımız pahasına hem de. Ormanı avucumuzun içi gibi bilirdik; geceleri bile çıt sesi çıkarmadan, süzülüyormuşçasına koşardık. Kimse kim olduğumuzu görmezdi, bilmek de istemezdi zaten. Elçiler genellikle müziği hissedemeyen ama esnek ve kuvvetli olan, görüş yetisi aciz palyaçolardan seçilirdi. Biz sadece koşardık. Saatlerce, günlerce. Durmadan, uyumadan.
Elbise hızımı gerçekten yavaşlatıyordu. Ayrıca kirletmemem için özellikle tembihlenmiştim. Sirkte her şey ortaktı; bu önemliydi. Böyle kıyafetler de kolay bulunmazdı.
Ormandaki koşum bittiğinde hava gitgide kararıyordu ama yıldızlar henüz görünmemişti. Zamanım vardı. Şehre daldım.
Şehir genel olarak kısa yapılardan oluşuyordu. Her yerde satıcılar vardı. Sokak yemeğinden değerli mücevherlere kadar her şeyi bulmak mümkündü. Tezgâhların arasında gezinmeye başladım. İnsanlar bize alışkındı; derdimizin onlarla ilgili olmadığını bilirlerdi. Ama uydurmayı da çok severlerdi. Bizimle ilgili hikâyeler anlatır, birbirlerini korkutur ya da işi dalgaya vurup fıkraya çevirirlerdi. Açıkçası, benim onları çok umursadığım söylenemezdi.
Tezgâhları gözlerimle tararken sonunda aradığım şeyi buldum: şeker. Özellikle çikolataya bayılmıştım. Kızıl Zambak Sirki’nde bu tarz keyiflere zaman olmazdı. Tatlı niyetine genelde meyve yerdik. Ama Parlak’ın töreni için malzeme almaya geldiğimizde ikimizin de gözü renki kaplamalara kanmış, onlarca yemiştik. O günden beri şehirde biraz daha almak istiyordum ama yeni dönem hazırlıkları yüzünden fırsat bulamamıştım.
Tezgâhın diğer ucundaki adamdan rica ettim ve sadece bir tane aldım. Geri kalanını davetten sonra alacaktım. Hepsini tek başıma yeme ihtimalim vardı çünkü.
Başımı havaya kaldırdım ve zamanın geldiğine karar verdim.
Saraya doğru yürürken parmak uçlarım uyuşmaya başladı. Yeniden gerildim. İçim içimi yiyordu, oraya gitmemem için beni ikna etmeye çalışıyordu. İçimden durmadan tekrarladım: Yıldızlar ne yazmışsa o olur. Yıldızlar ne fısıldarsa doğrudur.
Sarayın ana kapısından içeri girdim. Burası şehrin geri kalanından tamamen farklıydı. Yeşillikler ufuk çizgisine kadar uzanıyor, tam ortadaki saray açık hava yollarıyla bahçenin her yanını sarıyordu. Duvarların içinde yalnızca saray yoktu; birbirinden ayrı, irili ufaklı pek çok yapı vardı. Ama yolların hepsi saraya bağlanıyordu.
Saray, bayraklar ve süslemeli rengârenk camlar dışında genel olarak toprak tonlarındaydı. Her yerinden asmalar sarkıyor, yapının yaşını saklamaya çalışmıyor gibiydi. Başkası olsaydı bu yapıya âşık olurdu.
Tanıdık birkaç yüz görünce yönümü oraya çevirdim ve aralarına karıştım. Çevre sirklerin elçileri konuşuyor, muhtemelen yeni dönemden şikâyet ediyorlardı. Kimse bu belirsiz değişimden hoşlanmamıştı.
Sarı Papatya Sirki’nden bir kız, armasından tam çıkaramadığım genç bir adamla konuşuyordu. Yanlarına yaklaştım.
“Umarım davette bu konuyla ilgili biraz daha açıklama yaparlar,” öfkeli bir tonla dedi adam.
Kabarık sarı saçlı, cam rengi gözleri olan palyaço başını salladı. Sanırım ilk seferiydi ve sanırım adamın dediklerinden hoşlanmamıştı.
“Umarım çok uzun sürmez,” dedim ve kafa selamıyla sohbete katıldım.
