İçeriğe geç

Yılanların Leydisi

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Yılanların Leydisi

Bölüm 1

1

Hafifçe esmekte olan meltemin yumuşak parmakları omuzlarından aşağı dökülen kestane rengi dalgaları okşarken genç kadın yalnızca içinde bulunduğu ana odaklanmak için bir anlığına gözlerini kapattı. Böyle anları oldukça sık yaşıyordu. Muhtemelen Gorgonların arasında ölümlü olan bir tek kendisi olduğu içindi. Kız kardeşlerinin aksine, sonsuzluğun o tatlı armağanı Medusa’ya bahşedilmemişti. Bu yüzden sahip olduğu bu sınırlı vakti en güzel şekilde geçirmek istiyordu.

Yine de zevk düşkünü biri olmaya daha uzak olamazdı. Pallas Athena’nın tapınağında yaşıyor, günlerini tanrılara methiyeler düzerek geçiriyordu. Yazdıklarını yalnızca kız kardeşleriyle paylaşıyordu, bu yüzden yazdıkları basit şiirleri şehir meydanlarında etraflarına bir sürü insan toplayıp gururla okuyan erkeklerin hepsinden daha iyi bir şair olduğunu tanrılardan başka bilen yoktu. Medusa bunun bilinmesine ihtiyaç da duymuyordu zaten; eğer öyle olsaydı şiirlerini her gün ibadet etmek için tapınağa gelen insanlarla paylaşır, ona daha da hayran olmalarına izin verirdi. Fakat tapınağa sırf insanlar arasında adeta bir efsane haline gelmiş olan güzelliğini görmek için gelenlerin sayısı öyle fazlaydı ki Medusa bunun Athena’yı gücendireceğinden korkuyor, dikkatlerden olabildiğince uzak olmak istiyordu.

Koyu renkli uzun kirpiklerle çevrelenmiş zümrüt yeşili iri gözleri, onları bir kez olsun görme şansına sahip olanlara Olimpos Dağı’nın eteklerini kaplayan ormanları hatırlatıyordu. Düz burnu usta bir heykeltıraş tarafından büyük bir özenle oyulmuşçasına muntazam, pembe dudakları ise yüzünde ne büyük ne de küçük duran muhteşem bir dolgunluktaydı. Açık renk fakat bir o kadar da parlak olan teni hastalandığında bile ışıltısını korurdu. Medusa, bakan her göz için tanrılara denk bir güzelliğe sahipti ve bu, tapınağında yaşayıp ona adaklar sunmasına rağmen Athena’nın garezini kazanmasına sebep olmuştu.

“Medusa!”

Euryale’in ona seslendiğini duyduğunda gözlerini yavaşça açtı. Kız kardeşi genel olarak neşeli ve bir o kadar da gürültücü biriydi, yani içinde bulunduğu sakin an geri dönüşü olmayacak şekilde bozulmuştu. Onun önemsiz bir şey söyleyeceğini tahmin ediyordu, muhtemelen yürüyüş falan yapmayı önerecekti. Yine de Medusa için dünyadaki en önemli şey kız kardeşleriydi: Bu anı bozduğu için sinirlendiği falan yoktu, Euryale’e vakit ayırmayı tercih ederdi. Euryale’in de aynı şeyi yapacağını biliyordu, gerçi Stheno’dan fazla emin değildi. Çünkü en büyük kız kardeşi her zaman yüzünde o geçit vermez ifadeyle dolaşan sert biri olmuştu. Evet, Stheno kendisini ve Euryale’i seviyordu fakat Medusa bunun miktarından fazla emin değildi. Stheno onlarla büyük bir vakit geçirse de rahatsız edilmekten hiç hoşlanmazdı, odasına izinsiz girecek olursanız güzelce bir paylanmayı göze almanız gerekirdi.

“Medusa, neredesin?!” diye yeniden bağırdı Euryale.

“Buradayım!” diye seslendi Medusa.

