16. BÖLÜM (YERYÜZÜ OYUNLARI PART-1)
YERYÜZÜ OYUNLARI GÜNÜ…
Karargâh Hastanesi’nin acil girişine yakın portal açılmış kurtarılan yaralılar sırasıyla tedavi edilmek üzere içeri götürülüyorlardı, kaçırılanların yakınları portaldan çıkanlara bakarak takım arkadaşlarını teşhis ediyorlardı bir kısmıysa hastaneye götürülenlerin başındaydı.
“Hala çıkmadı değil mi bizimkiler?” Alya’nın aşırı evhamlı olduğunu bildiğinden Sadi şiddetle karısına karşı çıkarak kurtarma çalışmalarına katılmasını engellemişti, diğer bekleyen yakınlarla beraber portal girişinde bekliyorlardı.
“Yok daha çıkan olmadı Alya teyze biraz daha bekleyelim.” Neşe, Alya’nın soruna cevap veren kişi olmuştu. Değnekleri olsa da Esra ve Neşe’nin eğitimlerinin aksamasından dolayı karargâh tarafından konulan takım dışı görevlerde dahi yasakları bulunuyordu, bu yüzden her ne kadar telkin etmek istese de yardım edemiyor oluşu canını sıkıyordu.
Portalın içinden sonunda Sadi ve Toprak göründü fakat Evrin’i kimse görememişti, bu Alya’nın daha da telaşlanmasına neden oldu. “Sadi, kızımız nerede?”
Sadi, karısına ne diyeceğini bilmiyordu. Neredeyse kaçırılan bütün koruyucular eksiksiz kurtarılmışken Evrin’i bulamamışlardı, ellerini sıkıntıyla ovuştururken birbirlerine bağlı ellerini çekip tutan Kişi Alya oldu. “Allah aşkına bir şey söyle, Evrin nerede?” Saatlerdir ağlamaktan bitap düşmüştü, tek bir umut kırıntısına dahi aç görünüyordu.
Sadi, hangi cümleye başlamak istese yarım kalmıştı. Ne diyecekti ki? Öylece kem, küm ederken Toprak araya girdi; “İşkence ettikleri sırada acıdan bayıldığını ve onu başka bir yere götürdüklerini söylediler, ondan sonra kimse görmemiş.”
Alya, öylece kocasının kollarına yığıldı. Grubun bir kısmı onu sakinleştirmeye çalışırken Neşe kardeşine döndü. “Evrin’in izini süremez misin?”
Esra düşünmek için kendine biraz zaman tanıdı, ölü ya da diri sadece bedeninin izini sürebilirdi şayet korktukları başlarına geldiyse kötü haberi vermek isteyen taraf olmaktan kaçınıyordu. “İzini pek tabi sürebilirim ama ya öldüyse? Ailesine bu haberi ben veremem.”
Konuşmaları duyan Liya; “Ailesine bir şey dememize gerek yok, gizlice biz araştıralım.” Kızlara doğru eğilerek fısıltıyla düşüncesini belirtti.
“Mantıklı en azından sorumluluğu hepimize ait görünür, ayrıca kötü düşünmeyin canlı da bulabiliriz.” Özgür de sessizce fikrini belirterek kızlara katıldığında Sadi, Alya’yı kucaklamış hastaneye götürme niyetindeydi. “Fısıltıyla konuşmanız duymamı engellemedi fakat ölü veya diri ne halde olursa olsun kızımı geri istiyorum, siz izini sürmeye başlayın bende çok geçmeden aranıza katılırım.”
Düşünce akışlarını maskelemeyi bilmeyen grup akıllarından geçirdikleri her düşünceyi Sadi ve Toprak’a aktarmayı başarmışlardı. “Bende grubunuzdan değil miyim beni niye dışladınız?” Toprak ise ayrımcılığa uğradığını sitemkâr bir şekilde ifade ettiğinde bütün gözler iz sürecek olana yani Esra’ya dönmüştü. “Evrin’e ait, enerjisinin hala taze olabileceği bir eşyaya ihtiyacım var.” Diyerek topu kendinden attı.
Hepsi cevabın onda olduğunu düşünerek Toprağa bakarken o ellerini teslim olur gibi kaldırdı. “Enerji ikizi olabilirim ama şurada tanışalı pek fazla olmadı, bilmiyorum yani.” Deyip kenara çekildi. Liya’nın aklına bir şey gelmiş olacak ki ortaya konuşuyormuş gibi gözükse de sorusunun muhatabının Esra olduğu bir fikir attı ortaya. “Parti günü alışverişte giydiği günlük kıyafetleri hala benim odamda duruyor, onlar olur mu?”
Grup üyelerine de mantıklı gelmişti bu fikir ama Esra yüzünü ekşitti. “Arama köpekleri gibi koklamayacağım ama onlar da işe yarar sonuçta.”
Hepsi kıyafeti almak ve iz sürmek için konutlara doğru giderken, karargâh içerisinde Yeryüzü Oyunlarının başlangıç seremonisi yapılıyordu. Ana kumanda odasının üst basamak kısmında orkestra klasik müziklerle ambiyansı süslüyordu, koruyucuların ellerinde içecekler yanlarındaki arkadaşlarıyla sohbet ediyorlardı. Büyük ekranlarda oyunların başlama zamanı geri sayım olarak akarken, ara sıra ekran eski kazanan takımların fotoğraflarını gösteriyordu.
Ömer Arslan müzisyenlerin olduğu basamağa çıktı, konuşma yapacağını anladıklarından müzik kesildi bütün dikkatler Baş koruyucuya çevrilirken o boğazını temizledi. “Batı Karargahı’nın aziz koruyucuları, bu yılın düzenlenen son Yeryüzü Oyunlarına hepiniz hoş geldiniz.”
Alkış ve ıslıkların kesilmesini bekledi sonrasında konuşmasına devam etti. “Biliyorsunuz ki oyunlar öncesi direniş grubu’nun gazabına uğradık ve final turuna kalan takımlardan birçok koruyucumuz şu an tedavi altındalar, kendilerine ve ailelerine geçmiş olsun dileklerimi iletiyor en kısa zamanda iyileşmelerini temenni ediyorum. Sizlere söyleyeceğim bir diğer şey ise oyunların devam edip etmeyeceği konusunda, maalesef oyunlarda yarışacak 6 Takım arasından final oyunu oynayabilecek sadece 2 sağlıklı takım bulunuyor kurul nihai karara varamadığından karargâh oylamasına sunulacak karar sadece oy kullananlar arasından verilecektir, söz sizindir koruyucular.”
Görevliler sandıkları ve oy pusulalarını getirirken Ömer Arslan görevini yardımcısı Derin Sönmez’e bırakarak salondan ayrıldı, kuruldan oyunların devam etmesi yönünden karar çıkmış olsa da içi rahat etmemişti birçok koruyucu zarar görmüşken eğlenen tarafta olmak istemiyordu.
Koruyucular sandıklarda oyunu kullanırken az önce oy kullanmış olan Uzay takımının yanına gidecekken Tuğra önüne geçerek onu durdurdu. “Daha sonra anlatırım dedin ortadan kayboldun, Aslı’yla sevgili misin şimdi ne oluyor anlat şunu düzgünce.” Uzay’ın donuk bakışlarını anlamlandıramayan Tuğra onu ana kumanda odasının kalabalığından çıkarırken Alin de onlara katıldı, sessiz olduğundan emin olduğu bir koridora gelene kadar resmen sürüklendiler.
“Arenada tanıdım şifacı kızı belli ki öğrenmiş koruyucu olduğunu, enerji ikizin değil miydi oğlum senin Aslı ne alaka?” Uzay hala sessizliğini koruyordu fakat transtaydı, Alin durumun farkına varmış olacak ki elini Uzay’ın yüzüne doğru aşağı yukarı salladı fakat insancıl herhangi bir tepki göremedi.
“Tuğra, bu çocuk kendinde değil gibi baksana!” Tuğra da kendince teyit etmek adına Uzay’ı omzundan dürttü ama aynı donuk bakışlarını sürdürmeye devam ediyordu. “Kızın ismi neydi ki? Dur nereye gidiyorsun!” Uzay, öylece ana kumanda merkezine giderken Alin ve Tuğra ikilisi öylece arkasından bakakaldı, onlara göre garip şeylerin döndüğü kesindi.
