15. BÖLÜM (ÖLÜME YAKIN)
Ortalamaya dönüş hakkındaki teoriyi bilir misiniz? Hayatınız en kötüye gitse de en iyiye gitse de sonunda ortalamaya dönüş başlar. Benimse ortalama evremi tamamlamış ve kötü yöne doğru freni patlamış araba gibi giden hayatımı özetleyecek olaylar silsilesi başlamış gibi hissediyordum, ruhumun derinliklerinde ömrümü artık tamamladığımı söyleyen benliğim hala yaşamak isteyen yanımla kazananı belli olmayan savaştaydı artık.
Bembeyaz, huzur veren bu aydınlık benim burada oluşumu benimsiyordu sanki. Yol veya bir iz yoktu, üstümde partiden bu yana giydiğim harap olmuş mavi elbise bu aydınlığa inat soluk duruyordu. Nereye gideceğimi bilmiyordum, sanki beyaz bir hiçliğin ortasında yalnız başıma öylece dikiliyordum.
---
“Partiden sonra sende görmedin değil mi, Nereye gidebileceği hakkında bir fikrin var mı? Anlıyorum canım yine bir şey olursa bana haber vermeyi unutma olur mu? Tamam görüşürüz.” Alya sıkıntıyla telefonu kapattı, Evrin’in tanıyıp görüşebileceği herkesi aramış fakat partiden sonra kimse kızını görmemişti.
“Bu böyle olmayacak, benim aklıma başka bir seçenek gelmiyor.” Sonunda dayanamayıp ayaklandığında Sadi karısının aklından geçenleri az çok tahmin ettiğinden bir hışımla onu durdurdu. “Erdi’nin bir şey yapacağından korktuğunu biliyorum ama dünde eve gelmedi biliyorsun hatta kızlar onu Nermin’in evinde bulmuşlar, yine oradadır hemen aklına kötü şey getirme.”
Sadi karısını telkin ederken zil çaldı belki bir umut koşarak kapıyı açsa da gelen kızı değildi. Esra, Neşe, Liya, Özgür ve Toprak kapının önünde yüzleri asık bir şekilde karşılamıştı. “Hiçbir yerde yok ne Nermin Hanımın evinde ne karargâhta.” Toprak bizzat kendisinin açıklamasını doğru bulmuş grupta sessizce onaylamıştı, bakabilecekleri her yere bakmış olsalar da ellerinden hiçbir şeyin gelmiyor oluşu hepsinin canını sıkıyordu.
“Kapıda kaldınız çocuklar geçin içeri.” Alya, hepsini içeri davet ettiğinde Toprak biraz müsaade isteyip lavaboya giden koridora doğru gitti. İçinden hiç aramak gelmese de onu en iyi tanıyan kişinin numarasını rehberden buldu, arama tuşuna basıp basmamak konusunda hala tereddütte olsa da mecbur olduğunu biliyordu.
Telefon birkaç zil sesinin ardından açıldığında hattın ucundaki Uzay, Toprağın onu arayacağını tahmin etmediğinden biraz şaşkındı. “Durum bu kadar acil olmasa aramazdım ama Evrin partiden beri kayıp, gidebileceği her yere baktık yok, sanki yer yarıldı da içine girdi.”
Telefonun diğer ucunda telaşla nefes alıp veren Uzay; “Gidebileceği bir yer daha var aslında, Mahalledeki eski şehir mezarlığına baktınız mı?” Toprak tam olarak ne kastettiğini anlamadığı için; “Mezarlıkta ne işi var, delirdin mi?” Demekten kendini alamamıştı.
“Ne zaman canı sıkkın olsa Nermin Teyzenin mezarını ziyarete gider, mezarlığın bir kısmını taşıdılar yerini tarif etsem bulabilir misin? Ya da dur en iyisi ben gidip bir bakayım haber veririm.” Telefon aniden kapandığında bir vakit öylece durdu, beklemek dışında yapabileceği bir şey olmaması çok canını sıkıyordu.
---
Bembeyaz ortam artık canımı sıkmaya başlamıştı, seslensem de yankılanarak kaybolan sesimden bile tiksinir duruma geldiğimi söylesem çok mu abartı olurdu. Acaba dünyada mıyım, neredeyim, niye sesimi duyan kimse yok, peki bu sağır edici sessizlik? Sanırım bir süre daha yanıtsız kalacağını düşünürken az ileride dikilmiş bir siluete bakıyordum, içimdeki meraklı kim olduğunu öğrenmek istediğinden yürümeye başladım, bir sonu yok mu buranın? Yaklaştıkça daha da netleşen o siluete kendimi görmeyi beklemiyordum, benim aksime donuk bakıyor ve belli belirsiz gülüyordu.
“Kimsin sen?” Kısık sesle söylemiş olsam da yankılanan sesimi dinledim bir süre, benim aksime beyazlar içindeydi, yüz hatları benimkine göre daha yumuşaktı. Bana doğru bir adım attığında geri çekildim, o bir adım geldikçe ben geri gidiyordum. “Korkmana gerek yok kardeşim.”