Euryale beyaz elbisesinde boya lekeleriyle göründüğünde minik bir gülümseme Medusa’nın dudaklarını çekiştirdi. Vaktinin çoğunu resim yapmakla geçirdiğinden Euryale çoğu zaman boya sıçramış bir surat ve kıyafetlerle dolaşırdı, üstelik buna aldırdığı da yoktu. Üzerine boya sıçratmamak için uğraşmaz, resim yaparken kıyafetlerini de değiştirmezdi. Boyalarla kelimenin tam anlamıyla iç içe olmaktan hoşlanırdı. Stheno ve Medusa bu konuda ona karışmazdı, çünkü özgürce resim yapmanın kız kardeşlerine büyük bir mutluluk verdiğinin farkındaydılar.

“Yine ortaya ne eserler koydun?” diye sordu Medusa melodik bir sesle.

Euryale sıkıntı bir ifadeyle iç geçirdi. “Bırak şimdi onu. Adamın biri geldi, seni sordu.”

Tıpkı geçen son yüz seferdir gibi, diye düşündü Medusa. “Yani?”

“Ona şehre indiğini söyledim fakat bana inanmıyor. Seni bekleyeceğini söyledi. Bir türlü gönderemiyorum. Buranın kutsal bir yer olduğunu, boş boş duramayacağını hatırlatınca ibadet edeceğini söyleyip yere çöküverdi. Ama öyle uzun süredir bekliyor ki, hayatı boyunca toplamda bu kadar ibadet etmemiştir.” Medusa’ya koyu kahverengi gözlerinde yalvaran bir ifadeyle baktı. “Gelip şunu bir göndersen?”

“Tapınağa tanrılar dışında başka biri için gelmenin ne kadar günah olduğunu söylemedin mi ona?” dedi Medusa sert bir sesle.

İçi hem öfke hem de korkuyla dolmuştu. Burası bir ibadethaneydi, biriyle buluşmak için gidilen bir han değil. Tanrılar için inşa edilmişti, oysa şimdi insanlar buraya bir ölümlüyü görmek için geliyordu. Onu adeta ilahlaştırıyorlardı. Eğer Athena’nın gazabını üzerine bugüne kadar çekmediyse bile bugün kesinlikle çekecekti: Adamın biri adeta onu görmek için ibadet etmeye başlamıştı. Bunun ne kadar günah olduğunun farkında mıydı acaba?

“Elbette söyledim!” diye çıkıştı Euryale. “Ama kafayı takmış. Gitmiyor.”

Medusa derin bir iç geçirdikten sonra yerinden kalktı ve kendisinin kalktığını görünce yürümeye başlayan kız kardeşinin peşine takıldı. Stheno evde olsaydı keşke. Adamı göndermesi bir dakikasını ancak alırdı. Eğer adam bir dakika dayanabilirse de o dakikadan sonra canını kurtarmak için koşuyor olurdu. Belki de Medusa, Stheno’dan kendisine bu beceriyi öğretmesini istemeliydi. Gerçi bunun sonradan öğrenilebilen bir şey olup olmadığından emin değildi. Öyleyse bile kimsenin bu konuda Stheno kadar iyi olabileceğini düşünmüyordu. Kız kardeşi erkeklere hadlerini bildirmek konusunda bir harikaydı.

Tapınağın arka kapısından içeri girdiklerinde Medusa, Athena heykelinin karşısında dizlerinin üzerine çökmüş olan bir erkek gördü. Yanık tenli adam, kadınların sandaletlerinin krem rengi mermer zeminde tıkırdadığını duyunca kafasını kaldırıp onlara baktı. Ve ışık Euryale’in arkasındaki Medusa’nın yüzüne vurup tanrısal yüz hatlarını gözler önüne serdiğinde donup kaldı. Koyu renkli gözleri irileşirken ince dudakları aralandı ve yüzüne adeta bir huşu ifadesi yayıldı. Karşısındaki kadın kendisi gibi, tanıdığı herkes gibi olamazdı, buna imkân yoktu. Bu varlık hepsinden daha yüceydi. Güzellik tanrıçası Afrodit’in soyundan geliyor olmalıydı.