---
Babamın odasından çıktığımda bana anlatmadığı şeylerin olduğundan emindim, her ne kadar belli etmemeye çalışsa da onu en iyi ben tanıyordum. Plazadan çıkıp insanların azınlıkta olduğundan emin olduğum parka attım kendimi, etrafı kolaçan ederken değneği ceketimden çıkardım, koluna taktığı saati tılsımlamak akıllıca bir tercihti.
Değneğimi tılsıma bağladığımı düşünmek her zaman en kısa yoldu, önüme doğru bir dikdörtgen çizdiğimde babam tam karşımdaydı. Değneği yerine geri koydum oturduğum yerde odadan çıktığım ana geri sararak bir elimi yönlendirme için kullanıyordum.
Bir süre sadece önündeki evraklarla ilgilendi ve sonrasında telefon çaldı açtığında işyeri güvenliğinin plazadan çıktığımı rapor etmesiyle bir süre daha sessizliğe gömüldü, tam sıkılıp ileri saracağım sırada bir telefon daha çaldı hattın ucundaki ses; “Kızı istediğiniz yere götürdük şimdi ne yapalım?” dediğinde daha da kulak kesildim, isim vermeseler de kimden bahsettiğini tahmin edebiliyordum.
“Bekleyin geliyorum.” Dediği gibi telefonu kapatan kişi babam oldu. Sinirden dişlerimi sıkıp derin bir nefes aldım, bu adam resmen ben ne dersem tersini yapıyordu. En azından Evrin’in başına bir şey gelmeden bulup çıkarabileceğimi umarak gittiği yere kadar izlemeye koyuldum, şehrin dışındaki eski un fabrikasına doğru gidiyordu fakat etrafta mermer çöpleri ve faklı bir tabela görünüyordu.
Telefonumu çıkarıp arama bölümüne; ‘Öz mermer-granit’ yazdığımda aynı tabela ve mekân göründü, haritalardan yol tarifine girdim en azından yakınında güvenli bir bölgeye portal açabilirdim, babamın yanındaki iz sürebilen deneyimli koruyucular anında geldiğimi anlarlardı bunun olması isteyeceğim en son şeydi.
Şehir içinde güvenle portal açabileceğim yerler sınırlıydı saate baktığımda iki ezan arasında olduğunu fark ettim bu zaman diliminde camiler en güvenli ve insansız yerdi, parkın ilerisinden minaresi görünen camiye doğru ilerledim bir yandan da etrafımı kolaçan ediyordum. Bahçesine girdiğimde yaşlı 2 amca dünyevi muhabbete dalmışlardı göz ucuyla beni süzdüklerinde bahçe içindeki şadırvana girmek zorunda kaldım çok şükür burada onların görüş açısından uzaktım.
“Hest-a Mayp-u Kaedov.” Babamın olduğu yere beni taşıyan tek yolculuk kelimeleri bunlardı, diğerlerinin işe yaramaması için mühürletmişti. Sonunda gitmek istediğim yere yakın bir konuma geldiğimde üstüme beni fark edemeyecekleri bir görüntü kalkanı oluşturabilmek için değneğimi ceketimin cebinden çıkardım.
Babam ve etrafındaki diğer adamlarının beni fark etmeyecekleri çemberi oluşturduktan sonra temkinli adımlarla yoluma devam ettim, girişten farklı bir yol bulabilir miyim diye düşünerek etrafından dolanma kararı aldım, değneğimi elimde hazır bulunduruyordum herhangi bir sorun olduğunda tetikte kalmanın daha mantıklı olacağında karar kıldım.
Ekstra bir giriş yoktu, şansıma atlayabileceğim yükseklikte camları kırık pencere olmasına sevineceğim aklımın ucundan geçmemişti, sızmayı başarmıştım fakat tam olarak nerede tutulduğunu görebilseydim şansımın daha açık olabileceğini düşünmeden edemiyordum.
Uzaktan gelen boğuk sesleri duyduğumda adımlarımı o yöne doğru atmaya başladım ben ilerledikçe sesler biraz daha netleşiyordu. “Beni öldürmeyeceksin ama bırakmıyorsun da ne olur gideyim sana faydam olmaz ki değneğim bile yok, ayin yapmayı da bilmiyorum.”
Evrin’in sesini duyabiliyordum o yüzden biraz daha yaklaştım artık yerde babama karşı yalvaran halini görebiliyordum, kendime hâkim olup sakin kalmalıydım açık edersem kurtarabilme ihtimalimi çöpe atmış olacaktım.
“Kes sesini! Seni öldürmekten beter edeceğim, hiçbir yere gidemezsin.” Kuytu köşede kendimi dizginlemekten yorulmuşken elime koz veren babam sağ olsun ileri bir hamle yapacağım sırada telefonu çaldı o anda kendime gelmeseydim yapacağım fevri hareketlere engel olamayacaktım, Evrin konusunda anlaşmıştık benim yanımda olduğu sürece ona dokunmayacağına dair defalarca yemin etmesini istemiştim puşt herif her seferinde konuyu dağıtıp başka yönlere çekmesini sonunda bu yaptıklarına bağlayacağını düşünmemiştim.
Evrin’in yanında babamın adamlarından tek bir kişi kalmıştı, beni görememesini de avantaj sayarak onu kolayca haklayabileceğimden emin öne atılacakken sırtıma birinin dokunmasıyla durdum. “Gerçekten, kimsenin seni fark etmeyeceğini mi sandın?”
Tam arkamdaki sesi, bana doğru eğilmesinden anlamıştım kim olduğunu. Nefesini hissederken kendimi biraz öne atıp arkamı döndüm. “Baba!” Nasıl dişlerimi sıkarak konuştuysam artık onu eğlendiriyor gibiydim, tam isabet benim hiddetim onun hoşuna gidiyordu.
Yanındaki doktordan anlamıştım beni fark eden gece sakiniydi, sinirli tavrımı bozmadan; “Sadece Evrin’i alıp gideceğim, anlaşmıştık enerji ikizime dokunamazsın.” Dediğimde gözlerini devirdi, bu daha da sinirlenmeme neden oluyordu.
“Aferin oğlum kan tılsımını o sünepeye vereceğini tahmin etmemiştim, ekmeğime yağ sürdün desem yeridir.” Beni dinlemeyi reddediyordu, bende dinlemeyecektim. Aramızda yaşananlara son vermek adına arkamı döndüm ama bir iki adım attıktan sonra bacaklarım hareket etmeyi reddediyordu istemsizce aşağıya doğru baktığımda siyah ışık huzmeleri ayak bileklerimi sarmalamıştı.
“Bırak lan beni!” Direnmeye çalışsam da başarılı olamayacağımı biliyordum, gece halkına karşı koruyucuların tek başına hiç şansı yoktu, yine de denemekten geri durmuyordum. Babam ağır adımlarla yeniden karşımda bitti, ellerini arkaya bağlamış gayet keyfi yerindeydi.
“Merak etme öldürmeyeceğim, sahipsiz koruyucu olmanı en çok ben istemem.” Yalandan üzgünmüş gibi rol yapmaya çalışması üstüne tuz biber ekiyordu, ben burnumdan solurken o konuşmasına kaldığı yerden devam etmeyi seçti. “Bu sefer bana ayak bağı olmana müsaade etmeyeceğim, şimdi uslu bir çocuk ol ve oyunlara katıl.”
Ben direnmeye çalışsam da bir şekilde saf dışı bırakılacağımdan emin olmuştum ama asıl sorun bunun ne olduğuydu. Gece sakini önüme gelerek ellerini şakaklarıma uzattı ben kafamı ileri geri çekerek kaçmaya çalışsam da başarılı olamıyordum, zihnime girdiğini hissediyordum az önceki yaşadıklarım bulanıklaşmaya başlamıştı, zihnim uyuşurken bedenimi kontrol edecek gücü kendimde bulamıyordum.
---
“Evet saygıdeğer koruyucular, oy çokluğuyla final oyunlarının 2 takımla devam etmesi için onay kararı çıkmıştır.” Karara sevinenler alkış ve ıslıklarıyla desteklerini belirtirken aksi yönde oy kullananlar oynayamayacak diğer takımlara haksızlık olacağını belirten nidalar atıyorlardı.
“Galaxi Takımı ve İndigo Takımı, yanıma gelmenizi istiyorum.” Kalabalığın arasından iki takımın üyeleri Ömer Arslan’ın yanına üst basamağa çıkarken diğer koruyucular destekledikleri takım için bağırıyorlardı, takımlardaki tüm koruyucular yerini aldığında konuşmasına kaldığı yerden devam etti.
