İçeriğe geç

Yeşil gözlerin ardındaki sır

Bölüm 1 · 10 dk okuma

Yeşil gözlerin ardındaki sır

Bölüm 1

1

1. Bölüm: Hogwarst

Lise diplomasını alalı birkaç hafta olmuştu, ama Amine için bu yalnızca bir başlangıçtı. Çocukluğunu kuşatan kargaşalı günlerin ardından, üniversite onun için bir kaçış değil, yeni bir yaşamın kapısıydı. İzmir’in ılık rüzgarı saçlarını savururken, yurdun büyük kapısına bakıp derin bir nefes aldı. Kafasında, yeni hayatında kimseye ne geçmişini açmak ne de zayıf yanlarını göstermek vardı.

Kapıya doğru yürüdü, elinde valizi, omuzunda bitmek bilmez bir yük. O an bir sesle irkildi.

“Merhaba, yardım edebilir miyim?”

Sesin sahibi, yanında beliren bir genç adamdı. Uzun boylu, koyu kahverengi saçları dağınıkça alnına düşmüş ve gözleri... O gözler. Yeşilin en canlı tonlarıyla Amine’yi adeta yerinde çivilemişti.

Amine hemen toparlandı ve dudaklarına asi bir gülümseme yerleştirdi. “Hayır, teşekkür ederim. Tek başıma gayet iyi idare edebilirim.”

Gencin yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Peki. Ama burada bu kadar asi olmak zor olabilir.”

Amine’nin içini hafif bir sıcaklık kaplasa da bunu belli etmemekte kararlıydı. Kaşlarını çatarak cevap verdi: “Beni tanımıyorsun bile, o yüzden böyle genellemelere gerek yok.”

Genç adam bir adım geri çekildi, ellerini havaya kaldırarak teslimiyet gösterdi. “Haklısın, ben sadece yardım etmek istemiştim. Bu arada, ben Ediz. İyi şanslar.”

Ediz, arkasını dönüp yürümeye başladığında Amine, kendini istemsizce onun ardından bakarken buldu. “Ne kadar kendini beğenmiş biri,” diye mırıldandı, ama kalbinin biraz daha hızlı attığını da inkar edemiyordu.

Yurdun içine girip odasına yerleştiğinde bile o yeşil gözler zihninde dolanıp duruyordu. Ediz’i bir daha görmemeyi umarak kendini yeni ders yılının heyecanına kaptırmaya çalıştı. Ancak hayatın onun için hazırladığı sürprizlerden henüz haberi yoktu.

2. Bölüm: Yeşil Gözlerin Ardındaki Sır

Amine, ilk ders gününden sonra odasına döndüğünde, masasında duran zarfı fark etti. Beyaz zarf, üzerinde ismiyle öylece bekliyordu. Şaşırmıştı. Kimseye adresini vermemişti, hatta burada olduğunu ailesi bile bilmiyordu. Zarfı eline alıp dikkatlice inceledi. Üzerinde zarif bir el yazısıyla yalnızca “Amine” yazıyordu.

Zarfı açıp içindeki mektubu çıkardı:

"Sayın Amine,

Sizi Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'na davet etmekten mutluluk duyarız. Yeteneğiniz ve potansiyeliniz, okulumuzda eğitim almayı hak ettiğinizi göstermektedir. En kısa sürede hazırlanmanız ve size eşlik edecek görevliye ulaşmanız gerekmektedir. Detaylar için bu akşam saat 8'de yurt bahçesine ininiz.

Saygılarımızla,

Minerva McGonagall

Hogwarts Başöğretmeni"

Amine şaşkınlıkla mektubu elinden düşürdü. Küçüklüğünden beri Harry Potter kitaplarını okurken Hogwarts’a gitmeyi hayal etmişti. Ama bu bir şakaydı, değil mi? Büyü gerçek olamazdı.

Saat tam 8 olduğunda, ay ışığının yurdu aydınlattığı bahçeye indi. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Orada, bir ağacın altında Ediz’i görünce şaşkınlıkla durakladı.

“Sen mi?” dedi kaşlarını çatıp.

Ediz, ellerini ceplerine sokarak ona doğru yaklaştı. Yeşil gözleri her zamanki gibi dikkat çekiciydi, ama yüzünde garip bir ciddiyet vardı. “Evet, ben. Bu mektubu sana vermek benim görevimdi.”