Adam çarpık bir gülümsemeyle “Ben Mor Sümbül Sirki’nden Bülbül.” dedi
Elçiler nedense kendilerine kuş isimlerini lakap olarak seçmiş, gerçek isimlerini kullanmaya başlamışlardı. Aslında haksız sayılmazlardı; bazı durumlarda gizlenmeleri gerekirdi. Ama şu an sirkin armasını taşırken bana gereksiz geliyordu. Düşüncelerimi dışa vurmadım.
Gülümseyerek kendimi tanıttım.
“Ben de Kızıl Zambak Sirki’nden Mavi Ardıç.”
Adam saçlarım mavi olduğu için bu lakabı nedense komik buldu ve dudağının kenarıyla güldü. Kız biraz çekingendi. Adının Sarıasma olduğunu söyledi lakabının. Sarı Papatya’dan tanıdıklarımın hepsi sarı renkli kuş isimleri seçmişti zaten.
O gecelik birlikte durmaya karar verdik. Kız buna çok memnun oldu. Gerçekten çok gerilmişti ve yalnız kalmak istemiyor gibiydi.
Kalabalık biraz daha artınca bizi sarayın ana binasına almaya başladılar. Yapı gerçekten çok güzeldi. Taş duvarlar çiçek motifleriyle bezeliydi. Herkes başını sürekli çeviriyor, hiçbir detayı kaçırmamaya çalışıyordu.
Sonunda yaklaşık elli kişilik bir grup olarak avluya vardık. Avlu, ana binanın ortasında oval şekilde tasarlanmıştı. Etrafını, sarmaşık gibi dolanan iki uzun merdiven çerçeveliyordu. Gözlerimle merdivenleri takip ettim. Onlarca kat boyunca yükseliyor, görüşümün ötesine uzanıyordu.
Merdivenlerin bittiği yerde durdum.
Oval salonun çatısı yoktu. Sanki bütün yıldızlar içeriyi izliyor. Ay ışığı, tek başına avluyu beyaz ışığıyla kutsarcasına aydınlatıyordu.
Ayın ışığı ortamı bir kıtlama havasından çok, gergin bir bekleyişe çevirmişti. Elçiler harici salonda birkaç saray görevlisi vardı. Ne kraliçe ne de ailesinden bir iz görünüyordu. Fısıldaşmalar gitgide yükseldi ve tek bir anda son buldu.
Saçının tamamını kapatan, iki yana doğru sarkan püskülleri olan bir başlık takıyordu. Sadece saray palyaçolarının kullandığı ince boyunluklardan birini taşıyordu. Çok sıkıyor olmalıydı ama bu konuda söz hakkım olduğunu sanmıyordum.
“Sevgili kardeşlerim,” dedi. “Bu soytarı buradaki varlığınızdan onur duyar ama hüzünden ağlar. Kraliçe hazretleri bu akşam burada olamayacaklar. Benden sizleri ağırlamamı istedi. Törenin yarın düzenleneceğini iletti. Diğerleri size eşlik edecek. Yemekler odalara servis edilecek. Yıldızlar hep sizden yana olsun.”
Baş soytarı Alexis ve genç yalancı kız, onlara eşlik eden bir düzine saray görevlisini geride bırakarak geldikleri yönden hızlı adımlarla ayrıldılar. Herkes sabaha sirkine dönmeyi planladığı için kimse bu durumdan hoşnut olmamıştı. Davetin yıldızların altında düzenlenecek olması, en az bir tam gün daha sarayda kalmamız gerektiği anlamına geliyordu.
Görevliler bizi ana binadan çıkardı ve misafirlerin kaldığı, oldukça mütevazı, küçük bir verandası olan başka bir taş binaya yerleştirdiler. Kaldığım odada bir yatak ve dolaplı bir masadan başka bir şey yoktu. Masanın üzerinde bir parça sarımsaklı ekmek ve dilimlenmiş bir tam elma bulunan bir tabak bırakılmıştı.
Üzerimdeki şalı ve broşu çıkardım, saçımı düzelttim, tabağımı aldım ve odadan çıktım. Verandaya vardığımda neredeyse herkes oradaydı. Yemeğe başlamadan önce herkesin toplanmasını bekliyorlardı. Sirk kültüründe tek başına yemek hoş karşılanmaz, her zaman birlikte yenirdi.
Broşlarımızı çıkarmış, yeniden sadece birer sirk palyaçosuna dönmüştük. Yüzüme sıcak bir gülümseme yerleşti ve aralarına karıştım. Şarkılar söylendi, sohbetler edildi. Bülbül isminin hakkını vererek herkesi ayağa kaldırdı ve çimlerin üzerinde biraz dans ettik.