“Karargahımız tehdit edilmiş olsa da oyunların devam etmesi koruyucuları küçümseyen her direnişe bir cevap niteliğindedir, biz buradayız! Asker olarak doğmuş bir ırkı ölümle korkutamayacaklarını öğreteceğiz, değneğiniz hazır stratejileriniz bol olsun, final oyunu tam bir saat sonra sayacı kurun!” Ömer Arslan bütün karargâhı özgüven veren konuşmasıyla hareketlendirmişti, ekranda beliren saat önce sıfırlandı sonra iki takımın resmiyle beraber 1 Saat’ten geriye doğru akacak sayaç başladı.
Müzik kaldığı yerden devam ederken, kumanda merkezi görevlileri final oyunu oynayacak takımlara yüksek seviye gece yaratığı araştırmak için bölgeleri hızlıca taramaya başladı. Yüksek basamaktan inen takım üyelerinden bazıları birbirlerine şans dileklerinde bulunuyorlardı, Aslı göğsünü gererek basamaktan inerken takımına işaretini verdiğinde diğer takımla konuşmasını yarıda kesen koruyucular takım kaptanına kulak kesildiler. “Yarışacağımız bölge ve yaratık seviyesi belirlendiğinde herkesin hazırlık odasından çıktığı gibi yanıma gelmesini istiyorum, Cengiz geçen sefer takımı çok iyi organize ettin çok kısa sürede 4. Seviyedeki gece yaratığını etkisiz hale getirme şansımız oldu, bu sefer de altından ustalıkla kalkacağından eminim.”
Cengiz, kaptanına kısa bir baş selamı vererek onayladı. “Eğer bu sefer de fiyasko iş çıkarırsan daha fazla takımda kalamazsın Buse, son şansın.” Diğer takım arkadaşını da tehditkâr bir biçimde uyarmayı ihmal etmedi.
Takımları 12 kişiydi ve artık zayıf halkaları temizlemesi gerektiğini düşünüyordu, kurulduğu yıllardan itibaren Galaxi’nin itibarına leke sürdürecek kimseyi istememesi en temel kuralıydı, takımına dahil olan herkes bunu bilir ve ona göre hareket ederdi.
Takımda Aslı’nın emir yüklü cümlelerini umursamayan iki kişi tabi ki Tuğra ve Alin’di. Kuzeninin karakterine aşina olduğundan yargılar ama sesini çıkarmazdı, ruh eşine de özellikle kafaya takmamasını dikte eder ve bundan emin olurdu.
“Evet millet final oyununu da halledelim sonra rahatça kutlama yaparız, biliyorsunuz Galaxi Takımı zaten galip.” Bütün takım Aslı’nın elinin üstüne ellerini koydu. “Galaxi!” diye bağırarak aşağı bıraktılar.
“Uzay’a baksana hala aynı, kesin bir sorun var.” Alin, ara sıra gözünü yeni takım arkadaşına dikiyordu. Bilincinin transa girdiğinden emindi çünkü ondan hiç duygu dalgalanması hissedemiyordu.
Tuğra da Alin’in göz ucuyla gösterdiği Uzay’a bakıyordu. “Ben en iyisi bi’ Toprağa telefon edeyim.” Cebinden telefonunu çıkardı ve rehberden Toprağın numarasını buldu, birkaç uzun çevirme sesinden sonra telefon açıldı. “Efendim.”
“Kardeşim acil olmasa aramazdım seni ama bir sorun var gibi.” Hattın diğer ucunda Toprak grubun geri kalanıyla şehir merkezine doğru iz sürmeye devam ediyordu, aniden Tuğra’nın aramış olması hayra alamet değildi.
“Ne oldu?” Konuşmayı diğerleri de merak ettiğinden Toprak telefonu hoparlöre aldı.
“Uzay şu an karargâhta bizim takımla beraber ama bir sorun var sanki, konuşmaya çalıştım ama donuk bakıyor hatta tepki bile vermiyor gelip bir bakabilir misin diyecektim, sen onun çocukluk arkadaşısın neyi var bilirsin.” Tuğra, kısaca telefonda özetlemiş olsa da telefonun diğer ucundan yabancı gelen tepkilere engel olamamıştı.
Toprak; “Şu an hiç müsait bir zamanda aramadın biliyor musun, bende yanımda birkaç arkadaşımla beraber enerji ikizini arıyorum, akşam parti de kaçırılanlar arasındaymış herkesi kurtardık ama Evrin kayıp.” Dediğinde Tuğra şaşırmış suratını Alin’den saklayamamıştı. Alin, neler olduğunu merak ettiğinden anlamsız bakışlarla sevgilisine bakmayı sürdürdü.
“Eee, ne olacak şimdi?” Kendisi de hattın ucundaki kadar bilmiyordu. Esra’nın aklına bir fikir gelmiş olacak ki telefonun ucundaki kişiye; “Hala Karargâh hastanesinde olmaları lazım Sadi Gök’ü bul, Uzay’ın zihnine biri girip müdahale ettiyse ancak size Sadi amca yardım eder.”
“Tamam şansımızı deneyelim.” Tuğra, telefonu kapatıp arka cebine tıktı. Alin hala sevgilisinden bir cevap alamamıştı. “Neler oluyor?”
“Toprak bize yardım edemeyeceğini söyledi, şifacı kız kayıpmış onu arıyorum dedi.” Alin hangisine şaşırsa emin değildi, bu sefer oyunların çok karışacağını söyleyen iç sesini bastırması gerekiyordu çünkü artık kafasını bulandırmaya başlamıştı.
Bir süre yalnız kalması için beklemek zorunda kaldılar çünkü Aslı bir saniye olsun yanından ayrılmıyordu, takım kendi arasında sohbete dalmışken Aslı dışarıdan birini görmesiyle elini sallayarak selam verdi ve oradan ayrıldı, fırsatını yakalayan ikili Uzay’ı kollarından tuttukları gibi götürmeye başladılar, takımın garip bakışları arasında ana kumanda odasından çıktılar.
Hastaneye gidene kadar resmen sürüklemişlerdi, Alin danışmaya ismi vererek nerede bulabileceğini sordu. Görevli müdahale odasındaki bir refakatçiye yönlendirdiğinde şaşırmıştı, işinin ehliyse doktor olabileceğini düşünmüştü.
Sadi, Uzay ve tanımadığı 2 kişiyi daha gördüğünde garipsedi. “Herkes Evrin’i arıyor sen niye buradasın?” Tanıdığı tek kişi de donuk bakışlarla kendisini süzdüğünde garip şeylerin döndüğünün farkına varmıştı.
“Efendim, Toprak tanıyor diye onu aradık size yönlendirdi, arkadaşımıza yardım edebilir misiniz?” Alin kısaca açıklama yaparak tuhaf davranan arkadaşına yardım teklifinde bulundu, karşılarındaki adamın zaten tanıyor olması da içini biraz olsun rahatlatmıştı.
Uzay, Sadi’nin gözlerinin içine bakarak; “Bütün kötü enerjisi birikip kızını içerden tükettiğinde söylediklerimin ciddi olduğunu anlayacaksın eski dostum.” Dediğinde söylediği her kelimenin bir başkasına ait olduğunu anlamıştı.
“Ucuz numara.” Sadi kendi kendine söylediği için yanındaki iki meraklı göz ne olduğunu çözemediğinden anlamsız bakışlar atıyordu. “Basit bir bilinç sisi oluşturmuşlar, sanırım Uzay görmemesi gereken şeyler görmüş şimdi çözeriz.”
Endişeli gençleri rahatlattıktan sonra ellerini Uzay’ın şakaklarına yerleştirdi, ayin cümleleri fısıldayarak bilincine inen perdeyi kaldırdığında sanki derin bir uykudan uyanmış gibi irkildi. “Sadi amca! Sen nasıl? Neredeyim ben?” Etrafına bakındığında hastanede olduğunun farkına vardı daha az önce babasının yanında olduğundan adı kadar emindi, aradan ne kadar zaman geçtiğini çözemiyordu.
“Arkadaşların sağ olsun seni fark etmiş bana getirdiler, sen ne gördün de baban saf dışı bırakmak istedi?” Aradığı cevapların onda olduğunu tahmin edebiliyordu, başka türlü eski dostunun bunu yapmış olması pekte olası bir seçenek değildi.
