"Zaman bazen bir çiçeği soldurmakla kalmaz, kokusunu da götürür."
5 yıl sonra.
Artık ev eskisine göre daha sessizdi, yalnız uyanıyordum artık. Beni kaldırmaya gelen bir çift yeşil göz artık gelmiyordu. Bana belli etmiyordu ama ben hissediyordum. Yorgundu, çok yorgundu. Artık evin sorumluluklarını ben üstlenmiştim ve birisine bakma sırası bendeydi. Çaydanlıkta demlediğim melisa çayının mükemmel kokusu bütün ormanı sarmıştı bile. Elimdeki ahşap tasa çayı doldurduktan sonra anneannemin yanına gittim ve gördüklerim içimi ısıtmaya yetmişti; Mışıl mışıl uyuyordu. O kadar güzeldi ki; masum, akıllı, merhametli ve sevgi dolu. Yatağının köşesine ilişerek "Canım anneannem, uyan hadi." Sessizce fısıldadım ve misler gibi kokan yanağına minik bir öpücük kondurdum.
"Yıldızım? Ah bu güzel koku da ne böyle? Senden mi geliyor yoksa çaydan mı?" tatlı bir şekilde gülümseyerek uyandı.
"Bak en sevdiğin çaydan yaptım sana, bugün ormana gideceğiz hadi kalk bakalım." Anneannemi kalkması için güdülemeye çalışırken bir yandan da üzerindeki yorganı çekiyordum. Yavaş bir şekilde yatağından sendeleyerek önce oturur pozisyona geldi ve ardından gözlerimin içine bakarak "Her gün daha da büyüyorsun, biliyorsun değil mi?" gözlerindeki gurur dolu bakışlar yadsınamayacak kadar büyüktü ve bu beni mutlu ediyordu. "Biliyorum anneanne, biliyorum çünkü bugünlere gelmemi sağlayan kişi benim bu hayatta en sevdiğim kişi." gülerek anneanneme sarıldım. Kısa tatlı bir an yaşayarak gözlerimle masayı işaret kalkmamız gerektiğini anlatmaya çalıştım. Yavaş yavaş odadan çıkarken anneannem kendisine hazırlamış olduğum kahvaltı masasını görünce gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
"Zeynep bütün bunları sen mi hazırladın? Tereyağlı bazlama bile var."
"Evet, hepsi senin için. Biraz da ektiğin bahçeyi hasat et istedim."
"Ellerine sağlık yıldızım." dedi gülümseyerek ve bir şey hatırlamışçasına odasına döndü. "Yıldızım biliyorsun ki yarın senin doğum günün ve on beş yaşına giriyorsun bu yüzden ben de sana özel bir hediye vermek istiyorum. Odamda yatağımın altında bir sandık var bu sandığı al ve gece saat tam on ikide aç. Hediyen içinde." Cümlesini bitirdikten hemen sonra yemek yemeye koyuldu ve ben de minnetle bakarak "Teşekkür ederim anneanne, ne gerek vardı." Diye sızlandım kendisini yormaması için. "Zeynep o nasıl söz öyle? Ben senin için uğraşmayacağımda kimin için uğraşacağım? Dert etme sen." Bir kez daha kendi hayatını bana adamış olması beni çok mutlu etmişti. Diyecek hiçbir şey bulamadım, sadece sarıldım.
Anneannem yemeğini yerken yavaş adımlarla odasına girdiğimde yatağının altına baktım ve kırmızı saten bir kurdele beni selamlıyordu. Eğilerek büyük kutuyu aldım ve anneannemin yanına götürdüm. "Ben bunca zamandır bu kadar büyük bir kutuyu nasıl görmemişim?" şaşırarak kendime hayret ettim.
"Görmemen normal orada değildi çünkü. Başka yere saklamıştım. Dün oradan çıkarttım ve yatağın altına koydum."