Ayaklarım artık yerine mıhlanmış gibi aniden hareket etmeyi bıraktı, kafamın içinde yankılanan tek cümle karşımda kardeşim olduğunu söyleyen sesti. “Sen Evren’sin!” Yine kocaman bir boşlukta yankılanan cümlemin azalarak kaybolduğunu dinlerken ismini nasıl bilebilirim diye geçiriyordum içimden, konuşmadan kafasını onaylarcasına salladı. “Seni nasıl görebiliyorum, neredeyiz biz?”
Aradığım cevapların onda olmasını umarak sorduğum soruya samimi gülümsemeyle karşılık verdi, bu hali anneme benden daha çok benziyordu. “Ölüm ile Yaşam arasında sıkışıp kalmış ruhların boyutu burasıdır, etraftaki sesleri duymuyor musun?” Sadece kendi sesime dikkat ettiğimden başka hiçbir şey duymadığımı sanıyordum fakat yabancı birçok insanın; ‘sesimi duyan var mı?’, ‘Yardım edin!’, benzeri cümleler kurduğuna şahitlik ediyordum yalnızca hala beyazlıktan başka bir şey görünmüyordu.
“Sende mi buradaki ruhlar gibi sıkışıp kaldın?” Çok soru sorduğumun farkındaydım ama cevapları tam olarak açıklamıyordu, gülümsemesini hiç bozmadan konuşmaya devam etti. “Ben hiç doğmadım kardeşim ben diye bir şey yok, biz varız.”
Hala cevapları tam olarak vermemesinin getirdiği sinirle üstüne doğru eğildim. “Düzgünce açıklasan olmuyor mu anlamıyorum ki ne dediğini, bilmece gibi cevaplar veriyorsun.” Ben ne kadar sinirlensem de Evren aksine çok sakindi, beni asıl sinir eden onun sakin tavırları olduğuna kanaat getirdikten sonra aynı tavırla konuşmaya devam etti.
“Ben senin kadar güçlü değildim, hayat kesesine tutunamadım. Sen öylece yitip gitmeme müsaade etmedin, aramızdaki ortak enerji bağına tutunmama yardım ederek beni kendi içine çektin. Birlikte var olduk, birlikte büyüdük, dünyayı senin gözlerinden görme şansım oldu teşekkür ederim kardeşim.” Evren kurduğu her cümlede beni kendine daha fazla yakın hissettiriyordu, benim en merhametli saf versiyonum gibiydi.
İçimden gelen tek şey sımsıkı sarılmaktı, dünyada var olmayabilirdi ama burada tam karşımda duruyordu çünkü. Belki bir daha böyle bir fırsatım olmayabilirdi o yüzden daha da sıkı sarıldım, istekli göründüğümü anladığında karşılık verdi. “Beni niye koca dünyada yalnız bıraktın ki.” Gözlerimden yaşların aktığını görmesem ağladığımı bile fark etmeyecektim.
Kendimi bildim bileli içimde sürekli sebebini bilmediğim kardeş hasretiyle yanıp tutuşuyordum. Genelde doğduğundan beri tek çocuk olarak büyüyenler kardeş sıfatında başka bir çocuk olmadığından yokluğunu da hissetmezlermiş, bense zaman zaman ‘olsaydı acaba nasıl olurdu’ diye düşünmekten alıkoyamazdım. Sanırım sebebini az çok biliyordum artık, benliğimin içinde bir yerlerde varlığını biliyor ve özlüyordu.
“Bu benim elimde olan bir şey değildi, biliyorsun.” İhtimaller varlığını ona ulaşacak tesadüflerle ortaya çıkarırmış, şu an ölüyor oluşumsa bütün bu güzel ambiyansı bozuyordu. “Yani seni görebilmem ölüme yakın olduğumu gösteriyor.” En son kafama bir bez geçirip beni bayılttıklarını ve bir yere götürdüklerini hatırlıyordum, bir ara bilincim kapandı ve yerine geldiğinde de resmen canım çıkana kadar dövülmüştüm, acıdan bayılmış olmaydım.
“Burada daha fazla kalmaya devam edersek gerçekten öleceğiz.” Ölüme bu kadar yakın olacağımı tahmin etmediğimden istemsizce bir endişe sarmıştı, Evren beni kendime getirecek cümleyi söylediğinde kafamı toplamam gerektiğini fakındaydım.
“Aklına gelen bir fikir var mı?” Benim görebildiklerimi onun da görebiliyor olduğunu tahmin ettiğimden ve aklımın tamamen bu duruma karşı hiçbir fikrin oluşmamasından dolayı topu kardeşime atmayı seçmiştim, düşünmek için kendine biraz zaman tanıdı.