“Evrin, astral gezginiyken onu buldum ama nerede tutulduğunu kendi de bilmiyordu. Belki bir şeyler öğrenebilirim diye babamın ağzını aramaya gittim, gizlice yeri öğrendim oradan çıkarabileceğimi umdum ama beni fark ettiler sonrasını gördünüz işte.” Anlattığı her kelimede daha da mahcup oluyordu, yerin dibine girmek istedi bir an. Normal bir ailede doğmuş olmayı ne kadar çok istediğini bir kendi bir de Allah biliyordu.
“Tamam üzme kendini nerede tuttuklarını biliyorsun sonuçta, hadi gidelim hala vaktimiz var.” Sadi, karısının hala baygın olduğundan emin oldu. Gidip kızını alacak ve güzel haberlerle dönecekti, içinin rahatlığı artık yüzüne de yansıyordu.
“Uzay, oyunların başlamasına pek fazla kalmadı Aslı’ya nereye gittiğini açıklayamayız.” Tuğra, oyunları hatırlatarak onu gerçek dünyaya döndürmüştü, şu anda ortadan kaybolması sorun olabilirdi.
“Sen bana portal aç ve karargâha dön istersen, haberdar ederim merak etme.” Uzay başıyla ufak bir onay verip bulundukları yere bir portal açtı, Sadi geçmeden önce tekrar merak etme dercesine bakıp içine girdi ve portal kendiliğinden yok oldu.
Bilinç sisinin etkisindeyken yaşadıklarının farkında olmasına rağmen müdahale edemiyor bedenine hakimiyet kuramıyordu, bu yüzden gördüklerini kimseye anlatmamıştı Evrin şu an tutulduğu yerde değildi bunu bile bile Sadi’yi göndermiş olmasının pişmanlığını yaşıyordu, kendisinden başka kimsenin Evrin’i kurtaramayacağının farkındaydı.
---
“Kendi yarattığın olumsuz düşüncelerin esiri olup sonunda ölmek isteyeceksin.” Erdi kollarını Evrin’in göğsünde birleştirip bütün pozitif enerjisini kendine çekti, yüzü solgunlaştığında kendini geri çekti neredeyse bütün yaşam enerjisini içine çekmişti, genç ve dingin enerjinin tadını aldı ve benliğine katmak adına derin bir nefes aldı.
“Bak aklıma ne geldi? Geçen elimizden kaçan deneğin illüzyonunu şu kızda oluştur oyunları iyice bi karıştıralım, kıyamet projesinin ne denli büyük olduğundan korkmalarını istiyorum.” Doktor, Evrin’in üstünde yaratığa dönüşmüş deneğin illüzyonunu oluştururken Erdi uzakta transa girmiş halde olan oğluna gel işareti yaptı.
Sorgulamadan donuk bakışlarıyla babasının yanına kadar geldi. “Galaxi takımını ne olursa olsun, kızdan uzak tut kan tılsımın onu öldürmek isteyen diğer takımın üstüne ayinlerini geri püskürtecek.” Hiç konuşmadan kafasını olumlu yönde salladı ve gözlerini dahi kırpmadan karşıya bakmayı sürdürdü.
İllüzyonu tamamlayan doktor kara portal açarak Evrin’in içine çekilmesini sağladı, Erdi zafer çanlarının kendisi için çaldığını biliyordu, bunlar daha başlangıçtı. “Bütün kötü enerjisi birikip kızını içerden tükettiğinde söylediklerimin ciddi olduğunu anlayacaksın eski dostum.” Kendi kendine söylense de Uzay bilinçsiz bir şekilde bu cümleyi aklına kazımayı başarmıştı.
Doktor bir portal daha açtı. “Şimdi karargâha dön ve oyunları galip olacak takımınla bitir.” Portal Uzay’ı içine çekti.
---
Ana kumanda merkezindeki yoğun hareketlilik sonunda bir görevlinin masa mikrofonunu aktifleştirmesiyle bir anda sessizliğe gömüldü. “Şehrin batı yakasında seviyesi belirlenemeyen bir yaratık ortaya çıktı.”
Diğer görevliler de belirlenen bölgedeki Mobese görüntülerine bakmaya başladılar, algılayıcıların seviyeyi teşhis edemediği durumlarda şehirlerin Mobeselerine bağlanarak görevliler tespit eder gönderilecek takımlara paslarlardı, kısa bir incelemenin ardından görevli birim amirine durumu bildirmek için gitti. “Efendim, seviyelere ayırdığımız hiçbir gece yaratığına benzemiyor, ne emredersiniz?”
Birim amiri müsaade isteyip baş koruyucuya da durumu anlattığında; “Şayet apaçık bir gece yaratığıysa seviyesinin olup olmaması önemli değil, derhal etkisiz hale getirilmeli.” Diyerek kesin emri vermişti. Tam o sırada amire bildiren görevli tekrar yanlarına geldi, aynı bölgeye yakın aynı belirsiz bir yaratığın daha olduğunu bildirmesiyle, emrin ikisi için de geçerli olduğunu kesin bir dille ifade etti ve sonrasında cevap bekleyen kalabalığı bilgilendirmek adına konuşmayı devraldı.
“Batı karargahının aziz koruyucuları, yeryüzü oyunları batı yakasında iki tane seviyesi belirsiz gece yaratığının ortaya çıkışıyla resmen başlamıştır.” Seviyesi belirsiz ibaresi yüzünden koruyucuların bir kısmı tereddütte kaldığından alkışlar cılız ve düzensiz çıkmıştı, belirsizlik çoğu koruyucuyu kaygıya sürüklüyordu.
O sırada iki takım da hazırlık odasından anonsları duydu. “Büyük an geldi çattı sevgili takım arkadaşlarım, seviyesi belirsiz olabilir ama biz bu karargâhın en güçlü takımıyız bunu unutmayın, bugün belki de Alfa Takım unvanını almaya çok daha yakınız, bu unvanı istiyoruz değil mi?”
Aslı’nın motivasyon dolu konuşması takımın tamamını heyecanlandırmıştı, sevinçle bağırıp kaptanlarına eşlik ediyorlardı. “Hadi millet batı karargahına kim olduğumuzu gösterelim.” Ellerini yeniden ortada birleştiren takım; “Galaxi!” diye bağırarak indirdi.
Takımlardaki koruyucular sırasıyla portaldan geçerken Uzay, takımında yakın olduğu iki kişiye dönerek; “Bu oyunlar diğerleri gibi olmayacak,” dedi ve biraz daha yaklaşıp fısıltıyla; “Yaratıklardan biri enerji ikizim olabilir, yaratığın boynunda kırmızı parlayan bir şey varsa ondan uzak durun!” diyerek uyardı fakat Alin’in söyleyecek bir şeyleri var gibiydi.
“Şu seviyesi belirsiz gece yaratığı geçen videosunu karargâha verdiğin kıyamet projesi olabilir mi?” Stajyer asistan olduktan sonra karargâha bildirilen yeni her şeyden haberi oluyordu, bu bir yandan iyiydi birçok konuda faydasını görmüştü.
Uzay, Alin’in haklı olduğunu biliyordu ama sadece Evrin’in üzerindeki illüzyondakinden de ibaret olabilirdi eğer böyle bir şey olursa takım üstüne gelecek ve bir felaket fitili ateşlenmiş olacaktı, sonrasında daha fazla konuşmadılar portaldan geçtiklerinde yaratığın bölgesine yakın yere geldiler. “Kumanda merkezi 500 metre ileride bize doğru rota aldığını bildiriyor, Cengiz top sende.”
Aslı, saldırı planını organize etmesi için Cengiz’e sözünü verdiğinde arkadaşlarına göz gezdirdi. “Evet gençler sayımız fazla bu yüzden diğer takıma göre biraz daha avantajlıyız. Gizem, geçen sefer yaratığı plazma toplarınla sendelemiş bir şekilde bize paslamıştın sağlam taktikti onu yine kullanmayı unutma. Ömer, sen Aslı ve benimle son hatta doğru gel kalkanların genelde kırılması güç oluyor. Meliha ve Zafer siz ilk savunma hattı, Deniz ve Zeynep sizde ikinci savunma hattı olarak görev yapacaksınız. Tuğra, Alin, Buse ve Uzay sizde yaratık göründüğünde arkasından dolanarak son hatta kadar kıskaca alacaksınız önden biz arkadan siz saldırdığınızda hiç şansı kalmayacak, herkese bol şans.”