"Bir dakika: ben kan ter içinde bahçeyi ekerken, sen bunlarla mı uğraşıyordun? Anneanne, ben de sen içerde iş yapıyorsun sanıyordum! Çok numaracısın." Anneannem sakladığı sırrı ortaya çıkarmışım gibi kafasını başka yöne çevirdi ve ıslık çalarak göz temasını kesti. Ardından yavaşça bana doğru dönerek göz göze geldik ve kahkaha attık. "Hadi gel de yemeğimizi yiyelim bugün çok işimiz var." Gülüşmelerin arasından sofraya oturduk ve yemek yemeye başladık.
Ayakkabılarımın bağcığını bağlayıp doğrulduktan sonra yüzüme vurup saçlarımı uçuran tatlı rüzgârla çoktan tanışmıştık. Muhteşem ihtişamıyla parlayan güneşin ışığı gözlerimi kamaştırarak esnememe neden oldu, sessiz ve huzurlu bir gün olacağı belliydi. En azından madalyonun şimdilik bize gözüken yüzü buydu. "Hadi Zeynep'im, oyalanma." Elindeki uzun sopasıyla ormanın derinliklerine doğru yürüyen anneannem bir anlık arkasını dönüp bana yürümem için işaret edince koşarak yanına gittim.
"Bugün ne yapacağız anneanne?"
"Bugün seninle çok özel bir şey yapacağız yıldızım. Bugün kendi başının çaresine bakmayı, başkalarına şifa olmayı öğreneceksin."
"Yani ilaç yapmayı mı öğreneceğim?"
"Aynen öyle yıldızım, sana doğada bulabileceğin bitki ve sıvılarla ilaç ve merhem yapımını öğreteceğim." dedi ve yürürken ayağına dolanan papatyalara eğildi ve birkaç tanesini kökünden kopardı. "Bak yıldızım, papatyanın çayını yaparsan midenin ağrısını alır, uykunu getirir. Gözlerin yoruldu mu suyuyla pansuman yaparsın, dünyayı daha berrak görürsün." Sözünü bitirdiğinde ellerindeki papatyalardan birini nazikçe aldım ve derin bir nefesle birlikte kokusunu içime çekerek cennet gibi kokan papatyayı saçlarımın arasına iliştirdim. Anneannem ise bu hâlime kayıtsız kalmayıp yüzünde sevecen bir ifadeyle birlikte başımı okşadı. Naif gülümsemesine karşılık ben de gülümserken anneannem elini bir hışımla elini başımdan çekerek karnına götürdü ve yüzüne baktığımda tatlı gülümsemesinin yerini ekşimsi fakat baskın olarak acılı bir ifade kapladı. "Anneanne! İyi misin?" dedim. "Gel otur şöyle."
"İyiyim yıldızım, iyiyim. Sadece midemi üşütmüşüm biraz ağrıdı o kadar. Endişelenecek bir şey yok." Bu durumdayken onu üzmemek için pek üstelemek istemedim fakat bu kadar masum bir durum değildi bence. Her ne kadar anneannem endişelenecek bir durum olmadığını söylese de tehlikeli bir durum vardı. "Hadi devam edelim, gel." Eliyle karnını tutarak oturduğu çimlerden hızla kalktı ve hiçbir şey olmamış gibi sopasıyla beraber yürümeye başladı ve ben de arkasından ona bakakaldım. Geride kaldığımı fark ederek tekrar yanına koştum.
" Aslında doğada birçok sorunumuzun çözümünü bulabiliriz. Tabii eğer çözümü doğru yerde ararsak."