Amine’nin kafası karışmıştı. “Görev mi? Ne saçmalıyorsun?”

Ediz derin bir nefes aldı. “Bak, Amine. Söyleyeceklerim sana saçma ya da inanılmaz gelebilir, ama lütfen dinle. Hogwarts diye bir yer gerçekten var. Ve sen oraya davet edildin.”

Amine bir an afalladı, sonra kahkaha atmaya başladı. “Hogwarts mı? Şaka mı bu? Harry Potter’dan mı bahsediyorsun?”

Ediz, ciddiyetini koruyarak mektubu ona uzattı. “Şaka değil. Bu mektup gerçek ve sen seçildin. Ama...” Bir an duraksadı, sesi daha yavaş çıktı. “Ama gitmemeyi de seçebilirsin.”

Amine gözlerini kıstı. “Niye gitmemeyi seçeyim ki? Bu benim çocukluk hayalim! Eğer gerçekse, asla böyle bir fırsatı kaçırmam.”

Ediz hafifçe içini çekti. Bu cevabı bekliyordu, ama içinde tarif edemediği bir huzursuzluk vardı. “Pekala. O zaman yarın alışveriş için Diagon Yolu’na gitmemiz gerekiyor. Hogwarts’a başlamadan önce alman gereken şeyler var.”

Amine heyecanla başını salladı. “O zaman yarın görüşürüz,” dedi ve odasına doğru hızlıca yürüdü.

Ediz ise olduğu yerde bir süre kalakaldı. Elini saçlarına götürüp sessizce mırıldandı: “Keşke bu kadar kolay olmasa...” Çünkü Ediz’in aklında bir sır yatıyordu; Amine’nin Hogwarts’a gidişi yalnızca bir başlangıçtı ve onun yolculuğu, Profesör Adiyan’ın acımasız planlarının bir parçasıydı.

---

3. Bölüm: Diagon Yolu’nda İlk Adım

Ertesi sabah, Amine erkenden uyanıp bahçeye indi. Ediz onu çoktan bekliyordu. Siyah bir ceket giymiş, elleri cebinde, düşünceli bir şekilde duruyordu. Amine ona yaklaştığında, Ediz hafifçe başını kaldırdı ve gülümsedi.

“Hazır mısın?” diye sordu.

“Dünden hazırım,” dedi Amine, gözlerinde çocuksu bir heyecanla.

Ediz, sihirli bir çantasından eski görünümlü bir anahtar çıkardı. “Bu bir anahtar değil,” dedi. “Bu bir portkey, yani bizi Diagon Yolu’na götürecek bir yolculuk aracı.”

Amine, tereddütle anahtara baktı. “Bu, sihirli bir şey mi?”

Ediz başını salladı. “Dokun, göreceksin.”

Amine, Ediz’in elindeki anahtara parmaklarını değdirdiği anda etrafındaki dünya dönmeye başladı. Midede hoş bir heyecan, kulaklarda rüzgar uğultusu... Derken, bir anda kendini taş döşemeli bir caddede buldu. Diagon Yolu.

Amine’nin ağzı hayranlıkla açıldı. Büyücülerin ve cadıların dolaştığı bu cadde, hareketli ve renkliydi. Dükkanlardan gelen tıkırtılar, gökyüzünde uçuşan baykuşlar ve vitrinde sergilenen parlayan asalar...

“Burası inanılmaz,” diye mırıldandı.

Ediz hafifçe gülümsedi, ama bakışları sürekli etrafı kolaçan ediyordu. “Almamız gereken çok şey var. Listene bakalım.”

Amine, elindeki Hogwarts listesini çıkardı. “Asa, okul cüppesi, kitaplar... Ah, bir baykuş da alabilir miyim?” diye sordu heyecanla.

“Tabii,” dedi Ediz, ama sesi biraz donuktu. Amine’nin heyecanını paylaşıyor gibi görünse de kafasında başka şeyler vardı. Çünkü burada olmalarının başka bir nedeni daha vardı: Amine’nin Hogwarts’a götürülmesi, Adiyan’ın planlarının yalnızca bir parçasıydı. Ve Ediz, bu planların bir parçası olmaktan her geçen dakika daha fazla nefret ediyordu.