Görevlerini alan takım üyeleri yerlerine geçti, bir kulağına taktıkları ortak telsizleriyle hepsi birbirinden haberdar organize bir iş çıkaracaklarına eminlerdi, yerinde hazır pozisyon alanlar Aslı’ya yerleştiklerini bildiriyorlardı.
“Yaratık geldiğinde eğer illüzyon değilse diğer takımın başı dertte demektir, beni idare edebilir misiniz?” Uzay, yanındaki abluka görevi verilen takım arkadaşlarına döndü. Tuğra ve Alin onay işareti verdiğinde Buse olaylara Fransız kaldığından; “Neler oluyor?” demekten kendini alamamıştı.
“Biraz uzun bir hikâye ama yaratıklardan biri gerçek değil koruyucu bedeninin hapsolduğu bir illüzyon.” Tuğra kısaca açıklayarak takım arkadaşının sorusunu yanıtlayan kişi oldu. Buse tam olarak anlamasa da kafasını olumlu anlamda salladı.
Biraz daha tetikte beklediler ama yaratık ortalıkta görünmüyordu, daha ne kadar bekleyeceklerini hesaplarlarken Aslı’dan gelen direktife dikkatlerini verdiler. “Komuta merkezi yaratığın yön değiştirdiğini 2 sokak öteye taşınmamızı istiyor, bütün takım bulunduğu yerden ayrılsın acil!”
Aslı’nın söylediğini yaparak 2 sokak öteye doğru yola koyuldular, tekrar yön değiştirip üzerlerine gelme ihtimaline karşı tetikte ilerliyorlardı. Tam bir sokak geçmişlerdi ki yaratık göründü, Zafer telsizin ucunda; “Yaratığı görüyorum, Deniz size yönlendireceğiz birazdan hazır olun.” Dediğinde beklenen an gelip çatmıştı.
Uzay, Tuğra, Alin ve Buse ilk savunma hattının arkasında konumlanmışlardı bile. Uzay, neler olduğunu görebilmek için hazır pozisyona geçerek; “Beni koruyun!” dedi ve savunma hattına doğru koşmaya başladı, niyeti yaratığın illüzyon mu yoksa gerçek mi olduğunu doğrulamaktı.
Takım arkadaşı Zafer’i, aldığı darbelerden sonra yere yığılmış halde buldu. Meliha, ikinci savunma hattına doğru ileri püskürterek çekmeye çalışıyordu. Kenarda biraz gözlemleme şansı buldu herhangi bir ayini geri yansıttığını görmemişti. Kendi kendine; “Bu Evrin değil diğer takımın başı belada.” Diyerek geri çekilmeye yeltendi bir yandan da Meliha’ya yardım etmeye çalışıyordu.
Kendi hattındaki koruyucularla ortak alanda buluşmayı başardı. “Bu gerçek yaratık, beni idare edin diğer takımın hiç şansı yok!” Endişeli hali takım arkadaşlarını da telaşlandırmıştı. “Biz seni idare ederiz elini çabuk tut ve kızı kurtar.” Tuğra da diğer arkadaşlarının sözcülüğünü yaparak desteğini göstermişti.
Uzay, diğer takımın hattına doğru koşarken diğerleri yaratığın biraz gerisinde adım adım ilerliyorlardı. Meliha güç bela ikinci savunma hattına çekmeyi başardı fakat yaratık onu da savurup atmıştı, Deniz ve Zeynep üstlerine doğru gelen yaratığı son hatta doğru çekmeye çalışıyorlardı. Alin istemsizce arkasında biri varmışçasına döndü ve yanılmadığını anladı, Toprak ve yanındaki arkadaşları ellerinde tuttukları bez parçasıyla bulundukları alana geliyordu.
“Durun! Ne yapıyorsunuz gelmeyin burası mahşer yeri gibi zaten.” Alin bağırarak uyarsa da gelmeye devam ediyorlardı. “Arkadaşımız buralarda, çok yakında hissedebiliyorum.” Esra, hala yarı bilinçsiz bir şekilde yanlarına gelmeye devam ediyordu yanında da diğerleri, Tuğra iyice yakınlaştıklarında Buse’yle beraber önlerine set oldu.
“Siz kafayı mı yediniz? Savaş hattındasınız kendinizi öldürtmek mi istiyorsunuz?” Yaptıklarının yanlış olduğu konusunda uyarsa da Toprak telaşlı bir şekilde; “Sizin savaş hattınızda mahsur kalmış ayin oluşturmayı dahi bilmeyen bir koruyucu var,” diyerek öne atılmaya çalıştı fakat Tuğra geri bir hamle de bulunarak onu durdurdu.
Alin, kafasındaki parçaları birleştirmiş görünüyordu. Uzay’ın söyledikleri, yaratık illüzyonu, kayıp enerji ikizi, az önce kayıp aramaya gelen Toprak ve arkadaşları. Tartışan iki grubun arasına girdi ve ruh eşine döndü. “Uzay’ı ara hemen iki savunma hattı arasında kalmış yaratık illüzyonun ta kendisi.”
“Toprak, bak kardeşim. Savaş hattına giremezsiniz, görev raporlarında göründüğünüz gibi disipline verirler, gel beni dinle.” Toprak, sonuçların ne olacağını az çok tahmin edebiliyordu, kendisi ve diğer arkadaşları ihraç kararıyla dahi yargılanabilirlerdi, kimseyi düşüncesizce alınan bir karar yüzünden ateşe atmak istemeyeceğine karar verdi.
“Ben Uzay’ı ararım siz zarar verecek bir ayin yapmayın yeter.” Toprak, yanındakileri alıp mahalleden uzaklaşırken Uzay, diğer takımın hattına ulaşmayı başarmıştı. Gizli saklı ilerliyor diğer takımın üyelerine görünmemeye çalışıyordu, biraz daha ilerlemişken telefonu çaldı sessize almayı unutmuş olmasına küfürler yağdırarak telefonu açtı. “Efendim!”
“Diğer takımın hattından hemen ayrılman lazım Evrin sizin takımın hattında.” Telaşla gelen Toprağın sesini anlamlandırmamıştı, yanlışlık yapmış olamazdı kendisi bizzat teyit etmişti. “Toprak ne diyorsun bizzat kontrol ettim lan, Evrin değil o.”
Sinirle sesli verdi nefesini, yanılmış olamazdı olmak istemiyordu. “Esra enerjisinin izini sürdü, sizin takımın hattında diyorum, çıkar onu oradan!” Toprak emir yüklü cümlesinin ardından telefonu suratına kapattı tam o sırada gerçek yaratık Uzay’ın olduğu tarafa geliyordu.
“Hassiktir!” Şimdi tam olarak kendini ateş hattında kalmış hissediyordu, Galaxi takımının olduğu bölgeye koşarken Gece yaratığına dönüşmüş denek peşinden geliyordu, onun arkasında da İndigo Takımı.
Kovalamaca iki takımın aynı bölgeye girmesine neden oldu, sokağın bir ucunda İndigo Takımı diğer ucunda ise Galaxi Takımı önlerindeki yaratıkları alt etmeye çalışıyorlardı. Uzay, İndigo takımının yaratığın dikkatini dağıttığını gördüğünde ayağına gelen fırsatı değerlendirip kendini hattına çekildi fakat arkadan saldırması için emir verilen grup iki ateş arasındaydı.
“Sen su grubu değil misin nasıl anlamadın illüzyon olduğunu?” Tuğra yanlarına tekrar ulaşan arkadaşını resmen azarlar bir biçimde konuştuğunda Uzay nefesini düzene sokmaya çalışıyordu. “Üstünde taşıdığı kan tılsımı vardı onu öldürmek için oluşturulan her ayin geri sekecek mi diye bekledim, hay aklıma sıçayım!”
İki takımda gittikçe sokağın ortasına çekiliyorlardı, Aslı sesini duyan bütün takım arkadaşlarına kulaklıklarından seslendi. “Yaratık ayin oluşturuyor, kendinizi koruyun!”
Abluka hattı sokağın iki ucuna gözlerini gezdirirken gece yaratığına dönüşmüş denek ve Evrin’in üstündeki illüzyon artık tam ortada buluşmak üzereydi, daha fazla konumlarında kalamazlardı sokağın kenarındaki yan yola kendilerini attılar, Uzay’ın aklına bir fikir gelmiş olacak ki; “Şimdi beni iyi dinleyin!” Diyerek dikkatleri üzerine çekti.
