İçeriğe geç

Yıldız

Bölüm 2 · 11 dk okuma

Yıldız

Bölüm 2

1."Yaşam Mücadelesi"

"Suda bir hayat, elde bir karar... Ve kalpte doğan ilk vicdan kıvılcımı."

"Anneanne, bunlarla ne yapacağız?" elimde birkaç aletle anneannemin gölgesini takip ediyordum. Bu yol her zaman oynamaya gittiğim gölün yoluydu. "Göle varınca anlatacağım, beni takip et yıldızım," dedi bir anlık duraksayıp arkasına dönerek. Sesindeki o yorgunluğu hissedebiliyordum, zar zor yürüyor ve hareket etmeye mecali yoktu fakat yine de benim için çabalıyordu. O benim hayatta sahip olduğum tek şey.

"Ah az kalsın Leyla'yı unutuyordum,"

"Efendim Zeynep?"

"Ne? Sadece sesli düşünüyordum," Yanlışlıkla sesli düşündüğümü anlayarak hızlıca sustum. Leyla, anneannemin bana yapmış olduğu bebeğin adı. İsmini ben koydum. Anlamı Karanlık Gece demek. Annem beni, karanlık, yağmurlu bir gecede bırakmış anneannemin kapısının önüne. Üzgün değilim, şu anda gayet mutlu bir hayat yaşıyorum. "İşte geldik. Elindekileri şu köşeye bırakabilirsin, yıldızım," Eliyle çimenlerin üstünü gösterdi.

"Bugün sana sabrı öğreteceğim," dedi anneannem; bir yandan elindeki ipe benzer şeyi düzeltiyordu. "Sabrı mı?" diye sordum, istemeden kaşlarımı kaldırarak. "Evet," Suratıma bakıp gülümsedi. "Balık tutmak sabır ister. Tıpkı yaşam gibi. Beklemeyi öğrenmeden hiçbir şey olmaz," dedi ve sanki cevap beklercesine bana baktı.

"Peki nasıl tutacağız balıkları?"

"İşte bununla," dedi elindeki uzun çubuğu göstererek. "Nedir bu anneanne?" elindeki şeye şaşkınlıkla bakıyordum. "Bir olta." dedi. "Olta mı? Balıkları bununla mı yakalayacağız yani?" anlam veremeyerek bakışlarımı oltadan çekerek anneanneme baktım. "Evet, denemek ister misin?" heyecanla sorduğunda ben de heyecanıma yenik düşmüştüm. Çünkü çok merak ediyordum. Ve anneannem beni de düşünmüş olacak ki benim boyuma göre olta da getirmiş. Ardından oltaları hazırlamaya başladık. Zeynep sabırsızca kımıldandı birkaç kez. Güneş fark etti ama bir şey demedi. Sabır, kelimelerle değil zamanla öğretilirdi.

Çıplak ayaklarımla çimen üzerinde bağdaş kurmuş oltada titreşim bekliyordum. Anneannem ise yanımda oturmuş gurur dolu bakışlarla beni izliyordu. "Anneanne daha ne kadar bekleyeceğiz?" ben bir şeylerin çabucak olmasını isteyen bir çocuğum o yüzden sıkılmış bir surat ifadesiyle anneanneme baktım fakat o da bana "Buraya neden geldiğimizi unutma yıldızım." Dercesine bakıyordu. Konuşmasına fırsat vermeden tekrardan önüme döndüm. Anneannem bana sürekli "Yıldızım" diyordu açıkçası niye diye hiç sorgulamadım, benim hoşuma gidiyordu çünkü. Hep yıldızların üstünde yaşamak istiyordum, büyüyünce anneannemi de alıp onu yıldızlara götüreceğim ve orada yaşayacağız. En tepede biz olacağız. "Zeynep işte!" anneannemin heyecanlı cümlesi beni düşüncelerimden ayıran şey oldu. Oltaya baktığımda titremeye başlamıştı: Vücudum ve olta. Çok heyecanlanmıştım balık oltadaydı, ne yapacağımı bilemiyordum. Anneannem yüzümdeki çaresizlik ve heyecanı anlamış olsa gerek hemen söze girdi.

"Misinayı çek yıldızım."