"Gerçekten çok bilgilisin anneanne. İyi ki benim anneannemsin." Yürürken başımı yaslayarak hafifçe sarıldım. "Peki ya sen bunları nasıl ve ne zaman öğrendin anneanne?" sorumu sormamla anneannemin duraksaması bir oldu. "Bak bunlar böğürtlen yaprakları; Ateşin yükselirse, boğazın ağrırsa çayını yaparsın. Her otun, her çiçeğin dili vardır; dinlersen sana derdinin çaresini fısıldar." Yanındaki dikenli çalıya elini uzatarak beni bilgilendirdi ve her yeni bilgide ağzım açık onu dinliyordum. Anneannemin bu kadar bilgili olmasına mı şaşırmalıydım yoksa bitkilerin kullanım alanlarına mı? Bilmiyorum. Kafamda birkaç soru oluşunca merakla anneanneme baktım. "Anneanne peki ya yaralar için ne kullanacağız?" dedim. Anneannem sanki bu sorunun gelmesini bekliyormuş gibi dudaklarıyla hafifçe sırıtarak yere eğildi sarı çiçekleri güneşle yarışır gibi parlayan bir bitki kopardı. "Bu, sarı kantaron. Çiçeklerini toplayıp zeytinyağında bekletirsen kırmızıya döner. İşte o yağ, yanıkları, kesikleri iyileştirir. Bunu bir gün birlikte yapacağız." Gülümsedi ve elini çantasına atarak küçük bir cam şişe çıkardı. Şişenin içerisinde kızıl renkte bir sıvı vardı. Şişeyi içindeki sıvının rengi beni oldukça büyülemişti ve şişeyi güneşe tuttuğumda rengi daha da belirginleşti.
"O elinde tuttuğun kantaron yağı işte. Rengi ne kadar da güzel değil mi?"
"İnanılmaz. Doğada böyle güzellikler olduğuna inanamıyorum."
"İstersin şişe sende kalabilir. Hadi gel seni bir yere daha götüreceğim sana bir sürprizim var." Şişeyi bel çantama koyduktan sonra sakin adımlarla yola koyulduk ve bu yol yıllar önce anneannemin bana balık tutmayı öğrendiğim gölün yoluydu. Kısa bir yürüyüşün ardından sessizlik ve duruluk içerisinde olan göle vardığımızda uzun bir kavak ağacının gölgesine rahatlayarak oturduk. Rüzgârın tatlı nemi suratıma öpücük konduruyor yerdeki çimenler ise ellerime masaj yaparcasına dokunuyordu.
Ben kendimi doğaya teslim olmuşçasına bırakırken anneannem çantasından ahşap bir havan, birkaç şişe ve pamuk torbalar çıkardı. "Zeynep'im bugün sana has bir şeyi yapmayı göstereceğim." dedi anneannem gözünü kırparak. "Doğanın kokusunu nasıl saklayacağını... yani parfüm yapmayı öğreteceğim sana." Göz bebeklerim sevinçten kocaman oldu ve heyecanla bağdaş kurdum. "Gerçekten mi? Çiçeklerden mi olacak?" merakla gözlerinin içine baktım. Anneannem gülümsedi ve dudaklarını araladı. " Elbette. En güzel kokular şişelerde değil, doğanın içinde gizlidir." Göz temasını keserek heyecanla ellerini izlemeye başladım. Önce, daha önceden dere kenarından toplamış olduğu yabani nane yapraklarını havana koydu. Ardından birkaç dal kekik ve bir avuç papatya ekledi. Havanda döverken yapraklardan çıkan kokular havayı ferahlatıcı şekilde doldurmuştu. Ortaya çıkan mükemmel kokuyu derin derin içime çektim. Anneannem bir anlığına duraksadı ve bana baktı.
"Sana verdiğim kantaron yağından birkaç damla dökebilir misin yıldızım?"
"Tabii ki." Çantamdan kantaron yağının bulunduğu şişeyi çıkardım ve havanın içerisindeki karışıma birkaç damla dökmemle karışımın kırmızı tonlarına bürünmesi bir oldu. Anneannem karışımı biraz daha karıştırdıktan sonra güzel kokuların artmasıyla birlikte karışımı bir şişeye aktardı. "Bak Zeynep'im, bu sadece bir karışım değil. Nane ferahlık verir, kekik gücünü hatırlatır, papatya kalbini yatıştırır. Hepsi birleştiğinde sana ait bir koku olur. Her insanın parfümü farklıdır, tıpkı ruhu gibi." Hayranlık dolu gözlerim şişeyi izlerken anneannem şişenin başına bir mantar tıpa taktı ve şişeyi bana uzattı. Şişeyi hafifçe salladım ve avuçlarımın arasında sımsıkı tuttum. "Anneanne bu büyü gibi. Sanki ormanı içine hapsettik." dedim. "Gerçekten harika birisin." Cümlemi bitirmemle anneannemin bana 'Bu kız ne ara bu kadar büyüdü ya?' bakışları da yerini aldı. Derin bir nefes alarak söze girdi "İşte en büyük sır bu yıldızım. Doğa, sana hem şifa verir hem de güzellik sunar. Eğer kulak verirsen, ağaçların, otların, çiçeklerin hepsi sana bir şey fısıldar." Yanağımdan bir öpücük kondurdu.