Kalabalık yavaş yavaş odalarına çekildi. Ben verandanın köşesine geçip ayaklarımı çimlere doğru uzattım. Gözlerim yıldızlara daldı ve kendi kendime davetin neden ertelendiğini düşünmeye başladım.
Bazı elçiler, yalancıların kraliçeye yine bir şeyler fısıldadığını, kadını delirtircesine etkilediklerini söylüyordu. İhtimal dışı değildi. Kraliçe yalancılara kendini fazlasıyla kaptırıyordu. Krallığının kaderini değiştirebileceğine inanıyordu. Zaten ileri yaşlarında bu sayede çocuk sahibi olabilmişti. Kral öldükten tam on yedi yıl sonra.
Bacaklarımı kendime doğru çektim, dizimden destek alarak yüzümü elime yasladım.
Kraliçe düzeni bozmuştu. Gökyüzünde yıldızı olmayan bir oğlan çocuğu dünyaya getirmişti. Kaderi işlenemezdi. Diğer yıldızlarla ilmeklenemezdi. Sonsuzluğa uzanan ihtimaller deryası görülmüş şey değildi. Bu, dengeleri bozmuştu. Yıldızları neredeyse işlenemez hale getirmişti.
Yalancılar ne yapacaklarını bilemez halde perişan olmuşlardı. Çoğu bir ilmek bile geçiremiyor, yemeden içmeden kesiliyordu. Saray bunun geçici bir durum olduğunu, dengenin yeniden sağlanacağını savunuyordu. Geleceği çizilemez bir varisi gökyüzünden gelen bir hediye sayıyorlardı.
Bence gökyüzünden bir yıldız koparmak çok büyük bir hataydı. Biz elçileri de bu yüzden buraya toplamışlardı. İşi bir güç gösterisine çevirmekten geri durmamışlardı.
Düşüncelerimden beni sıyıran, zil seslerinin eşlik ettiği adımlar ve ıslıkla çalınan tanıdık bir melodiydi. Yanıma bağdaş kurdu. Sadece soytarıların sahip olduğu o sinsi gülümsemeyle bana yakından baktı.
“Saat biraz geç oldu,” dedi. “Birazdan güneş yükselecek. Saatlerini boşa harcama. Yarın çalkantılı bir gün kendini belli edecek.”
“Kafiye işini benim yanımda bırak lütfen,” dedim. “Hayatımda bu kadar ürpertici çok az şey duydum. Ayrıca yüzüme de öyle bakmayı kes. Saray soytarılarının nasıl bu kadar rahatsız olmayı başardıklarını anlayamıyorum.”
Tanıdık gülümsemesi yüzüne geri geldi.
“Çocukken ortalığı ne karıştırırdık,” dedi. “Bulduğumuz her şeyi yer, her müzikle dans ederdik.”
Bir süre sessizlik oldu. Denecek çok şey vardı ama ikimizin de dili varmıyordu.Hem neden bir anda benimle konuşmaya başlamıştı? Burada yaşamaya başladığından beri beni tanımıyormuş gibi davranıyor, sadece rastgele bir elçiymişim gibi resmi konuşuyordu bu da soytarılar için kafiyeli cümleler demekti.
Başını eğdi ve başlığının ipini çözdü. Küçükken pembeye çalan kıvırcık saçları artık neredeyse siyaha çalan bir kan kırmızısına dönmüştü. İmalı, kısa bir gülüş attım ve yüzümü milyonlarca parlak beyaz ışığa eşlik eden aya çevirdim. Bana baktığını hissediyordum. Gerilmeye başlamıştım eski bir dost bile artık güven vermiyordu.
Ve o boşluk anında söylememesi gereken tek şeyi söyledi.
“Seni görmek istiyor.”
Ellerimle kendimi geriye doğru ittim. Tepeden tırnağa bir ateş sarmaya başlamıştı.
“Hayır. Hayır. Hayır.”
Kaşlarım çatıldı, vücudumun ısısından gözlerim doldu. İçimdeki sesi dinlemeliydim. Buraya hiç gelmemeliydim. Ayağa fırladım ve koşmaya başladım. Sadece hayatta kalmak istiyordum. Hayatta kalmam gerekiyordu. Hayatta kalmak zorundaydım.
Onunla görüşmem mümkün değildi.