4. Bölüm: Asa ve Baykuş

Amine, Ediz’in ardından asalar dükkânına girdiğinde, içeriyi saran sıcaklıkla kendini bir anda büyünün merkezinde hissetti. Dükkanın rafları, birbirinden farklı asalarla doluydu; her biri ahşabın başka bir tonunu taşıyor, üzerlerinde zamanın izlerini saklıyordu.

Dükkanın arkasından yaşlı bir adam çıktı. Saçları beyaz, bakışları delici bir şekilde Amine’yi inceliyordu. “Demek yeni bir büyücü adayı,” dedi ince bir sesle.

Amine’nin gözleri büyüdü. “Ben... büyücü müyüm?”

Yaşlı adam hafifçe gülümsedi. “Herkesin içinde biraz büyü vardır, ama bu, asıl önemli olanın dışarıya nasıl yansıdığıdır. Haydi, bir asa seçelim.”

Ediz sessizce bir köşede duruyor, olan biteni izliyordu. Amine’nin heyecanını bastırmaya çalıştığını görmek, bir an için onun maskesinin ardındaki saf neşeyi fark etmesine neden oldu.

Deneme sırasında birçok asa Amine’nin eline uyum sağlamadı. Ta ki yaşlı adam, rafların en üstünden eski, işlemeli bir kutu getirdi. “Bu... 12 inçlik ceviz ağacı ve ejderha yüreği teli. Belki...” dedi, kutuyu açarak.

Amine, asayı eline aldığında parmaklarının arasında sıcak bir akıntı hissetti. O an, dükkandaki ışıklar titredi ve asanın ucundan altın rengi kıvılcımlar saçıldı. Yaşlı adam gülümseyerek başını salladı. “İşte bu.”

Amine şaşkınlık ve hayranlıkla asayı tutarken, Ediz onun yanına geldi. “Hogwarts’a gitmek için ilk adımı attın,” dedi sessizce.

Sonraki durak, baykuşların olduğu dükkandı. Amine, pofuduk beyaz bir baykuşu sevinçle kucaklarken, Ediz hafifçe gülümsedi. “Ona bir isim verdin mi?” diye sordu.

Amine düşünceli bir şekilde başını eğdi. “Karya,” dedi sonunda. “Karya olsun.”

Ediz, bu ismi onaylayan bir ifadeyle başını salladı. Ama gözleri, Amine’nin ne kadar masum ve savunmasız olduğunu düşündüğünden kısa bir süreliğine karardı.

5. Bölüm: İlk Gece

Hogwarts’a varış Amine için bir peri masalı gibiydi. Göl üzerinde ilerleyen teknelerden Gryffindor Kulesi’nin ihtişamlı kapılarına kadar her şey büyüleyiciydi. Ancak büyülü atmosfer, içindeki geçmişin izlerini tamamen silememişti.

Amine, yatağının başucundaki kırmızı altın işlemeli perdelere baktı. Yanındaki yatakta diğer birinci sınıf öğrencisi neşeyle gülüp uyumaya hazırlanıyordu, ama onun içindeki huzursuzluk gitmemişti. Kafasını yastığa koyduğunda, göz kapaklarının ardında geçmişin karanlık sahneleri belirmeye başladı.

Rüyasında yine evindeydi. Annesinin sert bakışları altında küçücük bir çocuk gibi hissediyordu. Kadının öfkesi, sözcükleri bir bıçak gibi keskin ve acımasızdı:

“Sen hiçbir şeyi doğru yapamazsın!”

Amine geri adım attı, ama her hareketiyle annesinin sesindeki öfke artıyordu. Ellerini kulaklarına kapadı. “Hayır! Yeter artık!”

Bir anda uyandı. Kalbi deli gibi atıyor, nefesi düzensizdi. Yatakhanenin diğer sakinleri derin uykudaydı. Kendi kendine sakinleşemeyeceğini hissederek ayağa kalktı ve ortak salonun yolunu tuttu.

Gryffindor Kulesi’nin ortak salonu, gecenin sessizliğinde bile sıcaktı. Ateş, şöminede cılız cılız yanıyordu. Tam ortadaki koltukta oturan biri, bir kitapla meşgul görünüyordu. Amine gözlerini kısarak dikkatle baktı. Ediz’di.

“Bu saatte kitap mı okuyorsun?” diye sordu, sesini alçaltarak.