"Peki parfümüne bir isim koymayacak mısın?"
"Koymalı mıyım?"
"Tabii ki. Eğer koymazsan nasıl sana has olacak?"
"Pekâlâ, o zaman adı Asude Suların İhtişamı olsun."
"Vay canına çok güzel ve yaratıcı bir isim." Hafifçe başını salladı ve göz temasını kesip uzakları izleme başladık. Bir süre sessizlik oldu. Sadece ormanın kalp atışını andıran rüzgâr sesi duyuluyordu. Parfüm şişesini göğsüme bastırdım, gözlerim ışıldıyordu. O an, hayat boyu saklayacağım bir hatıra kazandığımı biliyordum.
Hava kararmaya başladığında toparlanıp evin yolunu tutmuştuk bile. Göl kenarından dönerken zifiri gökyüzünü parlak yıldızlar yolumuzu ise eşsizce parlayan ateş böcekleri sarmıştı. Sanki hepsi gelişimizi bekliyormuşçasına etrafımızda ahenkle uçuşuyorlardı. Ateş böceklerinin arasında en çok parlayanlardan biri yavaşça gelip burnuma kondu ve sanki ışığını yakıp söndürerek bana bakarak minnet etti.
" Ateşböcekleri herkese gözükmezler yıldızım. Bu bir lütuf. Ateş böceklerinin karanlıkta yanıp sönmeleri zor zamanlarda bile bir yol bulmayı simgeler. Işığın sönmesin, ışık hep seninle olsun güzel kızım."
"Vay canına, gerçekten çok güzeller. Teşekkür ederim ateş böcekleri" mutluluk gözyaşlarıyla beraber gülmeye başladım. Gülmeye başlamamla birlikte ateş böceği korkup kaçmaya başladı ve ben de ardından onu takip etmeye hazırlandım. "Eve kadar yarışalım. Sona kalan dona kalır." Gülerek koşmaya başladım ve uzak mesafeden endişeli bir şekilde gelen sesi işittim, "Yıldızım dikkat et, düşeceksin.". Evin bahçesine koşarak vardığımda üstümdeki kıyafetleri önemsemeden kendimi hızlıca çimlerin üzerine bıraktım ve kollarımı açarak kahkaha atmaya devam ettim. Uzun zamandır böyle eğlenmemiştim ve garip bir şekilde bugün gökyüzündeki yıldızlan normale göre çok daha fazla ve parlaktılar. Hayran kalmamak elde değildi.
Anneannem her zamankinden bitap düşmüş bir şekilde yavaş yavaş yürüyerek bahçeye yanıma geldi. Onun yorgun halini görmemle yüzümdeki mutluluk gülümsemesi hüzünlü bir gülümsemeye evrildi. " Anneanne iyi misin? Çok yorgun görünüyorsun?" dedim yattığım yerden doğrularak. "İyiyim yıldızım iyiyim, merak etme." dedi. " Uzun zamandır dışarıdayız, bir şeyler de yemedik. Güçsüz düştüm. Hava iyice karardı sanırım yağmur yağacak içeri gecelim hadi." Başımla onaylayıp önden kapıyı açıp sıcacık evin içerisine adımımı atmamla sıcacık evin beni kucaklaması bir oldu. Gerçekten dışarıda çok üşümüşüm fakat farkında değilmişim. Odama geçip üstümdeki yüklerden kurtulduktan sonra parfüm şişemi çıkartıp boynuma sürdüm ve odadan çıkıp anneannemin yanına gittim. Anneannem parfümümün kokusunu almış olacak ki direkt söze girdi: "Ah parfümünü kullanmışsın. Çok güzel kokuyorsun minik yıldızım." Kokumu içine derin derin çekerek yanağıma öpücük kondurdu.