“Hava grubu kimse hemen savaş hattına doğru sis oluşturmaya başlasın, yavaş yavaş sarmalı ki bizden birinin yaptığını kimse anlamasın.” Tuğra, hemen değneğiyle Uzay’ın istediği sisi oluşturmaya başladı.
“Ateş grubu kimse havadan gülle gibi düşecek birkaç ateş topu atması gerek Evrin’i takımlardan uzaklaştırıp bizim alanımıza çekmeli.” Alin, başını sallayarak Uzay’ı onaylayan tavrını gösterdi.
“Buse sen de toprak grubusun değil mi?” Buse, başını onaylar biçimde salladıktan sonra Uzay konuşmasına kaldığı yerden devam etti. “Aslı’nın hattından biri hamle yaptığında Yaratık gibi görünen illüzyona doğru küçük bir sarsıntı gönder, toprak ayağının altından kayması gerek böylece bizimkiler yaratığı etkisiz hale getirdiklerini düşünecekler.” Buse de kendisine verilen görevi aldığında; “O iş bende.” Diyerek güldü.
“İki takımda sonunda gerçek gece yaratığını alt ederken bende Evrin’in üstündeki illüzyonu kaldıracağım, plan bu kadar basit tereyağından kıl çeker gibi.” Uzay, yanındaki arkadaşlarına direktiflerini verdiğinde sis de yeterince görüş mesafesini kapatmayı başarmıştı.
Tuğra, içten içe takım organizasyonu konusunda Uzay’ın daha iyi olduğuna kanaat getirmişti, takımlarına gireli sadece birkaç görev uzaklıkta iken kişileri analiz etmeyi başarmış ve en içinden çıkılamaz gibi görünen duruma dahi akıllıca bir taktik planı geliştirmişti.
Yeni görev planını alan abluka hattı sisin içinde kalmış savaş meydanına kendilerini attı. Alin, birkaç düzensiz ateş topunu havaya yollarken Aslı’ya telsiz kulaklığından; “Aslı, diğer takımın yaratığı da burada arada kaldık, mesafeyi açmaya çalışacağım.” Diyerek yaptığı ayini meşrulaştırdı.
Aslı; “Tamam işiniz bittiğinde bize yardım edin, kalkanı var gibi yaptığımız her ayin geri yansıyor.” Diyerek takım arkadaşına destek kuvvet istediğini haber etti, tam konuşmaları biterken havaya yolladığı ateş topları yaratık illüzyonunun yön değiştirmesine neden oldu, artık istedikleri gibi yan yola doğru çekiliyordu, Tuğra’nın oluşturduğu sis artık görüş açılarını neredeyse sıfıra indirmek üzereydi.
Kimden geldiği belli değildi fakat çok yakınlarına sert bir kaya düşmüştü, diğer takım ve yaratığı arasında mesafe neredeyse kapanmış savaş meydanı artık tamamen yangın yerine dönmüştü. Yaratık illüzyonuna doğru gelen ayin hamlesiyle Buse kendine verilen görevi yapmaya koyuldu tam ona çarpacağı sırada ayaklarının altından kaydırdığı toprak yüzünden sendeleyip yere düşürdü ve kalkmaya yeltenirken Mavi renkli bir portal onu içine çekti, artık top tamamen Uzay’daydı.
---
“Dur! Sakin ol geçti, geçti.” Uzay karşısında yaratığın illüzyonuna sahip Evrin’i yatıştırmaya çalışıyordu, Evrin ise mahşer yerinin ortasından bir anda çekip çıkmanın şokunu atlatamamış sanki her an bir şeyler daha yaşanacakmış gibi hissediyordu.
Üstündeki illüzyonu kaldıracak ayin’i yapmaya koyulmuşken biraz uzaktan gelen sesle irkildi; “Yaratığın biri burada diyordum size, beni takip edin!” diyordu. Panikle ayinden vazgeçip portal açtı, önce Evrin’i içine çekti sonra da kendi geçti.
Aklına ilk gelen yeri düşündüğünden uçuruma yakın konumdaki ağaçlık alana düştüler, çoğunlukla sessiz ve insansız yer olması işine gelmişti. Portaldan geçerken dengesini bulamadı ve dizüstü yere çöktü Evrin, Uzay vakit kaybetmeden ayin’i yapmaya koyuldu.
Biraz zorlansa da başarmıştı, gece halkının ayinleri koruyucular tek başınayken kırılması zor ve imkânsız oluyordu, gücünün ana kaynağını doğadan alan koruyucular eğer doğru iletkenler varsa ayinlerin üstesinden gelebiliyordu.
Üstündeki yaratığın illüzyonu kalktığında Erdi’nin yarattığı tahribat artık daha ne görülebiliyordu, neredeyse bütün kanı çekilmiş gibi yüzünde renk yoktu, Uzay biraz yakınlaşıp dokunmak istedi bedeni buz gibi soğuktu tabiri caizse; ‘canlı cenaze’ gibi göründüğünden emin oldu.
“Hepsi teker, teker savruldu. Benim yüzümden, benim yüzümden.” Evrin kendi kendine mırıldanıyordu, kafasını yere eğmiş yarı bilinçsiz bir şekilde benzer cümleler kurmaya devam ediyordu. “İsteyerek yapmadım, kendimi korumaya çalıştım, değnekleriyle bana saldırdılar, onları öldürmek istemedim.” Hala mırıldanmaya ve ileri geri sallanmaya devam ediyordu.
“Bunları sana olumsuz düşüncelerin söyletiyor, kimseyi öldürmedin.” Uzay, bir şekilde Evrin’i olumlu düşünceler kurmak için yönlendirmeli ve teşvik etmeliydi yoksa fazla vakti kalmadığının farkındaydı, çünkü babasının miras yeteneğini biliyordu ve nasıl düzelteceğini de.
Telkin edecek cümlelerin yeterli gelmeyeceğinden emindi çünkü Evrin hala aklına gelen her kötü şeyde kendini suçlayan cümleler kurmaya devam ediyordu. “Hepsi benim yüzümden, varlığım sorundan başka bir şey getirmedi, yanımdaki insanlar zarar görüyor.”
“Aklıma çok iyi bir fikir geldi, seni bu durumdan kurtaracağım.” Evrin’in karşısında çöktüğü yere küçük bir portal açtı, elini portaldan içeri soktu geri çıkardığında küreye benzer saydam bir top duruyordu. İletken tılsımı toprağa koydu, Evrin’in bir elini de tılsımın üstündeki elinin üstüne kenetledi, biraz direnip elini çekmeye yeltendiğinde daha sıkı kavradı.
Diğer elindeki değneğini önce Evrin’in başına doğrulttu sonra kendine, ortalarından yukarı doğru kaldırdı etraflarındaki renkler ve şekiller birbirine karışmaya başladığında doğru yolda ilerlediğini biliyordu, mutlu olduğu anları tekrar gösterecek ve onlarla yeniden empati kurmasını sağlayacaktı böylece yeniden olumlu düşünceler kurmaya başlayacak ve kendine gelecekti, en azından Uzay kendince tam olarak böyle bir çıkarımda bulunmuştu.
Bembeyaz hiçlik yeniden renkler ve şekillerin birbirlerine çekilip tamamlamasıyla kızların beraber evin balkonunda kahvelerini yudumladıkları ana dönüştü, hepsi birbirlerine sarıldıktan sonra Liya; “Çok sevgi yumağı olduk yeter!” dedi sızlanarak yerlerine oturdular. “Hala partiye gelip gelmemek konusunda cevabını alamadık.”
“Tamam ya siz kazandınız, geliyorum.” Tekrar balkon kızların sevinç çığlıklarıyla inledi, andaki grup balkonda telefondan fotoğraflara bakarken Uzay, Evrin’e döndü. “Sen kendine itiraf edemesen de seni seven ve yanında olmak isteyen bir sürü arkadaşın var artık, bu sana hala yaşama hevesi vermiyorsa peki ya bu.”