Medusa, adamın yüzündeki ifade karşısında bir anlığına nefessiz kaldı. Daha önce kimse ona bakışlarıyla tapmamıştı. Fakat bunun hiç olmaması gerekiyordu zaten. Şimdi tanrılar için ne yaparsa yapsın gazaplarından kaçamayacaktı. O bir insandı, sıradan bir ölümlüydü. İnsanlar insanları ilahlaştırmamalıydı. Böyle yaparlarsa gerçek tanrılarından uzaklaşırlardı. Medusa insanların tanrıları terk etme sebebi olmak istemiyordu. O tanrıları seviyor, onlara tapıyordu. Aldığı her nefeste böyle güzel bir hayata sahip olduğu için tanrılara minnet duyuyordu. Baş tanrı Zeus’a, onun kızı gök gözlü Athena’ya, eşi tanrıça Hera’ya, denizlerin tanrısı Poseidon’a, aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’e… Her birini seviyor ve gücendirmekten korkuyordu.

Dizlerinin üzerindeki adama son derece sert bir sesle seslendi: “Ne istiyorsunuz?”

Adam beceriksiz bir şekilde, güçlükle doğruldu ve titrek dizlerinin üzerine dikildi. Kesinlikle yaşlı değildi, fakat çok genç de sayılmazdı. Medusa onun otuzlarında olduğunu tahmin ediyordu. Hafif yamuk bir buruna, biçimli bir şekilde kesilmiş siyah saçlara ve suratını kaplayan koyu renkli bir kirli sakala sahipti. Beyaz bir tuniğin üzerine mavi bir chlamys[1] giymişti, ayaklarında ise gıcır gıcır deri sandaletler vardı. Hali vakti yerinde biri olduğu belliydi.

“Siz Medusa mısınız?” diye sordu adam. Sesi hayranlık doluydu. Aslında öylesine sorulmuş bir soruydu bu. Onun Medusa olduğundan emindi. Çünkü kadın tam da anlatıldığı gibi kusursuzdu.

“Evet.” dedi Medusa ters ters. Normalde onu görmeye gelen insanlara nazik davranırdı fakat bu adam sınırı aşmıştı. “Kız kardeşim beni aradığınızı söyledi.”

“Tıpkı anlatıldığı gibisiniz.” Adam hafifçe içini çekti. “Ne eksik ne fazla.”

“Ne istiyorsunuz?” diye yineledi Medusa.

“Kendimi tanıtmama izin verin. İsmim Leptines. Hemen aşağıda, Kisthene’de yaşıyorum.” Medusa ona ne diyecekse deyip gitmesi için sabırsız gözlerle bakınca yüzüne hafif bir panik yayıldı ve daha hızlı konuşmaya başladı. “Size bir hediye getirdim.”

Elini pelerininin cebine attığında Medusa tırnaklarını avuçlarına batırıp gergin bir şekilde konuştu. “Çok naziksiniz, ancak kabul edemem.”

O sırada yanındaki Euryale dirseğini Medusa’nın boşluğuna geçirdi. Hediyeyi almasını istiyordu. Medusa ona karşılık vermemek için kendini zor tuttu.

“Henüz görmediniz ki.”

Leptines elini cebinden çıkarıp Medusa’ya uzattı. Avcunda altın bir yılan vardı. Bir de altın bir zincir. Bu, ucunda ince bir S biçiminde kıvrılmış bir yılan olan bir kolyeydi. Sıradan bir takı gibi yalnızca güzel değildi, aynı zamanda son derece ilgi çekiciydi. Medusa buna bayılmış, fakat kolyedeki hayvanın yılan olması onu şaşırtmıştı. Biçimli kaşları hafifçe çatıldı.

“Bir yılan.” diye mırıldandı.

“Pek çok kişi yılanın kötü şeyleri simgelediğini düşünür.” dedi Leptines bilge bir tavırla. “Ancak ben çok daha farklı düşünüyorum. Bence deri değiştirmesi sonsuzluğu ve yeniden doğmayı ifade ediyor.”

“Anladım.”