“Yanlışlıkla yeraltına gittiğimizde bir çocukla karşılaşmıştık hatırlıyor musun? O bize yardım edebilir Evrim.” İlk kez yanlış telaffuz etmiş olsa da adımla seslendiğine mi yoksa gece halkından olan küçük çocuğun yardım edebileceğine mi şaşırsam bilemedim. “İsmim aslında Evrin ama yine de sen bilirsin kardeşim. Bu arada Göksun bize nasıl yardım edebilir ki?”
Rahatsız olduğum için düzeltme ihtiyacı hissetmiştim, bu yaşıma kadar kaç kişi adımı anlamayıp Evrim diyerek söylediyse alışkanlıktı artık ama Evren kendinden emin tavırla; “Hayır senin asıl adın Evrim.” Dedi.
Bu konuyu uzatmayarak asıl konumuza dönmenin daha mantıklı olacağında karar kıldım, ilk kez gerçekten kardeşimle tanıştığım halde isim düzeltme konusuna girmek ölmek gibi acil bir durumun yanında solda sıfır kalıyordu, gerçi koruyucu olduğumu öğrendiğimden beri kaç kez ölümle burun buruna geldiğimi sayarsam bütün bir günümü alırdı. “Sen nasıl seslenmek istersen kardeşim ama o çocuk bize nasıl yardım edecek ki?” diye bir soru yönelttim. Evren ise sadece; “Göksun’dan seni yanına çağırmasını iste.” Dedi.
Söylediği şeyleri mantık çerçevesine oturturken dışarı garip bir yüz ifadesiyle baktığımdan emindim, anlamış olacak ki güldü; “Sen bana güven.” Dedi. Dediğini yaparak seslenmeye başladım fakat kimse yoktu. “Yardıma ihtiyacım var, beni yanına çağırır mısın?” Ne cevap veren vardı ne de gelen, yanlış bir şey mi yapıyordum?
“İsmini de söyle.” Evren, ismini de söylemem gerektiğine dair direktifini verdiğinde az önceki cümleme çocuğun ismini de katarak söylemiştim. Bir süre sadece kendi sesimin yankısını dinlerken bir yere çekildiğimden emindim, sanki birden portal açılmış ve beni başka bir yere ışık hızıyla sürüklemişti.
Gözlerimin o kadar aydınlığa alışmasına karşı birden karanlığa çekilmesi kısa süreli körlük gibi hissettirmişti o anda gerçekten başka bir yerde olduğumun farkındaydım, bedenim kim bilir nerde ne halde bıraktığımı bile bilmiyordum kültüründe yaşadığım dinsel ögelerdeki diğer varlıkların böyle seyahat ettiğine dair birçok ayet olmasına karşı, yaşayarak deneyimleyen insan olarak tarihe adımı altın harflerle yazdıracaktım sanırım.
“Hoş geldin Evrin Abla.” Göksun’u tam karşımda görmeyi beklemediğimden biraz irkilmiştim. “Seni burada görmeyi beklemiyordum.” Yabancı bir erkek sesi daha duyduğumda sahibini öğrenmek için geldiği yöne doğru kafamı çevirdim, Erdal Bey biraz kenarda dikiliyordu. “Siz, nasıl?” En son tanışmaya gittiğimde kötürüm olduğuna yemin edebilirdim fakat dimdik duruyordu.”
“Ah! Öyle bakmana gerek yok, bedenime ait bacaklarım işlevini yitirmiş olabilir ama ruhum hala sapasağlam.” İçtenlikle güldüğünde şaşkın surat ifademi bozup karşılık verdim, daha en başında bunu düşünmüş olmalıydım.
“Yanındaki kim?” Göksun bir anda konudan bağımsız yanımı işaret ettiğinde Evren’in de benimle geldiğinin farkında değildim, sadece; “O benim kardeşim, Evren.” Diye tanıtmak yeterli gelebilirdi. Çok garip olaylar silsilesi başladı gibi hissediyorum demiştim ya hani tam olarak çıkış noktasıydı şu yaşadıklarım, kendi içimde anlamlandırmaktan vazgeçmiş sadece uyum sağlıyordum. Sadece evimden işime, işimden evime gittiğim bir hayat döngüsünü bu yaşadıklarıma tercih eder miydim? KESİNLİKLE!
“Buraya nasıl geldiğimi inanın bilmiyorum. Kardeşim Evren, Göksun’u çağır bize yardımcı olacak dedi ve sonra buradayım.” Bu çocuk her kimse en başından ona çekilmemin bir sebebi vardı, sonunda bana yardımı dokunacağını bilmeyerek karanlık köşelere saklandığımı çok net hatırlıyordum.
“Başta bende garipsemiştim ama Göksun gezginlerle iletişime geçip onları yanına çağırabiliyor, buna her türden varlık ve her türden gezgin dahil, sana verdiğim günlüğün tamamını okumamışsın belli ki.” Erdal bey gayet kendinden emin cevapladı soru niteliğindeki cümlemi, sitemini de eklemeyi ihmal etmemişti tabi.