"Misina hangisiydi?" heyecandan her şeyi unutmuştum. "İp gibi olan şey, çek onu." dedi ve sustu. Misinayı makaraya sarıp oltayı kendime doğru çekerken oltanın ucundaki balık gözükmüştü bile. Hayatta kalmak için çırpınıyordu, tıpkı insanlar gibi. "Anneanne galiba oldu!" heyecanla bağırdım. Anneannem bana bakıp gülümsedi. "Yavaşça sarsmadan çek." dedi. Ellerim titrerken oltanın tamamını çektim ve balığı yanımızda getirdiğimiz kovaya koyduk. "Başardım!" dedim. "Gerçekten başardım!"

Anneannem sevincime ortak oldu ve ellerini çırparak alkışladı. "Aferin sana Zeynep! İlk balığını yakaladın!" dedi sarılarak. Kovayı elime aldım ve tuttuğum balığa uzun uzun baktım. Nefes nefese çırpınan, ıslak ve narin bir beden... Küçük bir can taşıyordum ellerimde. Yüzümdeki sevinç ve heyecan yavaşça yerini düşünceye bıraktı. Derin düşüncelerle birlikte gözlerim dolmuştu.

"Anneanne," dedim kısık bir sesle, "Belki bu balığın bir ailesi vardı. Bir annesi... babası... Onu bekliyor olabilirler." Anneannem kaşlarını yapmacık bir şekilde çattı ve sanki devam etmem için bana bakıyordu. "Onu almak... bilmiyorum... sanki bir şeyi eksilttik. Benimle aynı durumu yaşamasını istemiyorum. O ailesiyle mutlu olmayı hak ediyor. Geri bırakabilir miyiz? Belki yolu bulur." dedim sessiz ve üzgün bir şekilde. Anneannem bir süre cevap vermedi, ardından yüzündeki yapmacık ifade yerini merhamet dolu bir gülümsemeye bıraktı. Fakat bu gülümseme gerçekten içtendi. Ve anneannem başını salladı. "Sen düşündüğümden çok daha fazlasısın Zeynep." dedi. "Balık tutmayı öğrendin ama ondan vazgeçmeyi de bildin. Asıl ders, işte budur."

Balığı titizlikle göle geri bıraktım. Balık giderken "Ona bir isim vermelisin bence." dedi anneannem yanıma ilişerek. "Özgür." dedim. "Adı kendisi gibi Özgür olsun. Güle güle Özgür." Anneannem gülümsedi ve o da veda etmeye hazırlandı, "Güle güle Özgür." dedi. Özgür gölde birkaç kez çırpındıktan sonra bana döndü ve minnet duyarcasına gözünü kırptı. Ardından hızla uzaklaşarak gözden kayboldu. Ve göl tekrardan sessizliğe gömüldü. Anneannem bana tekrar sarılarak başımı okşadı, "Bazıları hayatı kitaplardan öğrenir. Ama sen, suya dokunan bir kalple büyüyorsun." Yüzüme gülümseyerek baktı. Söylediği şeylere çok anlam verememiştim fakat sanırım yaptığım şey doğru bir seçimdi. Aslında seçim değildi, bir içgüdüydü. Birlikte oltaları toparlayıp çantamızı hazırladık ve eve dönüş yolunu tuttuk.

"Peki bugün balık tutamadığımıza göre... Ne yiyeceğiz?"

"Tutamadık değil, tutmadık. İkisi farklı şeyler. Senin güzel yüreğin izin vermedi tutmana. Ne yiyeceğimiz konusuna gelirsek açıkçası bilmiyorum."

"Yani aç mı kaldık?" İkimiz de ormanın içerisindeki patikada kahkaha atıyorduk. "Gün, sana sabrı öğretti yıldızım. Şimdi biraz sıcak sütü hak ettin." dedi hâlâ gülmeye devam ederek. "Yaşasın!" Sevinçle bağırdım. Koca orman benim sevinç çığlıklarımı duymuş olacak ki kuş sürüleri cıvıldaşarak üstümüzden geçti.

Yol boyunca sessiz yürüdük. Çimenlerin üstünde ayak sesleri, gölde yaşanan küçük mucizenin yankısı gibi yankılanıyordu. "Biliyor musun," diye söze girdi anneannem sessizliği bozarak. "Senin yaşındayken ben ilk balığımı yakaladığımda... bırakmamıştım." Şaşkınlıkla anneanneme baktım. Şaşırmamın sebebi anneannemin çok merhametli ve iyi bir insan olmasıydı. "Gerçekten mi?" şaşkınlığıma hâkim olamayıp dudaklarım aralandı. Anneannemin yüzünü tebessüm kapladı. "Evet." dedi. "Senin gibi düşünemedim, o an tek amacım hayatta kalmaktı. Yaşam mücadelesi vermekti. Fakat sen farklısın. Benden daha merhametli ve iyi kalplisin. Ben o zaman balığı salsaydım hiçbir şey kaybetmezdim çünkü abim bizim için yiyecek bulmuştu. Her türlü doyacaktım, fakat bilmiyordum. O da benim imtihanımdı ve ben geçemedim. Sen geçtin."