Ediz, kitabın üzerine eğilmiş gibi görünüyordu, ama aslında Amine’nin geldiğini fark ettiğinden beri onun her hareketini izliyordu. Gözlerini kitaptan kaldırmadan yanıt verdi: “Uyuyamadım. Sen neden buradasın?”

Amine tereddüt etti, sonra hafifçe omuzlarını silkti. “Bir rüya gördüm. O kadar da önemli değil.”

Ediz başını kaldırıp ona baktı. Bakışlarında yumuşak bir merak vardı, ama Amine’yi zorlamıyordu. “Bazen rüyalar düşündüğümüzden daha önemlidir,” dedi sakince.

Amine, bu sözlerle kendini rahatlamış hissetti. Şöminenin önündeki bir koltuğa oturdu. “Annemi gördüm,” diye itiraf etti sonunda. “Ve her zamanki gibi... beni aşağılıyordu.”

Ediz’in kaşları hafifçe çatıldı, ama sakinliğini korudu. “Ona göre yanlış bir şey mi yaptın?”

Amine buruk bir şekilde gülümsedi. “Ona göre hep yanlış bir şey yapıyordum. Hiçbir zaman yeterince iyi olmadım.”

Ediz, onun bu sözlerini duyarak derin bir nefes aldı. “Bazı insanlar, başkalarını küçümseyerek kendilerini daha büyük hissetmeye çalışır. Ama o insanlar seni tanımlayamaz. Kim olduğunu, neler başarabileceğini sadece sen belirleyebilirsin.”

Bu sözler, Amine’nin içini bir nebze olsun ısıttı. Sessizlik bir süre devam etti, ama rahatsız edici değildi. Sonunda, Amine ona döndü. “Peki ya sen? Neden uyuyamadın?”

Ediz, bir an duraksadı. Bakışlarını şömineye çevirdi. “Bazen... geçmişimiz uyumamıza izin vermez,” dedi.

Amine merakla ona baktı. “Ailen mi?” diye sordu yavaşça.

Ediz hafifçe başını salladı. “Annem. Bazen dünyadaki en güçlü insan gibi görünüyor. Ama bu, her şeyi doğru yaptığı anlamına gelmiyor.”

Amine, onun bu sözlerini dikkatle dinledi, daha fazlasını sormak istiyordu ama Ediz’in kapalı bir kutu gibi olduğunu hissetti. Buna rağmen, o gece ikisi de birbirine biraz daha yakınlaşmıştı.

6. Bölüm: İlk Ders Günü

Gryffindor Kulesi’nde sabah, güneşin ilk ışıklarıyla aydınlandı. Amine, heyecan ve biraz da gerginlikle üniformasını giydi. Altın-kırmızı renklerin ona kendini güçlü hissettirdiğini fark etti. Ediz, kahvaltıda onun yanına oturmuş, sessizce tabağındaki yemeği karıştırıyordu.

“Heyecanlı mısın?” diye sordu Amine, kahvesinden bir yudum alarak.

Ediz hafifçe gülümsedi. “Her zaman. Ama ilk gün biraz gerginlik yaratır.”

Amine başını salladı. “Bakalım dersler nasıl geçecek. Umarım herkes iyi biridir.”

İlk dersin yapılacağı sınıfa girdiklerinde, Amine’nin dikkatini büyük, gotik pencereler ve ahşap sıralar çekti. Ediz’le birlikte en arkaya oturdular. Kısa süre içinde sınıf dolmaya başladı. Birkaç öğrenci, yanlarına oturup selam verdi.

“Merhaba! Ben Burak,” dedi kıvırcık saçlı, gözlüklü bir çocuk. “Ankara’dan geldim.”

“Ben de Leyla,” dedi yanında oturan esmer kız. “İzmirliyim.”

Amine ve Ediz, onlara isimlerini söyledi. Leyla, heyecanla konuşmaya başladı: “Burası inanılmaz, değil mi? Duyduğuma göre her profesör çok farklı dersler veriyormuş.”

Amine, sınıfa göz gezdirdi. Türkiye’nin farklı yerlerinden gelen bu çocuklar, onun gibi buraya bir şekilde seçilmişti. Her birinin arkasında farklı hikayeler vardı. Burak, ailesinin onu büyücülük okuluna göndermek istemediğini anlatırken, Leyla büyücü ailesinde doğmanın nasıl bir şey olduğunu paylaşıyordu.