Mahcup surat ifademle bakarken haklı olduğumu biliyordum, fakat bu iyiye işaretti en azından birine ulaşıp yardım istediğime dair haber ulaştırabilirdim, bu tek şansım gibi hissediyordum. “Yardıma çok acil ihtiyacım var, gece tanımadığım adamlar tarafından kaçırıldım ve sanırım bedenim ölmek üzere.”
Benden gelen bu cümleyi beklemediklerinden kısa süreli bir şaşkınlık yaşadılar Göksun; “Ölmek ne demek?” Diye sorunca küçük bir çocuğun yanında bu tarz bir konuyu pat diye söylemenin doğru olmadığının farkına vardım ama çok geçti. “Beden ve ruhun birbirinden sonsuza kadar ayrılması Göksun.” Erdal bey en azından Göksun’un anlayacağı tarzda onu korkutmayacak şekilde açıklayarak beni kurtarmıştı.
“Peki nasıl yardım edebilirim sana, nereye götürdüklerini biliyor musun, kaç kişilerdi?” 3 farklı erkek sesi duyduğumu hatırlıyordum biri fazlasıyla yakınımda sarkıntılık etmeye bile kalkmıştı hatırladıkça mide bulantıma engel olamıyordum, yoğun bir küf kokusu vardı hatta burnumun artık nefes almayı reddettiğini de hatırlıyordum.
“Karargâhın önünden kafama bez geçirip kaçırdılar, 3 kişiydi. Koruyucu ya da koruyuculardan haberdar olduklarından eminim. Yoğun maya ve küf kokan bir yere götürdüler, bilincim kapanana kadar birinin beni öldüresiye dövdüğünden eminim çünkü sadece onun ağzında naneli sakız vardı çiğneyip durdu.” Hatırladığım her detayı anlattığımda daha kötü hissediyordum, hissettiğim acı her darbede daha da şiddetlenmiş bünyem kaldırmayarak bilincimin kapanmasına sebep olmuştu.
“Seni bulabilecek bana anlattıklarını söyleyebileceğim birinin numarası falan ezberinde mi?” Annem ve Babamın numaralarını daha ezberleyememiştim, aklımda sadece Uzay’ın numarası vardı. “05456205996, evinizi ziyarete geldiğimde yanımdaki arkadaşımın numarası bu ezberinizde tutabilecek misiniz?” Kafasını olumlu anlamda salladı, ezberi yeterince kuvvetli olmalıydı.
“Gezgin olduğumuz sırada birine bağlı oluruz ama bizi çok nadir görebilirler, eğer burada beklemek istemezsen bağın olduğunu düşündüğün herhangi bir insanı düşünerek yanına gidip yardım bulmaya çalışabilirsin, en kısa zamanda haberini ulaştırırım merak etme. Göksun beni bedenime geri gönderir misin?” Göksün başını olumlu anlamda sallayarak kolunu Erdal Bey’e doğru uzattı kara delik gibi bir şey ruhu içine çekti ve gözden kayboldu.
“Tanıştığımıza çok memnun oldum Göksun, beni tanımadığın halde yardım ettiğin için teşekkür ederim.” Önüne eğilip kollarımı açtım, küçük bir sarılma teşekkür etmek için yeterli olabilir diye düşündüm fakat anlamamış gibi korkarak geri çekildi.
“Korkmana gerek yok bu insanlar arasında sevgi ve güven demek.” Çekinerek de olsa yaptığım hareketleri takip etti ben sarıldığımda o da aynısını yaptı, geri çekildiğimde yüzü gülüyordu. “Bak korkmana hiç gerek yokmuş değil mi?” Kafasını olumlu anlamda salladığında ayaklandım Evren’in varlığını bir anlık unuttuğumdan resmen hopladım fakat o benim aksime abartılı tepki vermedi.
En azından nerede rehin tutulduğumu detaylı öğrenebilirim diye düşünerek bedenimin varlığına odaklandım, gözlerimi kapatıp hayal ederken bir anda refleks olarak açtım artık yeraltında olmadığımdan emindim. Yoğun maya kokusu almaya başladığımda doğru yolda olduğumdan hiç şüphem yoktu, etrafı biraz keşfetmek adına dolaşıyordum ama takip ediliyorum hissi fazlaca ağır basıyordu.
Arkamı döndüğümde Evren’le göz göze gelmemiz bir oldu yine gelen o ani irkilme bedenimi titretirken onda hiçbir hareketlilik yoktu. “Arkamda olduğunu fark etmemişim, korkuttun. Yanımdan yürüseydin ya?” Hislerini belli ediş şekli çok basitti ve bazılarını hiç vermiyordu bu hali biraz korkutsa da duyguları tam olarak anlamlandırmamasını daha önce yaşamamış olmasına yorup etrafı keşfetmeye devam ettim.
Peynir Fabrikasında olduğum kesindi fakat çalışan göremiyordum, üretimi durmuş veya vardiyaları bitmiş olabilirdi, gerçi yoğun küf kokusu ikinci tezimi çürütüyordu. Az ileride eski bir kanepenin üstünde yarım yamalak bağlanmış bir serum eşliğinde bedenim yatıyordu, üstünde hala partiden kalan harap olmuş elbise yara bere içindeki hali daha da mahvolmama yetmişti.