"Aferin sana. İçindeki ışık hiç sönmesin yıldızım. Hep parla!"

"Teşekkür ederim anneanne, her şey için." Gözyaşlarımı tutamayıp anneanneme sarıldım. O an fark ettim ki eve gelmiştik. "Hadi sen içeri geç yıldızım ben de sana kendi bahçemden topladığım patateslerle harika bir yemek yapayım. Ne dersin?" dedi elleriyle kapıyı işaret ederek. "Ne mi derim? Çok güzel olur derim tabii ki de. Açlıktan ölüyorum." Yemeğin kokusu daha şimdiden burnuma gelmişti. Ben eve girerken anneannem ise bahçeye girmişti. Koltuğa oturduğumda ilerideki anneannemin kütüphanesinde daha önce hiç görmediğim ahşaptan yapılmış bir sandık vardı. Merakıma yenik düşüp sandığı almak için kalktım ve rafa uzandığımda sandığın düşündüğümden daha hafif olduğunu fark ettim. Ancak sandık şifreliydi; altı harfli bir sayı girilmeliydi. Kutuyu incelemek için çevirdiğimde altında bin not vardı, bir ipucu. "İlk adım bir sorudur: 'Kimdim ben, adımı koymadan önce?' En büyük sır, en yakında olandır. Altı harfli bir yankı... Bilgeliğe uzanan eller, bir zamanlar bir annenin kalbine dokunmuştu. Cevap seninle doğdu, ama yalnızca kendine dönen bunu görebilir." Bir yandan düşünürken bir yandan da anlam verememiştim. "Altı harfli bir yankı şifrenin uzunluğunu kastediyor sanırım. Cevap benimle mi doğdu? Ne yani bir ikizim falan mı var?" anlamayarak düşündüm kendimce. Hem anneannemin kütüphanesinde neden böyle bir şey var ki? Garip. "Kimdim ben, adımı koymadan önce." Ben adım koyulmadan önce yine bendim. Tabii ya, ben hep bendim. Ben hep Zeynep'tim. Cevap benim. Elimdeki sandığın kilidine Zeynep kelimesinin harflerini yazdıktan sonra sandıktan bir çıt sesi geldi ve sandığın kapağı kendi kendine açıldı. Doğruydu. "Gerçekten cevap benim adımmış." Ama neden bir sandığın kilidine benim adımı koysunlar ki. Sandık açıldıktan sonra içinde açık mavi bir zarf vardı. Sandığı ve zarfı alıp koltuğa tekrardan oturdum. Sandığı yanı başıma bıraktıktan sonra zarfı açtım ve içerisinden bir mektup çıktı. Bu annemin mektubuydu, anneannemin benden hep gizlediği mektup. Gözlerim satırlarda dolaşıyordu ve kısık sesle okumaya başladım:

"Sevgili Annem;

Bu mektubu yazarken ellerim titriyor. Hem soğuktan hem de içimde kopan fırtınalardan... Zeynep'i kucağıma aldığım anı hatırlıyorum da dünya bir anlığına durdu sanki. O kadar küçük, o kadar savunmasızdı ki... Ama bir o kadar da güçlü bakıyordu bana. Sanki ne yaşadığımı biliyor, her şeyi hissediyordu.

Onu sana bırakmak... Bu kararı vermek bir annenin kendinden vazgeçmesidir. Ama belki de bir annenin en büyük sevgisi, en doğru yerden vazgeçmektir. Biliyorum, yıllardır konuşmadık. Beni affetmeni beklemiyorum. Sadece... kızımı affetmeni istiyorum. Onu büyütmeni, sevmeni, öğretmeni, korumanı...