"Teşekkür ederim anneanne de... yemek yemeye ne dersin? Çünkü şu anda açlıktan ölüyorum" sesli bir şekilde karnımın guruldamasıyla ikimiz de güldük. "Patates kızartması yemeye ne dersin?" kahkahanın arasında gülerken sordu. "Çok güzel olur derim." Arkamdaki sepetten birkaç patates çıkartarak tezgâha koydum. Patatesleri soyarken bir yandan da göz ucuyla saate baktım, saat 21:11'di. Saat yavaş yavaş on ikiye geliyordu. Çok heyecanlıydım çünkü anneannemin hediyesini saat tam on ikide açacaktım. Patatesleri nişastalarını bırakması için suya koyup örgü ören anneannemin yanına oturdum.
"Ne örüyorsun, anneanne?"
"Sana atkı örüyorum, yıldızım. Biliyorsun, kışın burası çok soğuk oluyor."
"Evet gerçekten çok soğuk oluyor ama ben üşümüyorum. Yanımda sen varsın ısıtıyorsun beni." dedim. "Hem de en sevdiğim renkten, turkuazdan örüyorsun. Teşekkür ederim." Gülümseyerek örgüye odaklanmaya devam etti. Konuşmaya mı mecali yoktu yoksa enerjisini mi harcamak istemiyordu? Çok sorgulamadan patateslerin yanına gidip onları bir güzel süzüp kuruladıktan sonra tavadaki kızgın yağa patatesleri bırakıp tavadan koşarak uzaklaştım. Bu hareketimden sonra anneannem sessizliğini bozup gülmeye başladı. Ben de onun gülmesiyle birlikte gülerek derin bir şekildi ona baktım. Gülerken gözlerinin içi artık gülmüyordu, ışığı gitmişti. Tıpkı gecenin bitimiyle solan yıldızlar gibi. "Dikkat et yakma kendini Zeynep'im." Sadece başımı salladım ve patatesleri pişirmeye devam ettim.
Pişen patatesleri yedikten sonra sofrayı topladık. Camımızdan yavaşça sesler yükselmeye başladı ve giderek hızlanmaya başladı. Anneannemin dediği gibi yağmur yağmaya başlamıştı, uzun zamandır böyle yağmayan bir yağmur. "Anneanne dışarı çıkabilir miyim?" yağmurda ıslanmaktan çoğu kişi korkar ya da sevmez oysa ben onların aksine yağmurda ıslanmayı çok severim. "Çok ıslanmamak şartıyla çıkabilirsin. Hasta olmanı istemiyorum." İzni de aldıktan sonra bağlı olan saçlarımı açtım ve koşarak evden çıktım. Yağmur çok hiddetli yağıyordu, yüksek bir sesle birlikte kafamı döndürdüm ve şimşek çaktığını gördüm. Yağmur hızlanmaya devam etti ve ister istemez sırılsıklam olmuştum bile. Kollarımı iki yana açarak olduğum yerde dönmeye başladım. " Seni çok seviyorum hayat!" avazım çıktığı kadar bağırdım.
Bağırmamla birlikte anneannem sesimi duymuş ve cama çıkmıştı. O benim aksime ıslanmayı sevmezdi. Önce kızacak gibi oldu fakat ardından tatlı bir şekilde gülümsedi ve beklenmedik bir şey yaparak kapıyı araladı ve yanıma geldi. "Yağmurda seninle ıslanmayacaksam ne anlamı var değil mi?" dedi yanıma hızla gelerek. Bu durum karşısında hem çok şok olmuştum hem de çok mutlu olmuştum. Yine de gülümseyerek ıslak kıyafetlerimle sarıldım. Ve birlikte şarkı mırıldanmaya başladık.