Biraz ileride iki işi hararetli bir şekilde konuşuyorlardı yanlarına gitmek konusunda tereddüt etmedim çünkü kendi bedenime bağlıydım beni görebilmeleri olanaksızdı. “Patron kızı bu hale getirdiğini öğrenirse ne olacak sanıyorsun?” Karşısında umursamaz tavırlarıyla sakız çiğneyen adam; “Zaten kendi öldürmeyecek mi, biraz eğlenmekte bir sakınca yok.”
Aynı gevşek konuşma, beni bu hale getiren şerefiz tam karşımda duruyordu. Ruhum şu an acıyı hissetmiyor olabilirdi fakat bedenime geri döndüğümde belki de günlerce yataktan çıkamayacaktım, bir canı bu kadar hafife alması sinirlerimin arşa çıkmasına sebep oluyordu. Bir de patron dedikleri kişinin kim olduğunu öğrenseydim! Gerçi aklımda sadece tek bir isim olmasına rağmen gözlerim kanıt istiyordu.
“Teferruat işlerine asla karışmaz ama son vuruşu kendi yapmak ister, tanımıyormuş gibi konuşma!” Diğer adamın sinirlendiği belliydi cebinden sigara paketinden bir dal çıkarıp ateşledi. “Kuvvetli bağlantıları olmasa bu pozisyonu, bu adamları bir dakika yanında tutamaz bir de kendini büyük görmüyor mu?” Umursamaz tavırları, sinirinden geliyor gibi görünüyordu. Bu kişilikte birinin zaten iyi tarafta olabilme ihtimali yoktu, yüzünü iyice aklıma kazımak istiyordum emir verildiği için değil resmen zevk aldığı için eziyet ediyordu, bir gün ne olursa olsun ödetmek istediğime karar verdim.
İrademden bağımsız bir yere çekiliyor gibi hissediyordum, biri benimle bağ mı kurmaya çalışıyordu yoksa Göksun mu çağırıyordu? En kötü ihtimalse daha baygın olan bedenime çekilmekti. Düşünmeyi bırakıp karşı koymayı denedim ama bir işe yaramadı bir anda kendimi mahalle mezarlığında bulduğumda şaşkına dönmüştüm, ölü birinin benimle bağ kurabilmesinin mümkün olacağını sanmıyordum çünkü.
Kulağında telefonla konuşurken bir yandan da hızlıca yanıma gelen Uzay’ı yeni fark ediyordum. “Kaçırılmış olamaz çünkü az ilerimde dikiliyor, nasıl yani?” Konuştuğu kişinin Erdal Bey olduğunu tahmin edebiliyordum.
“Evrin, anlamadım Erdal Bey kaçırıldığını söylüyor ama sen buradasın, hem bu yanındaki niye sana benziyor?” Son cümleyi kafa karışıklığından olsa gerek aşırı sakin kurduğuna emindim, refleks olarak yanıma baktığımda anlık irkildim Evren ben nereye çekilirsem çekileyim yanımda geliyordu. “Önce bir soluklan anlatacağım.” Kaçırıldığımı anlamışlar mıdır emin değilim ama bir şekilde Uzay’a haber verdilerse yokluğumu fark etmiş olmalılar.
Uzay, Evren’e karşı tanımayan gözlerle bakıyordu, az buçuk kardeşimin bana benzemesinden çıkaracağını umsam da açıklama isteğim daha ağır basıyordu. “İkizim Evren, senin enerji ortağın.” Yanımdaki Evren’i göstererek konuştuğumda dahi yüzündeki ifade değişmemişti. “Onu anladım aslında ama yaşamayan birini nasıl görebiliyorum, Erdal Bey gezgin olarak dolaştığını söyledi, sen niye berbat haldesin?” Başıma gelenlerden kimsenin haberi yoktu anlaşılan, Evren’in sürekli benimle olmasını da hesaba katarsak içinden çıkamayacağım bir denklem oluşturuyordu. Kimle konuşsam hem kardeşimi açıklamak zorunda kalıyor hem de kaçırıldığımı izah etmeye çalışıyordum.
“Sanırım benimle bağ kuran sendin, ruhum bir anda buraya çekildi.” Uzay bir bana bir Evren’e bakıyordu, şaşkın ifadesi yanıma koşarak geldiğinden beri değişmemişti. “Yani sen şu an gerçekten gezgin misin?” Evren ile aynı anda kafalarımızı olumlu anlamda salladık. “Akşam partiden çıktıktan sonra karargâhın önünden kaçırdılar, emri kimin verdiğini bilmiyorum ama gece boyunca resmen işkence ettiler ölümlerden döndüm desem yeridir.”