Yeniden renkler ve şekiller birbirine girdi, yeni bir yere doğru şekillendiğinde karargâhın aktivite odasındaydılar. “Şu çocuk kesin kazanacak.”, “Yok sanmıyorum, sürekli savunmada kaldı diğeri daha agresif.”, “Belki de kafasındaki taktiği uygulayana kadar rakibini oyalıyordur.” Gruptan birçok kişi karşılarında talim yapan iki koruyucuya dikkat kesilmişler, kendilerince çıkarımlarda bulunuyorlardı. Savunmada kalmaya devam eden koruyucu ani bir atakla rakibini yere sererek pes etmesini sağladı, gruptan kazananı destekleyenler sevinç nidalarını atarken diğerini tutanların sitemleri eksik olmuyordu.
“Evet iddiayı kazananlara kim yemek ısmarlıyor?” Özgür grup içinde galip tarafın sözcülüğünü yaparak iddiayı hatırlatmıştı, kaybedenler aralarında konuşarak gidecekleri düşünmeye başladılar. “Pizza yiyelim lan geçen Evrin’le yedim abi tadı çok iyi.” Toprak bi’ anda ortaya atılıp gruba yemek fikri verdi diğerleri de onaylarcasına fikirlerini belirttiklerinde gitmek için toparlandılar.
Evrin’in halinde hala değişiklik gözlemleyemediğinde başka bir an denemeye karar verdi. “Tamam bu da olmadı ama şöyle düşün artık bir ailen var. Annen, baban yanında, seni seviyorlar ve değer veriyorlar.” Renkler ve şekiller yeniden karıştı, bembeyaz hal alıp yeniden bir mekân oluşturmak için birleştiler.
Evlerinin salonunda oturuyorlardı, bir yandan Sadi diğer yandan Alya sözü devralarak hararetli bir şekilde Evrin’e nasıl tanışıp sevgili olduklarını anlatıyorlardı. “Bütün takım aslında aynı sınıftaydık, tabi o zamanlar senden bile gençtik, Ali Hikmet diye bir hocamız vardı. Kömür ve Elmasın aynı karbon sayısına sahip olduğunu bizi de kömür ve elmasa benzettiğini söylerdi.”
Alya sözü devralarak; “Hatta bazılarımızın yontulamaz ve eğitilemez olarak düşündüğünden sürekli ayrıştırırdı bizim gruba da sürekli sizden adam olmaz diyerek kömür tayfası diye bahsederdi.” Dediğinde hala kahkahalarına engel olamıyordu. “Tabi Ali Hikmet hocayı büyük bir hezimete uğrattık ve alfa takım unvanını aldık, Evrin suratını bir görmeliydin kızım, haksız çıktığı için resmen kuduruyordu sinirden.”
Evrin de ailesinin gülüşlerine eşlik etti ve yaşadığı küçük bir anıyı hatırladı. “Şimdi derslerimize giren Serap Hoca var resmen sizden bir cacık olmaz der gibi bakıyor, bizimkilerden kimse onu sevmiyor.” Dediğinde Sadi kızının bahsettiği kişiyi hatırlamış olacak ki konuşmayı devraldı. “Alya, sende hatırlarsın bizim bi’ alt devremizdi, Sevgi’ye zorba tavırlar sergiliyordu bir şekilde düelloya ikna etmiştik hani, ezici bir galibiyetle yenilince bir süre ortadan kayboldu.” Alya durumu hatırlayınca kafasını kocasına onaylar biçimde salladı.
Biraz daha öyle konuşup muhabbet ettiler, bir ara bacağındaki alçıya rağmen karısını ayaklandırıp dans ettiler fakat sağa sola sallanıp beceriksiz hareketler sergileyen anne ve babasına hayran gözlerle bakan anıdaki Evrin’in aksine şu anda ki Evrin hala donuk bakıyordu.
“Nermin annem vefat ettiğinde hayatımda yaşamaya değer hiçbir şey bulamıyordum.” Dediğinde var oldukları anı kaybolmaya başlamıştı, renkler ve şekiller birbirine karışarak yeni bir mekâna eviriliyordu, Uzay artık anı akışını yönetmediğinden emin oldu bir şekilde gösterdikleri Evrin’e dokunmuş ve onu gerçekten yaşama tutunması için teşvik etmiş olmalıydı bu yüzden konuşmasına izin vererek ipleri eline verdi.
“Günlerce evden çıkmak istemediğimi hatırlıyorum. Yemek, yemek bile eziyetmiş gibi geliyordu.” Evrin ne anlatırsa onunla ilgili anılarını görebiliyorlardı artık, salonun bir köşesinde yere çökmüş öylece ağlayan 15 yaşındaki Evrin ile karşılaştılar.
“O raddeden sonra hayatta yaşamaya dair bütün nedenlerimin annem ile mezara gömüldüğünü düşünüyordum, o yıllarda devam etmemi sağlayan tek şey senin varlığındı.” O sıra 15 yaşındaki Uzay, Evrin’i yerden kaldırdı ve ağır adımlarla mutfağa götürdü, masaya bıraktığı tencereyi ocağa alıp ısıtmaya başladı bir yandan mutfak masasına oturttuğu Evrin’i kontrol ediyor bir yandan yemeğin dibi tutmasın diye ara sıra karıştırıyordu.
Isınan yemekten biraz tabağa koydu. “Biraz daha yemezsen hasta olacaksın, lütfen! Evrin, hatırım için biraz ye.” Çekmeceden kaşık alıp masaya tabağın yanına bıraktı, üzüntüden eli ayağı boşaldığı için titreyen ellerini biraz olsun baskılayıp kaşığı tabağa daldırdı, ağzına götürmek için çabalıyordu. “Annem orada aç yatıyor, birazını da ona götürelim mi?” Evrin çorbadan bir yudum alırken Uzay gözlerinin dolduğunu belli etmemek için elinin tersiyle silip; “Sen ye ona da götürürüz.”
“Bazı geceler evin duvarları üstüme geliyordu, annemsiz uyuyamadığım her gece beni mezarlıkta bulduğunu hatırlıyor musun?” Uzay, kafasını olumlu anlamda salladı. “Evet, hatırlıyorum.” Mekân yeniden silikleşti ve tekrar şekiller birleştiğinde Nermin’in mezarının yanı başında uyuyakalan Evrin görünüyordu artık.
“Birkaç kere aynı şeyi yaptığım için Sevinç Teyzeden izin alıp ben alışana kadar benim evimde kalmıştın.” Mezarın başında uyuklayan Evrin’in yanına telaşla gelen Uzay’ı fark ettiler.
“Evrin! Allah aşkına gecenin bu saatinde ne yapıyorsun burada?” Yanına ulaşıp Evrin’i dürttü. Evrin, uykulu gözlerini aralamaya çalıştı, başarılı olamayınca biraz elleriyle ovuşturdu. “Annemsiz uyku girmedi gözüme, ona sarılırsam uyuyakalırım diye düşündüm.” Onun için çok normal bir kararmışçasına gülümsüyordu fakat Uzay artık anormalleşmeye başlayan hallerinden korkmaya başlamıştı.
“Tamam güzelim, hadi kalk yerden. Hava çok soğuk üstüne mont falan da almamışsın, üşüteceksin böyle eve gidelim.” Uzattığı elini uyku mahmurluğuyla tuttu, ayağa kalktığında buz gibi hissettiği bedenini sarmak için kollarını kavuşturdu, Uzay üstündekini çıkarıp omuzlarına attı kapüşonu da kafasına geçirdi birbirlerine öylece sarılarak mezarlıktan çıkmak için ayaklandılar.
“Hayatımın son 8 yılında yaşamaya değer anlarımın hepsinde sen varsın, o yüzden gösterdiklerin benim için bir şey ifade etmiyor.” Dediğinde ellerini kenetledikleri iletken tılsım parlamaya başladı, doğru yolda olduklarından artık emindi bu yüzden devam etmesine izin verdi.
“Birbirimize destek olup birlikte ayağa kalktık, hayatımızdaki zorlukların üstesinden birlikte geldik. Sen manevi kardeşim, sırdaşım, dostum, arkadaşım, kısacası her şeyimsin ama en önemlisi sevdiğim adamsın. Hislerinin tabi ki farkındaydım, çok uzun zamandan beri hem de sadece bana açılacak kadar cesaretli olmanı bekledim, ben yanımda senden başkasını hayal edemiyorum.” Dediğinde Uzay dayanamadı ve hislerinin karşılıklı olduğundan emin olduğu dahası gerçek hislerini söylemesinden de cesaret alarak Evrin’i öptü.