Sarayın dış geçidi kapalıydı ama siyah üzerine beyaz renklerle işlenmiş, dört uçlu yıldız işlemesiyle donatılmış flamalardan birine tutunarak kendimi yukarı doğru çektim. Taş soğuktu, ellerim kayıyordu ama durmadım. Kendimi dışarı attım. Şehirden bir çırpıda çıktım ve ormana daldım.
Rahatlamıştım ama sakinleşmeye vaktim yoktu. Sirkte beni bekliyor olabileceğini düşündüm. O yüzden yolumu uzattım. Ormanın içinden dolanarak başka bir zambak sirkinde geceyi geçirebileceğime karar verdim.
Yıldızlar yavaş yavaş parlaklığını yitiriyor, gökyüzündeki yerlerine geri dönüyordu. Sirke yaklaşıyordum. Ağaçlardan indim ve yürümeye başladım. Beyaz Zambak Sirki en büyüklerinden biriydi. Çok kalabalıktı. Her tür palyaço vardı. Çok nadir bulunan pandomimciler bile.
Başımı havaya kaldırdım. Gün artık uyanıyordu. Beni bulmasının şuanlık bir yolu yoktu. durdum ve soluklandım, yoluma devam edecektim ki bir çıtırtı sesi adımımı yarıda kesti.
Saklanacaktım ama artık çok geçti.
Göz göze geldik.
Pelerini ve maskesiyle siyahlar içindeki, koyu tenli, yeşil gözlü adam doğrudan bana bakıyordu. Sert bakışlarının altında endişeli ve şaşkın bir ifade vardı. Ellerimi havaya kaldırdım ve yavaşça geri çekildim.
İkna edici bir tonla, ‘’hiç karşılaşmamışız gibi’’ dedim beladan uzak durmaya çalışıyordum ve bir adım geriye attım.
Başıyla onayladı. O da bir adım geri attı. Eliyle dur işareti yaparak geri geri yürümeye başladı. Ama birbirimizin göz hizasından çıkamadan adamın göğsünden tiz bir ağlama sesi yükseldi.
Elini göğsüne götürdü. Ağlamaklı bir ses tonuyla, “Shhh,” dedi. Sesin kesilmeye niyeti yoktu. O da bunu biliyor gibiydi.
İkiye katlandı. Sol omzundan sağ kolunun altına doğru bağlanan şaldan bir anda bir el yukarı uzandı. Adamı çekiştirmeye başladı. El minicikti ama poğaça denecek kadar pofuduktu.
“Bebek,” dedim neşeli bir sesle ve adama yaklaştım. “Bebek!”
Adam olduğu yerde dondu kaldı.
İşaret parmağımı bebeğin pofuduk eline uzattım. Küçük, tombul parmaklarıyla kavradı. Adamı tamamen unutmuştum.
“Bebek görmeyeli uzun zaman oluyor,” dedim. Aynı neşeyle.
“Bebek görmeyeli… uzun zaman oluyor.”
Gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Kraliçenin oğlu doğduğundan beri denge bozulmuştu. Neredeyse bir yıldır bebek doğmuyordu çünkü yalancılar onların yıldızlarını annelerininkine ilikleyemiyordu.
Diğer elimle bez parçasını yavaşça araladım.
Gece kadar kara saçlar. Ayna gibi bir cilt.
Ve en önemlisi… alnındaki dört uçlu yıldız simgesi.
Kraliçenin bebeği.
Başımı yavaşça adama çevirdim. Kaşları daha da çatılmıştı. Bu yoldan artık çıkış yoktu. Burnumu bir şeye sokmasam olmuyordu sanki.
Gülümsedim.
“Size ne kadar da çok benziyor,” dedim kapkara tenli adama ve yine gülümsedim.
Anlamamış gibi davranıp sıvışacaktım.
Adam bir anda ufak bir kahkaha kopardı. Bebeğin yüzünü yeniden örttü. Adeta fısıldayarak konuştu:
“Artık benimle gelmen gerekecek.”
Bir anda bir hançer çıkardı.
Korkmuş gibi davrandım. Başımı salladım. Benim ne olduğumu bilmiyordu. Uysalca itaat ettim. Arkama geçti. Hançerle sırtımı dürterek beni yürümeye zorladı.
İstesem, hiç beklemediği bir anda koşmaya başlayabilirdim. İzimi kaybettirirdim. Ama planım başkaydı.
Bebeği de beraberimde götürmek istiyordum. Beynim bunun doğru olan olduğuna adrenalinin anlık etkisiyle ikna olmuştu.