"Gökyüzü ağlar, biz gülümseriz,"
"Ellerimiz birbirine kenetlenir,"
"Rüzgâr fısıldar, yapraklar dinler,"
"Sevgiyle dolu bu an ölümsüzdür..." birlikte şarkıyı bitirdikten sonra anneannem sarılırken bana baktı ve söze girdi: "Her damlada seni sevdiğimi hatırla... ve hiç korkma, ben hep yanındayım." Gözlerim mutluluk gözyaşlarıyla doldu ve ağlamaya başladım neyse ki yağmur suratıma vurduğu için ağladığım belli olmuyordu. "Seni asla bırakmayacağım anneanne." Hıçkırıklarımın arasından sessizce mırıldandım. "Hadi saat çok geç oldu ve sırılsıklam olduk içeri girelim artık." dedi anneannem sırtımdan hafifçe itekleyerek. Yavaşça eve girdiğimizde kıyafetlerimizden yağmur damlaları akıyordu, anneannemi girişte bırakıp koşarak duş almaya gittim. Çok eğlenmiştim bugün, burada arkadaşım yok ama anneannem benim tek ve en yakın arkadaşımdı. O benim en değerlimdi. Üstümdeki ıslak kıyafetleri çıkarırken saate baktım ve saat 23:06'yı gösteriyordu. Çok az kalmıştı bir an önce odamdaki hediye kutusunu açmak istiyordum çok oyalanmadan duşa girdim.
Duştan çıktıktan sonra odama gittim ve temiz kıyafetlerimi giydikten sonra yatağıma oturdum ve saate baktım saat 23:56'yı gösteriyordu. Ben dakika sayarken anneannemden ses yoktu. Gözlerimi saatten ayırmıyordum ve önümdeki kırmızı saten kurdeleli siyah kutuyla bakışıyordum. Dışarıda ise yağmur halen öfkeli bir şekilde yağıyor şimşekler ise çakmaya devam ediyordu. Camıma yağmur damlaları sert bir şekilde çarparak bana mesaj veriyordu adeta. Saat nihayet 00:00 olduğunda kutuyu heyecanla kucağıma aldım ve kurdelesini bir hışımla çözdüm. Siyah kapağını kaldırdım ve kutunun içinden beni bir not karşıladı.
" Sevgili Yıldızım,
Bu küçük kutu, sana bıraktığım bir sır ve bir hatıra. İçindeki Yakut Yıldız sadece güzel bir kolye değil; senin içindeki ışığı hatırlatacak bir işarettir. Ne zaman kendini kararsız, yalnız veya korkmuş hissedersen, ona bak. Işığı sana yol gösterecek ve cesaret verecek.
Hayat, bazen karmaşık ve bilinmezlerle doludur. Ama merakını, gözlem gücünü ve kalbindeki cesareti kaybetme. Önünde uzun bir yol var; göreceğin manzaralar, tanışacağın insanlar ve keşfedeceğin sırlar, seni hem dış dünyada hem de kendi içinde büyütecek. Bu yolculukta öğrendiğin her şey, sana güç ve bilgelik kazandıracak.
Yarın doğum günün. Bu yeni yaşın, sadece senin büyüdüğün bir yıl değil, aynı zamanda kalbinin ve zihninin de olgunlaştığı bir başlangıç olsun. Yolun ne kadar uzun ve bilinmez olursa olsun, her soru, her keşif ve her yeni bilgi, seni daha güçlü kılacak.
Seni daima sevgiyle kucaklıyorum ve her zaman yanında olduğumu unutma.
Anneannen Güneş "
Annemin bıraktığı mektuba kıyasla bu okuyup mutluluktan ağladığım ilk mektup olmuştu. Kâğıdı katlayıp kenara koydum ve kutunun içerisinden kırmızı yakut taşından yapılmış dört köşeli ve kenarları altın çerçeve işlemeli eşsiz ve zarif bir kolye çıktı. Kolyeyi boynuma doğru uzatırken dışarıda yağan yağmur ve şimşekler son raddesine gelmişti, artık yağmur damlaları camı kıracak şiddetteydi. Şimşekler ise öfke kusuyordu sanki. Kolyeyi ıslak saçlarımın arasından boynuma taktım, ayağa kalkıp aynaya baktım ve inanılmaz hoş duruyordu. Çok zarif ve şık bir kolyeydi. Ancak ben bu zamana kadar anneannemin böyle bir şeyle uğraştığını hiç görmemiştim. Sahiden kendisi neredeydi? Teşekkür edip bol bol öpmek için odasına doğru yürüdüm.