Benim verebileceğim bir hayat yok ona. Serdar gittiğinden beri ne yöne baksam karanlık. Ellerimle onun için kuracağım bir gelecek kalmadı. Ama sen... Sen her zaman köklerini toprağa salmış bir çınar oldun. Senin yanında büyürse, gerçek sevgiyi, gerçek gücü, bilgiyi, sabrı ve vicdanı öğrenir. Belki bir gün nedenlerini anlar ve beni yüreğinde affeder. Belki de hiç anlamaz, anlamak istemez... ama ben yine de onu sana emanet ediyorum.

Adını Zeynep koydum. Temiz, güçlü ve bilge olsun istedim. Tıpkı senin gibi. Onun gözlerine her baktığımda senin bakışlarını görüyorum. Onu bırakıyorum çünkü seni tanıyorum. Ve biliyorum ki sen, bir çocuğa sadece bakmazsın... ona yol da olursun.

Zeynep'i bana değil, hayata bağla. Benim yapamadığım her şeyi yap onun için. Onu sev, koru ama en çok... ona kim olduğunu unutturma.

Belki bir gün, bir yerlerde, bir anlığına göz göze geliriz. Ama o zaman bile... onun elini sen tutuyor ol, olur mu?

Seni hep sevdim. Ve Zeynep'i sana emanet ediyorum...

Aylin"

Satırları okurken gözyaşlarımı tutamamış ve kâğıdı gözyaşlarımla ıslatmıştım. Ama şunu öğrendim ki korkuyordu, beni en iyi şekilde büyütememekten, bana isteyeceğim hayatı verememekten oldukça korkuyordu. Peki yaptığı şey bir çözüm müydü? Asla. Fakat onun için gerçekten üzülmüştüm ve kendimi bir kez daha yalnız hissettim. Gözyaşlarım durmazken içeriye anneannem girdi ve beni elimde mektupla gördü ve neşeli yüzünü üzüntülü ve acımalı bir bakış yer aldı.

"Bana bu mektubu neden daha önce okutmadın anneanne?"

"Çünkü burada yazan şeyleri kaldıramayacağını düşünüyordum. Sen daha dokuz yaşındasın Zeynep. Ayrıca bu sandık hep orada duruyordu fakat sen daha yeterli olgunluğa gelmediğin için fark etmedin. Ve yazan ipucunu çözebildiğine göre artık yeterli olgunluktasın, artık kaldırabilirsin. Mantığınla hareket edebilirsin yıldızım." dedi. "Gel yemeğimizi yedikten sonra daha detaylı konuşuruz... ama önce karnımızı doyurmamız gerekiyor küçük fare. Son gelen kek yiyemez!" anlık heyecanla evin önüne kurduğu sofraya koşmaya başladı ve ben geride kalmıştım. Keki duyunca anneannemin arkasından koşmaya başladım.

Daha sofraya oturmadan anneannemin yaptığı lezzetli yemeklerin kokusunu içime çekince içimi kıpır kıpır eden bir heyecan duygusu kaplıyordu. Anneannem inanılmaz bir aşçıydı, yemekleri dünya üzerindeki her kokudan daha güzel kokar ve yemeklerinin tatları muazzam olurdu. Sofraya oturmamla birlikte önümdeki tabağa saldırmam bir oldu. Ben yemekleri hızlıca yerken anneannem hayretle beni izliyordu.

"Kızım yavaş ol, boğulacaksın."

"Anneanne açlıktan ölmek üzereyim derken şaka yapmıyordum. Ayrıca bırak da yaptığın bu mucize yemekleri mideme indireyim. Hepsi çok güzel olmuş ellerine sağlık."

"İyi, afiyet olsun ye bakalım." Tabaktan koca koca lokmalar alarak yemeğimi hızlıca bitirdim. "Anneanne bugün yıldızları izleyelim mi?" sorumla birlikte anneannem bütün ilgisini bana verdi ve olur dercesine baktı. Sessizce masadan ayrılıp evin önündeki çimlerin üzerine bir battaniye serdim ve uzandım. Bir süre sonra yanıma anneannem geldi ve birlikte gökteki yıldızlara bakmaya başladık.

"Yıldızlar bugün çok güzel anneanne."

"Evet. Hiç olmadıkları kadar parlaklar." dedi. "Takımyıldızı diye bir şey duydun mu hiç?" sorusuyla beraber ona sadece cümlesini devam ettirmesi için anlamayarak bakıyordum. "Hayır, o da ne?" merakla büyüyen gözlerim anneanneme baktı. "Gökyüzüne baktığında parlak yıldızlar görürsün, değil mi? İşte bazı yıldızlar, sanki gökyüzüne bir resim çizilmiş gibi bir araya gelir. Bu yıldızların oluşturduğu hayali şekillere takımyıldızı denir.