Elini bana doğru uzattı, omzumun içinden öylece geçip gidişini izlerken resmen korkuyla geri çekti, burada mıyım yoksa gerçekten gezgin miyim diye teyit etmek istemişti sanırım. “Nereye götürdüklerini biliyor musun, kimlerdi, kaç kişilerdi?” Aramızda yaşanan onca olaydan sonra hala beni düşündüğünü endişeli tavırlarından anlayabiliyordum, ne kadar kavga etsek de aramıza başka insanlar girmiş olsa da kopmayacak derin bir bağa sahip olduğumuz çok açıktı bunu da bir anda ruhumun Uzay’ın yanına çekilmesinden anlamak hiçte zor değildi.
“3 kişilerdi fakat senin yanına gelmeden önce sadece 2 kişiyi görebildim, gerçi kimin kaçırdığını tahmin edebiliyorum ama.” Ne kadar sevsem de lafımı söylemeden rahat edemeyecektim, bir şekilde ucu Uzay’a bağlandığı için belki de babasının duymadığı her bir hakareti duymak zorunda kalıyordu.
“Bu işin arkasındaki babamsa dahi tavrım ve ödeteceklerim değişmeyecek Evrin, aynı kandan olmam yaptıklarını meşrulaştırdığım anlamına gelmiyor.” Uzay ile kavga eder gibi tartıştığımızdan bir haberken Evren aramıza girip; “Biraz sakin mi olsanız.” Dediğinde aynı anda ona bakmaya başlamıştık. Varlığına hala alışkın olmadığımız için bir anlıkta olsa yanımızda olduğunu unutuyorduk. “Bu krizi niye fırsata çevirmek yerine kavga ediyorsunuz.”
Aslında haklıydı, eğer beni kaçıran kişi Erdi ise bile bunu öğrenebilmek için Uzay’ın yardımı gerekiyordu. “Yanına gitsem bile Evrin’i nerede tuttuğunu söylemeyecektir, zamanında birçok planını karargâha şikâyet ettiğim için beni geri planda tutuyor.” İşte bunu söylediği an gülen suratım ışık hızıyla düştü, Evren ikimizin de üzgün yüzünü görünce konuşmaya devam etti.
“Hala sana bağlı olduğumuz için senden başka kimse görmeyeceğinden Evrim ile daha rahat keşif yapabiliriz, sen kimseye bizim varlığımızı belli etme yeter.” Can kulağıyla dinlerken Uzay ismimi yanlış söylediğini anlamış olacak ki düzeltmek için bir hamle yapmaya kalktı, durdurdum. Zamanında ne zaman yanlış söyleseler benim yerime açıklayıp düzeltirdi yine aynısını yapmaya kalkmış olması çok hoşuma gitmişti. “Kaçırıldığımızdan haberin yokmuş gibi davran, Evrim bize biraz müsaade edebilir misin?”
Evren sanırım asıl enerji ikiziyle baş başa bir konuşma yapmak istiyordu, belki de ölene kadar ruhen birbirimize bağlı olacaktık fakat bir daha benden bağımsız konuşma şansları olmayabilirdi, biraz onlardan uzaklaştım Nermin annemin mezarının yanı başına çöktüm. “Biraz kötü bir zamanda, şans eseri de olsa senin yanına geldim.” Uzun zamandır kendimle o kadar ilgiliydim ki annemin mezarına gelmeyi bile unutmuştum, diktiğim birkaç çiçek yine dayanamamış soluyordu. “Neler oldu anlatmadım sana uzun zamandır, sonunda koruyucu olduğumu öğrendim biliyor musun? Yeni bir aile ve bir sürü arkadaş edindim ama sürekli bir eksiklik hissediyorum.” Biraz süre tanıdım kendime, her ne kadar gerçek annem olmadığını bilsem de çok özlüyordum sonuçta yıllarca kendi evladı gibi sevmiş bana hiç eksiklik hissettirmemişti. “Sanki tanıştığım yeni dünyaya karşı aitlik hissetmiyorum, herkes yapmacık geliyor.” Derin bir iç çektim sonra bir anlığına da olsa bedenimin yanımda olmayışını unutmuştum, silkelenip mezarın başından kalkana kadar bizimkilerin konuşmaları bitmiş görünüyordu.
“Tamam çifte kumrular, özel konuşmanız bittiyse işimize bakalım.” Uzay’ın dediğime fazlasıyla bozulmuş olduğunu ekşittiği suratından anlayabiliyordum ama umurumda değildi, bir an önce cehennem gibi görünen bu durumun içinden çıkmak istiyordum. Bu sefer ondan daha önce duymadığım farklı bir ayin cümlesiyle yolculuk ettiğinde bir anda ruhum da gittiği yere çekildi, kalabalık bir plazanın içindeydik.
Terk edilmiş fabrika gibi bir yer hayal ettiğimden olsa gerek baya şaşırmıştım, lüks bir işyerinde olacağımı tahmin etmiyordum. Gerçi Uzay’da en az benim kadar şaşkındı sadece bozuntuya vermemeye çalışıyordu, sessizce önümüzdeki koridoru bitirdik kapının yanındaki isimlikte ‘Genel Koordinatör Erdi Aksu’ Yazan bir kapının önünde durduğumuzda daha çok şaşırdım, Uzay’a baktığımda bu sefer gayet normal karşılamıştı babasının çalıştığı pozisyondan haberdar olmalıydı.