Kapısının arasından baktığımda çoktan uyumuş olduğunu gördüm fakat yine de yanına gittim çünkü teşekkür etmek için sabahı bekleyemezdim. Koşarak odasına girdim. "Anneanne çok teşekkür ederim kolye için. Gerçekten çok güzel. Fakat sen bunu ne zaman yaptın ben hiç görmedim? Yalnız çok güzel işlemişsin her detayını, bayıldım." Bağırarak odaya girmeme rağmen anneannem ise kendinden geçmişçesine uyumaya devam ediyordu. "Baya yorulmuşsun anlaşılan." dedim ve zıplayarak yatağına girdim ve ona sarıldım. Çok üşümüştü, bu sefer ısıtacak olan kişi o değildi. Bendim. Soğuk ve biraz da soluk yanağına bir öpücük kondurdum ve sarılarak uykuya dalmaya çalıştım. "İyi geceler anneanne. Tatlı rüyalar." dedim ve gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başladı.
✦
Sabah esneyerek uyandığımda sağ tarafıma döndüm ve anneannemin hâlâ uyuduğunu gördüm. Teni git gide soluklaşmıştı ve dün geceki soğukluğu hiç dinmemişti. "Anneannem, kalk hadi sabah oldu. Şöyle güzel bir kahvaltı yapalım seninle. Ben mutfağa gidiyorum sende peşimden gelirsin olur mu?" dedim ve yorganı üstümden çekerek kalktım fakat anneannemden hiçbir tepki yoktu. Birkaç defa sarsacak şekilde dokundum fakat yine de cevap vermedi. "Anneanne! Kalksana, korkutuyorsun beni." dedim ağlayarak. Anneanneme sarılarak ağlamaya devam ettim. "Anneanne uyan!" ağlamaklı çığlığımla beraber ormanda sesim yankılandı ve kargalar ötüşerek kaçtılar. Ben ise anneannemin yanı başında çaresiz bir şekilde ağlayarak ona bakıyordum. "Hayır, hayır, hayır; olamaz. Şimdi değil. Bugün değil." Bugün benim doğum günümdü; on beşinci yaş günüm büyük bir felaketi de beraberinde getirmişti.
"Hani gitmeyecektin? Hani yalnız bırakmayacaktın beni? Beni şimdi kim büyütecek? Kim koruyacak beni kötülüklerden? Beni üşüdüğümde kim ısıtacak? Benimle kim satranç oynayacak? Benimle kim balık tutacak? Bana kim en sevdiğim tatlıyı yapacak? Benimle kim yıldızları izleyecek? En önemlisi beni kim sevecek şimdi he? Söylesene anneanne..." ağlamaktan bitap düşmüş bir şekilde dizlerimin üstlerine çöktüm ve anneannemin cansız bedeninin yanında ağlamaya ve yağmurun altında söylediğimiz son şarkımızı söyledim.
"Gökyüzü ağlar, biz gülümseriz."
"Ellerimiz birbirine kenetlenir."
"Rüzgâr fısıldar, yapraklar dinler."
"Sevgiyle dolu bu an ölümsüzdür..." artık yalnız, tek başına ve korunmasızım. Tutunduğum tek dalım kırıldı.
Anneannem dün akşamdan beri ölüydü ve ben o akşam cansız bir bedenle, anneannemin cansız bedeniyle bir geceyi geçirdim. Onu öptüm, kokladım ve onu ısıtmaya çalıştım. Her şeye rağmen güzel şeylerin hayalini kurarak uyudum ve günün ilk ışıklarıyla o kara sabaha tek başıma uyandım. Artık hayat yolculuğuma tek başıma devam edecek ve bütün zorluklarla kendim mücadele edecektim. Gökyüzündeki en büyük yıldız artık toprağa karıştı. Umarım beni cennetin en ışık alan yerinden izliyorsundur, hoşça kal anneannem...