Başımızda yeterince bela vardı. Bir de bebek kaybolursa ne yaparlardı? Bebeğin emin ellere verilmesi gerekiyordu. Kendimi ileriki dakikalara hazırlıyordum zaten oldukça yavaş yürüyorduk enerjimi topladım.
Gittiğimiz yolu avucumun içi gibi biliyordum. Birazdan bir ayının yuvasının önünden geçecektik. Hem de büyük bir ayının. Bir şekilde ayının ilgisini çeker, bize doğru gelmesini sağlarsam adamın dikkati dağılırdı.
Mükemmel bir plan değildi ama oluru vardı. Sirkteki ayılarla hep iyi anlaşmışımdır. Bunu da daha önce hiç öfkelendirmemiştim sonuçta.
Beklediğim an geldiğinde benim bir şey yapmama gerek kalmadı.
Bebek ağlamaya başladı.
Adam ayıyı görünce panikledi. Hızla arkamı döndüm ve elindeki hançere vurdum. Adam arkasını dönüp koşmaya başladı. Ben adamın arkasında, ayı benim arkamda, geldiğimiz yöne doğru koşuyorduk.
Hızlandım. Adama yetiştim. Tek hamlede beline bağlı olan kumaşı çözdüm. Bebeğin kıyafetini ensesinden yakaladım. Sol ayağımla yönümü değiştirdim. Bir ağaca tırmandım ve koşmaya devam ettim.
Adam beni takip etmeye çalıştı ama ağaca tırmanamadı. Ayı benim sayemde iyi bir kahvaltı yapacaktı.
Planın istediğim şekilde bitmesi beni sakinleştirmişti yavaştan adrenalinin etkisinden kurtuldum ve bebeği tek elimle kendime bastırdım.
“Tuttum seni,” dedim. “Şimdi Ardıç ablan seni…”
Aklım yeni yeni başıma geliyordu duraksadım.
“…nereye götürecek?”
Planın bu kısmını düşünmemiştim. Az önceki kendimin bile bana yararı yoktu.
Saray’a dönemezdim. Sirke gitsek herkes delirirdi. Ortalık birbirine girerdi.
bebek saçımı yakaladı ve kıkırdadı. Gördüğüm en güzel bebek olabilirdi kapkara gözleri değerli bir taş edasıyla parlıyordu yüzüne güller açıyor baktıkça bakasım geliyordu.
“Eğer başka planların yoksa,” dedim bebeğe, “ben birini tanıyorum.”
Bebek bana yeniden gülümsedi. Bu tatlılığa değerdi.
Hızımı arttırdım.
Uzun soluklu koşumuz bittiğinde bebek iyice mayhoş bir hâl almıştı. Gözleri yavaştan kapanmaya başlamıştı. Üzerine ay sembolü kazınmış oval tahta kapıyı çaldım. İçeriden tanıdık bir ses, “Geliyorum,” dedi.
Kapının sürgüsü açıldı, kapı aralandı. İçeri daldım.
“Beni özlemişsindir diye düşündüm,” dedim ve küçük salonun içinde ufak bir tur attım.
“Ya ne demezsin,” dedi kinayeli bir sesle. “Sensiz uykular uyuyamaz oldum.”
Şaka yapmıştı ama ikimizin yüzünde de sadece acı bir gülümseme bırakmıştı. O da uyuyamıyordu. Her yalancı gibi, o da yeni düzenden etkilenmişti. Varlığının amacını yerine getiremez olmuştu. Kaderleri yıldızlara işlemek, takımyıldızları oluşturmak ve bizlere yol göstermek.
Tuttuğu nefesi burnundan verdi ve başını bana çevirdi. Kucağımdakini görünce gözleri ışıldadı. Hızlı adımlarla yanıma geldi.
“Bebek!” dedi.
Sonra daha şaşkın bir ifadeyle bir daha söyledi.
“Bebek?”
Uzun siyah kahküllerinin ardına gizlediği gözleriyle bana baktı.
“Ben çay hazırlayayım.”
Gökyüzünden koparılmış bir yıldız,
Yeryüzünde kaymış,
O krallığını kurtaracağını sanmış,
Gökyüzünü birbirine karıştırmış,
Ama bunun bir bedeli var ödenecek,
Bu yük hepimizin sırtına binecek,
Mavi bir ardıç kaptı bebeği,
Sanrak düzelteceğini hikayeyi,
İhtimaller artık derya deniz,
Bu hikayenin sonunu bizler bilemeyiz…