Kapıyı çalıp beklemeden içeri girdiğinde etrafı kolaçan etme kararı aldım, nasılsa babasının ağzını arayacaktı şerefsizin suratını çekmeye hiç niyetim yoktu ayrıca benim varlığımı gördüğünde rahat konuşamayabilirdi buradaki kimse yanında olduğumu anlamamalıydı. Boş boş masaları geziyordum bazıları kahve alırken muhabbete dalmışlardı belki bir şeyler duyarım umuduyla yanlarına ulaştım.
“Şimdi patronlarımızdan biri mi oldu?” Çalışanın biri ortaya bir soru atmış ve elindeki kahvesinden büyükçe bir yudum almıştı.
“Gayri-meşru olabilir ama o da aileden sayılır, Haldun Bey soyadını vererek en başından kabul etmiş zaten bize düşmez.” Patron yalakasına benziyordu, verdiği cevapta zaten tahminimi doğrulamış gibiydi, kimden bahsettiklerinden emin değildim ama konu çok ilgimi çekmişti.
“Ama Erdi Bey çok sinirli biri gibi duruyor, eğer babası gibiyse işimiz çok zor.” Bu cümleyi söyleyen aralarındaki en yaşlı kişiydi, yıllardır burada çalışıyor olduğundan emindim. Gerçi bir de Erdi şerefsizinin karmaşık geçmişini öğrenmemden de kaynaklı ufak çapta bir şaşkınlık yaşamıştım, daha doğmadan kabul görmemiş bir çocuğun hayata karşı bu kadar acımasız olması normal kabul edilebilirdi.
“Haldun Bey hasta, ölmeden önce vasiyetini açıklayarak Erdi Bey’i de mal varlığından mahrum etmek istemedi anlaşılan, üvey kardeşleri beş parasız bırakmak için ellerinden geleni yapardı çünkü.” Yine başka bir çalışan konuya dahil olarak edindiği bilgileri arkadaşlarıyla paylaşıyordu, bu insanların koruyucu olduklarından şüpheliydim, daha çok bu dünyanın insanıydılar.
Burada daha fazla kalmamın bir anlamı yoktu nasılsa kendimle alakalı kayda değer bir şey öğrenemeyecektim, tekrar Erdi denen şerefsizin odasını buldum başıboş gezen ruh olmanın güzel yanıysa herhangi bir katı nesnenin beni durduramıyor olduğuydu. Kapalı kapının içinden geçtim, büyük bir ciddiyet dolmuş odada sessizce kahvelerini yudumlayan baba-oğul oturuyordu.
“Galaxi Takımı en iyi 6 takımın içinde yerini almış duyduğuma göre, final oyunu saat kaçta?” Uzay kahvesine dalmışken babasının sorduğu soruyla irkildi, kendine gelip cevap vermesiyse sadece saniyeler sürmüştü.
“Saat 4’te başlayacak her takım kendi üyeleriyle kurada belirlenen bölgelerde hazır bekleyecekler, sen içini ferah tut kaybetmeyeceğim, baba!” Yine aynı şekilde her seferinde ‘baba’ kelimesini vurgulayarak söylüyordu, sanırım artık buna da alışmıştım.
Gideceğimi Uzay’a haber vermek adına karşısına tam Erdi’nin arkasına konumlandım, bana bakarken babası bir şey fark etmeyecekti. ‘Ben gidiyorum’ anlamında ellerimle işaret ettim, o da gözleriyle ‘tamam’ işareti yaparak kırptı.
Artık bir şekilde ailemi durumdan haberdar etmeliydim Uzay şu an babasının yanında olduğu için bizimkileri haberdar edemeyecekti. İçimden annemi düşünüyordum, onunla yakın bağ kurduğum bir anı zihnimde canlandırmak her zaman işe yarayan bir taktikti çok geçmeden evimizin salonunda babama sarılmış bir halde ağlarken buldum, grubun hepsi buradaydı bazıları oturmuş sessizce bekliyor kimiyse telefonla birilerini arayıp nerede olduğumu araştırıyordu.
“Kaçırıldığımıza çok üzülmüş olmalılar.” Evren konuştuğunda yeniden yerimde zıpladım, varlığına alışamamıştım bir türlü. Annem Evren’in sesini duymuş olmalı ki kafasını kaldırıp bizden yana bakmaya başladı, o da en az Uzay kadar şaşkınlığını gizleyememişti. Hem burada beni görüyor oluşuna üstelik benden bir tane daha olmasına anlam veremiyor olmalıydı, çok geçmeden herkes annemin karşıya doğru tuhaf bakışlarına odaklanmıştı onun dışında kimsenin görmediğinin farkında değildi, gözlerini ovuşturarak tekrar dikkatlice bizi inceledi ‘hayal mi görüyorum?’ diye düşündüğüne emindim.