Mesela bazı takımyıldızlar bir ayıya, bir balığa ya da bir kahramana benzetilir. Tıpkı noktaları birleştirerek resim çizmek gibi! İnsanlar çok uzun zaman önce bu yıldızlara isimler vermiş ve gökyüzünde yönlerini bulmak için kullanmışlar." Elleriyle yıldızları işaret ederek göz temasını bozdu ve devam etti: "İşte bak! Şuradaki yıldızları görüyor musun? Bir yuvarlak... ve ardından arkasında bir kuyruk. Bu bir takımyıldızı, buna Büyük Ayı Takımyıldızı denir. Geçmişteki insanlar bu takım yıldızını kuzey yönünü bulabilmek için kullanmışlar." Anneannemin parmağını dikkatlice izlerken anneannem ise parmağıyla takımyıldızının barındırdığı yıldızların üzerinde dolandırıyordu elini. Gözümü yıldızlardan ayırıp anneanneme baktım ve o da bana şefkatle yöneldi. "Yani asıl diyeceğim şudur ki... eğer kaybolursan, kendi benliğini bulamazsan, ne yapacağını bilemezsen yıldızlara güven. Onlar her zaman olduğu gibi gitmen gereken yolu aydınlatacaklardır."

"Teşekkür ederim anneanne. İyi ki varsın."

"Ben teşekkür ederim yıldızım. Sen iyi ki varsın."

"Hey şuradaki kuyruk ve başı ok gibi olan şey bir... akrep mi?" dedim doğruluğundan emin olamayarak. "Bravo kavradın sen bu işi. Onun adı Akrep (Scorpion) Takımyıldızı." Başını salladı benimle gurur duyarak. "Peki bu takımyıldızını ne için kullanmışlar?" sorumu yönelttiğim esnada takımyıldızına baktığım yerden çok uzun kuyruklu bir yıldız kaydı.

"Anneanne yıldız kaydı! Dilek tut!" heyecanla yerimden kalktım, anneannem daha ne olduğunu anlayamadan ben dileğimi bulmuştum bile. "Hayatımdaki en değerli şey olan Anneannemi kaybetmemeyi ve ömür boyu onunla yaşamayı diliyorum." İçimden dileğimi geçirirken anneannem de benimle birlikte oturur pozisyona geçti.

"Ne dilediğini söylemeyecek misin?"

"Söyleyeyim mi?"

"Sen bilirsin, ama o güzel kalbinin isteklerini duymak isterim."

"Her dileğimde olduğu gibi seni kaybetmemeyi ve ömür boyu seninle yaşamayı diledim." Dileğimi söyledikten sonra anneannemin suratı yumuşak bir hâl aldı ve derin derin gözlerime bakarken yavaşça dudaklarını araladı. "Gözlerin gökteki yıldızlar kadar parlak benim minik yıldızım." Sustum. Sadece anneanneme sarıldım. "Harika bir hayat bizi bekliyor anneanne." dedim gözyaşlarıma hâkim olamayarak. "Hadi yatağa bakalım minik yıldız." Anneannemin sanırım uykusu gelmişti ki benim bu saatte burada tek başıma oturmamı istemiyordu. İkimizde uzandığımız yeri topladıktan sonra koşarak evdeki sıcacık yatağımın içine girdim ve bir süre sonra elinde bir bardak dolusu sıcak sütle anneannem odamın içerisine girdi. "Söz verdiğim gibi." dedi elindeki şişeyi hafifçe havaya kaldırarak. "Teşekkür ederim anneanne. Hadi geç oldu sen de yat artık." Tamam dercesine başını salladı ve elleriyle öpücük atarak odanın kapısını hafifçe çekti. Ardından bir süre bugünü düşünerek tavanı izledim. Artık gözlerim kapanmaya başlamıştı ve aklıma dilek tuttuğum kayan yıldız geldi. "Umarım söylediğim için gerçekleşmemezlik etmezsiniz dilekçiklerim." Son cümlemle birlikte derin bir uykuya daldım. Zeynep bugün birçok şey öğrenmişti; balık tutmayı, vicdanı, takımyıldızlarını ve en önemlisi her insan için gerekli olan o duyguyu öğrenmişti. Empatiyi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.