Anı akışından çıkıp gerçek dünyaya döndüklerinde dahi öpüşmeye devam ediyorlardı elleri artık küreden fazlasıyla uzaklaşmış birbirlerinin vücutlarında yol alıyordu, iki istekli aşık anın büyüsüne kendilerini fazlasıyla kaptırdılar, zaman durmuştu, nerede olduklarının bir önemi yoktu artık onlar için. Dudaklarını birbirine bastırdıkları her anda nefesleri birbirine karışıyordu, birbirlerini hissetmek için daha da yakınlaştılar, Evrin bir elini Uzay’ın saçlarında gezdirdi önce oradan boynuna doğru indirdi ve oradan da göğsüne sanki vücudundaki her kıvrımı ezberlemek ister gibi, bir anlıkta olsa gerçek dünyaya döndüğünde göğsündeki eliyle ittirdi. Birbirlerinden ayrıldıklarında nefes nefese kalmışlardı. “Bu yaptığımız çok yanlış, senin sevgilin var!”
Uzay, biraz daha nefes alıp vererek zaman geçirdikten sonra Evrin’den duyduğu kelimeleri aklınca geçirdi fakat onun için bir önemi yoktu kimi sevdiğinin pek tabi farkındaydı. “Umurumda değil seni seviyorum.” Diyerek tekrar öpmek için bir hamle de bulunduğunda Evrin kendini geri çekti.
“Uzay, lütfen! Beni ailemin yanına geri yolla sende oyunlara dön, ne zaman Aslı’dan ayrılırsan o zaman gel, söz veriyorum o ana kadar seni bekleyeceğim.”
---
Tuğra, kulağındaki telsizi aktifleştirerek; “Bir yaratık etkisiz hale geldi ama hangi takımın bilmiyoruz, sisten hiçbir şey göremiyorum.” Diyerek hedef şaşırttı, diğer yaratığı iki takım bir arada halledebilirlerdi.
“Karargâhtan emir gelmeden savaş hattını terk edemeyiz, gerekirse kalanı da öldüreceğiz.” Aslı kesin bir dille devam etmeleri gerektiğini söylüyordu, kimse fark etmeden yarattığı sisi yavaş yavaş kaldıracak ayini yaptı.
“Uzay gelene kadar bizim takımı oyalayalım, yokluğu fark edilirse başımız belaya girer.” Alin, hattındakilere uyarısını yaptığında onaylarcasına kafa salladılar, bir sürü enerji özü havada süzülüyordu fakat kimden geldiği görünmüyordu.
İki takımın arasında kalmış gece yaratığı dört bir yanından gelen ataklarla iyice sendelemiş görünüyordu, bunu fırsat bilen koruyucular üstüne giderek ardı ardına ataklarını sıralarken yaratık görüş açısına kim girse sağa sola savuruyordu. O sırada abluka hattından Buse ayağına kadar gelen şansı değerlendirmek için hamle yapmaya karar verdi, oyunların başında gereken uyarıyı almıştı eğer öne çıkacak bir şeyler yapmazsa Galaxi Takımından sonsuza kadar men edilecekti, karargâhın en iyi takımından atıldığında ayrımcılığa uğrayacağını ve en sonunda dışlanacağını biliyordu çünkü çok kısa süre önce başka bir arkadaşının tam olarak yaşadıklarına şahit olmuştu.
Buse, gereken fırsatı kollarken Tuğra, takım arkadaşının aklına doluşan düşüncelerini istemsizce duymuştu. Kimsenin, onu takımdan atmasına müsaade etmeyecekti. Diğer takımdan gelen orantısız birkaç ayinden kaçarak yaratığın kör noktasına ulaştılar, Buse doğru anın bu olduğundan emin oldu değneğini sallayarak ayini başlatacak olan kelimelerini sıraladı.
Ayini bitirip değneğini yere sapladığında şiddetli bir sarsıntı bütün mahallenin deprem oluyormuşçasına sallanmasına sebep oldu, iki takım da bunu beklemediğinden dengelerini kaybetti. Sonrasında taştan oklarını oluşturarak görünmez yayı ile yere kapaklanmış yaratığın üstüne hedef aldı, birkaç tane ok yaratığın çeşitli yerlerine sağlandığından acı içinde çığlık atıyordu. “Başardım, yaratığı öldürmeyi başardım.” Diyerek kendince haklı zaferini kutluyordu.
Hırsını alamayarak daha çok taştan oklarını göndermeye devam ederken yaratık ayağa kalkmaya çalışıyordu, biri bir bacağına diğeri diğer bacağına olmak üzere birkaç tane daha gönderdi fakat yaratık hala direnerek kalkmaya çalışıyordu.
“Buse dur! Ne yapıyorsun?” Tuğra ve Alin yakınındaki arkadaşının yanına koşuyorlardı, yaratık atılan her oku ya bedeninden çekip çıkarıyor ya da içine çekiyordu, içine çektikleri daha da güçlendirirken Buse durumu fark edemiyordu, yaratığı öldürmeye odaklanmışken gözüne perde inmiş gibiydi.
“Yaptığımız ayinleri benliğine katarak daha da güçleniyor, ok atmaktan vazgeç!” Buse iki takım arkadaşını da yanlarına ulaşmaya çalışırken güçlükle duymuştu fakat vazgeçmekte direniyor gibi görünüyordu.
Sonunda yanına ulaşıp elindeki okları aldılar fakat Buse duracak gibi değildi. “Madem öldüremiyoruz bende onu diri, diri toprağa gömerim.” Tekrar ayin cümlelerini bağırarak değneğini yere doğrulttu, yaratığın altındaki yolu ikiye ayırdı altından kayan toprak bataklık gibi içine çekiyordu.
Alin, kulağındaki telsizi aktifleştirdi. Aslı’ya haber verme niyetindeydi son hattın yetişip bu karmaşaya bir son vermesi gerekiyordu. “Yaratık bizim hatta, yaptığımız her ayini kendine çekip güçleniyor, daha fazla dayanamayız acil buraya gelmeniz gerek!” Aslı telsizin ucundan; “Neredeyse geldik biraz daha dayanın!” diyerek kapattı.
Buse yaratığın artık istese de kaçamayacağını biliyordu, değneğini kendi üstünde döndürdüğünde çenesi güçlü avlarını boğarak öldüren Kaplan’a dönüştü. Dört ayak doğruca yaratığın üstüne doğru koşarken yarı beline kadar toprağa gömülmüş denek omzuna saplanan oklardan birini bedeninden çıkarıp koşarak gelen Kaplan’a fırlattı fakat çevik bir hareketle kaçtığından okun yönü deneğe doğru koşan Alin’i hedef almıştı.
Tuğra, doğruca Alin’in üstüne gelen taş oktan korumak için önüne atladı, birbirlerinin üstüne doğru yere düştüler. O sırada kolundaki oku bedeninden çıkaran yaratık bir kez daha fırlattı bu sefer hedefini bulmuş ve Kaplan görünümdeki Buse acı nidaları arasında yere yığılmıştı, bilincini kaybetmeden hemen önce yaratığı komple toprağın içine gömdü.
“Sevgilim, iyi misin? Ok sana gelmedi değil mi?” Alin, tam üstünde duran Tuğra’yı hiç iyi görmüyordu yüzü kendini sıkmaktan aşırı kızarmıştı, ağzında bir şey tutuyormuşçasına dolu görünüyordu sonunda bulduğu az biraz güçle yanına doğru atılıp kan kusmaya başladı. “Hayır! Hayır! Hayır! İyisin, iyisin, korkma!”
Sırtına doğru baktığında taştan okun Tuğra’ya saplanmış olduğunu gördü. “Acımıyor zaten.” Zorlukla iki kelime döküldü Tuğra’nın ağzından. “Sevgilim, konuşmak için çabalama! Yetişeceksin hastaneye.” Alin, gözlerindeki yaşlara engel olamıyordu.
Tuğra güçlükle bir elini sevdiği kadının yanağına koydu. “İyi olman, için, elimden geleni, yapmak istiyordum, yaptım da.” Nefes almak artık eziyetten beter gelmesine rağmen söylemek istediği cümleyi kurabilmişti, ağzında biraz daha biriken kanı dışarı çıkarırken zorlukla gülümsemeye çalıştı, bilincini artık daha fazla açık tutabileceğini sanmıyordu, fısıltı çeklinde; “Seni seviyorum.” Dedi, daha fazla karanlığa direnemeyeceğinin farkındaydı.