Leptines gururla konuştu. “Bunu ben yaptım. Bir kuyumcuyum. Dükkanımda pek çok mücevher var, hepsini de kendim yapıyorum. Size göstermeyi çok isterim, böylece bunu beğenmediyseniz aralarından başka bir tane seçebilirsin.”

“Hayır.” dedi Medusa. “Teşekkür ederim. Ama bu çok güzel.”

Yalan söylemiyordu. Kolye hem çok güzel hem de farklıydı. Üstelik Leptines’in açıklaması da kafasına yatmıştı. Yılanlar sahiden de kötü hayvanlar değillerdi. Medusa hiçbir zaman olduklarını düşünmemişti zaten. Fakat insanların onları yorumlayışı kötüydü ve Medusa bu yüzden kolyenin kötü bir şey ifade ettiğini sanmıştı.

Leptines içtenlikle gülümsedi. “Beğenmenize çok sevindim.”

“Yine de kabul edemem.” diye yineledi Medusa.

Adamın gülümsemesi suratından bir anda silindi. “Ne olur kabul edin. Bunu sizin hakkınızda bana anlatılan hikayeleri düşünerek yaptım. Yalnızca sizin için. Yalvarırım beni böyle mahcup etmeyin.”

Medusa kollarını göğsünde kavuşturdu. “Tek bir şartla kabul ederim.”

Leptines ona umutla baktı. “Nedir o?”

“Bana bir daha buraya ömür boyu uğramayacağınıza dair söz vereceksiniz.”

Koyu renkli gözler kocaman açıldı. “A-ama neden?”

“Duydunuz beni.” dedi Medusa yalnızca.

Leptines bir anlığına kararsız kalmış gibi düşünceli bir hale büründü. Elini sıkıntıyla çenesine götürdü ve Medusa’ya üzgün gözlerle baktı. Ancak kısa bir süre sonra, Medusa gibi bir kadınla zaten hiçbir şansa sahip olamayacağını fark etmiş olmalıydı ki derin bir iç geçirdi ve konuştu.

“Pekala. Söz veriyorum, hediyemi kabul ederseniz ölene dek buraya bir daha asla uğramayacağım.”

Medusa’nın yüzü mutlulukla aydınlandı. “Teşekkür ederim. Hediyenizi kabul ediyorum, Leptines.”

Adam, kadının birden neşelenmesinden fena halde rahatsız olsa da uzanıp Medusa’nın elini tuttu ve parmaklarını araladıktan sonra kolyeyi avcuna bıraktı. Medusa, bir erkeğin ilk defa elini tutuyor olmasından dolayı bu dokunuşla irkildi. Garip hissettirmişti. Ve yanlış. Leptines’in izin almadan ona dokunması onu rahatsız etmişti.

“Yolunuz açık olsun.” dedi Medusa. Adamın gitmek üzere olmasından dolayı büyük bir ferahlama duyuyordu.

“Teşekkürler.” diye karşılık verdi Leptines nazikçe. “Sizin de öyle.”

Neyse ki başka bir şey söylemeden arkasını dönüp yürümeye başladı. Medusa ise o uzaklaşırken parmaklarını elindeki altın yılanın üzerinde gezdirdi. Yanındaki Euryale ona ilgiyle baktı.

“Çok güzel.” dedi sessizce.

“Öyle.” diye onayladı Medusa.

Eğer kolyeyi bu kadar beğenmemiş olsaydı onu Euryale’e hediye ederdi. Fakat ilk kez bir şeyi bir başkasına hediye edemeyecek kadar beğenmişti. Kolyeyi bir an önce takmak için odasına gitmek için sabırsızlanıyordu. Onu boynundan hiç çıkarmayacaktı.

Ta ki o güne dek.

[1] Chlamys, Makedonya ya da Thesalya kökenli dikişsiz dikdörtgen bir parça kumaşın sol omuz üzerinden atılarak sağ omuz üzerinde bir toka yardımıyla tutturulmasından ibaret olan pelerine benzeyen bir çeşit antik dönem elbisesidir.

Bölüm sonu

5 yorum