Tam o sırada, sınıfın kapısı hızla açıldı. Tüm gözler, içeri giren kadın profesöre döndü. Uzun, dalgalı siyah saçları vardı. Gözleri, bakışları kadar sertti. Uzun cüppesinin içinde dimdik yürüyerek kürsünün önüne geldi.

“Ben Profesör Serpil,” dedi tok bir sesle. “Bu sınıfta, size büyücülüğün temellerini öğreteceğim. Ama unutmayın, burada her hatanın bir bedeli var.”

Amine, profesörün sert bakışlarından biraz irkildi ama heyecanı daha da arttı. Profesör, asasını çıkarıp havaya bir hareket yaptı. Pencereler hızla kapandı, odadaki ışık azaldı. Tüm sınıf sessizleşti.

“Büyücülüğün temel silahı asadır,” diye devam etti Serpil. “Ama bir asayı sadece elinde tutmak, büyücü olduğunuz anlamına gelmez. Öncelikle onunla nasıl bağ kuracağınızı öğrenmeniz gerek.”

Profesör, herkese asalarını çıkarmalarını söyledi. Amine, yeni asasını dikkatlice eline aldı. Asa, yine sıcak bir hisle avucunda durdu.

“Şimdi,” dedi Profesör Serpil, sertçe sınıfı süzerek, “küçük bir ışık büyüsü yapmayı deneyeceğiz. Bunun adı Lumos. Asanızı kaldırın ve bu kelimeyi söyleyin. Ama doğru niyetle yapmazsanız hiçbir şey olmayacaktır.”

Sınıf boyunca birkaç başarısız deneme oldu. Burak’ın asası garip bir şekilde titredi, Leyla’nınki ise kıvılcım çıkardı ama ışık yanmadı. Amine’nin sırası geldiğinde, derin bir nefes aldı ve “Lumos” dedi. Anında asanın ucunda küçük bir ışık belirdi.

Profesör Serpil, hafif bir tebessümle başını salladı. “Fena değil,” dedi. “Ama geliştirmeye ihtiyacınız var.”

Ediz de büyüyü kolaylıkla yaptı. Işığı güçlü ve netti. Amine, onun yanında rahat bir şekilde büyü yapmasını izlerken, içten içe onun yeteneğine hayran kaldı. Pofesör Serpil herkesi kısa bir konuşmayla uyardı: “Büyü gücünüz, kim olduğunuzu belirlemez. Önemli olan, onu nasıl kullandığınızdır.”

Prof. “Büyücülüğün en önemli kuralı şudur,” dedi, yüzünde beliren hafif gülümseme ile. “Her şeyin bir yöntemi vardır. Ama büyü kadar eğlenceli bir şeyin yöntemini öğrenmek, kimseyi sıkmaz, değil mi?”

Sınıf, profesörün beklenmedik esprisine şaşkın bir şekilde gülmeye başladı. Profesör Serpil, sert görünümünün aksine oldukça neşeli bir şekilde devam etti: “Bu büyü işini fazlasıyla ciddiye alırsanız, kahve içmeden bütün gün geçirirsiniz. Ama haydi bakalım, ilk derse başladınız. Benimle birlikte, bir yere kadar dayanabilirsiniz, değil mi?”

Sınıfın her köşesinden gülüşler yükseldi. Amine, Profesör Serpil’in aslında soğukkanlı ve sert bir kadın değil, içtenlikle gülebilen biri olduğunu fark etti.

“Yarın yeni bir büyü öğreneceğiz,” dedi profesör. “Ve bu sefer gerçekten çok zor olacak. O yüzden kahvelerinizi hazırlayın. Görüşmek üzere, çocuklar!”

Sınıf yavaşça dağılmaya başladı. Amine ve Ediz birbirlerine bakıp, dersin nasıl geçtiğini değerlendiriyorlardı.

“Profesör Serpil, biraz daha yumuşakmış,” dedi Amine, gülerek. “O kadar sert görünüyordu ki, ilk başta korkmuştum.”

Ediz gülümsedi. “Sert görünüşü olabilir, ama kesinlikle çok eğlenceli. Bir büyücü sınıfını böyle eğlendirebilmesi kolay değil.”

Amine, profesörün esprisini hatırlayarak biraz rahatladı. “Bu okulda eğlenceli günler elbette bizi bekliyor gibi görünüyor.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.