“Karşımda gördüğüm kızlarım mı, yoksa hayal mi görüyorum?” Annem yüzündeki ifadeyi bozmadan dümdüz bir cümle kurmuştu, diğer herkes onunla birlikte bana doğru bakıyorlar ama bir şey fark etmiyor gibiydiler.
“Hayatım karşıda kimse yok, iyi hissetmiyorsan biraz dinlen olur mu haber gelince uyandırırım seni.” Babamda, annemin tuhaf davranışını fazla üzülmesinden kaynaklandığını düşünüyor olmalıydı, burayı daha fazla karıştırmadan sadece bir kişiye haber vermek daha mantıklı bir seçenekti.
“Anne, sakın çaktırma astral gezginiyim şu anda onlar beni göremezler, odaya çıkacağını söyle sana neler olduğunu anlatacağım.” Annemin içi rahatlamış görünüyordu en azından haberdar olacaktı, bilinmezlik herkes için çok acı verici bir durumdu.
“Sanırım yorgunluktan hayal gördüm biraz dinlensem geçer.” Salondan odalara doğru yukarı çıkarken peşinden ben arkamda Evren takip ediyorduk, sessizce merdivenleri bitirip yatak odasına girdiğimizde hala anlamayan gözlerle ikimizi süzüyordu, diğerlerinin aksine Evren’e karşı anlamlandıramayan gözlerle bakmayan tek kişiydi. “Kimler getirdi güzel kızımı bu hale, neler oldu akşamdan beri öldüm-dirildim,” Bana sarılmak için yeltenmiş olsa da kolları ruhumdan geçip gitti, mahcup bir halde öylece birbirimize bakıyorduk.
“Beni kaçıran iki kişiyi gördüm ama kime hizmet ediyorlardı veya niyetleri neydi bilmiyorum, hala bedenimi nerede tuttuklarını öğrenmeye çalışıyorum sende kimseye bir şey deme olur mu?” Ben sakinleştirme niyetindeyken annem daha fazla endişelenmiş gibiydi, ellerini sıkıntıyla ovuşturuyordu.
“Ama ya o adamlar seni öldürmeyi denerse, halini görmüyorsun işkence etmişler benim gözümden sakındığım yavruma, zaten birinizi kaybettim diğerini de kaybedemem.” Annem ikimizin de gözlerinin içine bakarak konuşuyordu, birkaç damla yaş gözlerinden tekrar hücum ettiğinde yatağın kenarına çöktü.
“Kimseyi kaybetmedin ki anneciğim ben zaten hep buradaydım.” İkimizde Evren’den böyle bir cevap beklemiyor olsa gerek anlamayan gözlerle bakmaya başlamıştık, kardeşimin yarım bıraktığını ben tamamladım. “Doğmadan önce ruhlarımız birbirine bağlanmış, bu hayatım boyunca birlikte aynı bedeni paylaştığımız anlamına geliyor yani.” Deyiverdim, en mantıklı açıklamanın bu olduğuna kanaat getirdim kendimce.
Sevinçle gülümsediğinde bizde eşlik ettik sanırım aklına bir şey gelmiş olmalıydı. “İsmini Evrin koyarak çok doğru bir karar verdiğimi içten içe biliyordum, annelik işte hissetmişim demek ki.” Şu an ki durumla ismimin konusunu anlamlandıramadığım için boş boş bakıyordum, benim tepkisizliğimi gören annem konuşmasını sürdürdü.
“İlk kez durumunuzu öğreneceğimiz için çok babanızla çok heyecanlıydık, tabi o zaman ikiz olduğunuzu da orada öğrendik. Doktor üzülerek birinizin keseye zor tutunduğunu yaşatmak için çok özenli davranmamızı söylediğinde dünya başıma yıkıldı, Evren’in adını tam da orada koydum. Koca evrene milyarlarca insan sığarken yavrularımdan biri ellerimden kayıp gidiyordu, bi’ benim yavrum sığamıyordu şu koca dünyaya.” Sakinleştirdiği duyguları anlatırken yeniden alevlendi, teselli edemiyor oluşum canımı çok sıkıyordu, bunların hepsi bittiğinde daha özenli davranmak istiyordum özellikle anneme karşı.
“Korktuğum başıma geldi tabi, rabbim kardeşini benden aldıktan sonra Evren ve Evrim olan isimlerinizi; Evrin olarak birleştirip yaşatmak istedim, şimdiyse ne kadar doğru bir karar verdiğimi anlıyorum, kızlarımın ikisi de bunca zamandır yanımdaymış da ben yeni fark etmişim.” Ne söylesem boş geleceğini biliyordum, yaşadıklarının bir benzerini bile yaşamadığım için annemi gerçek manada anlayabilmem mümkün değildi fakat bundan sonra her zaman yanında olacak ve kayıp ettiğimiz onca zamanı bir nebzede olsa telafi etmeye çalışacaktım, annem bunu sonuna kadar hak ediyordu.
Öylece dikilmeyi bırakıp annemin oturduğu yatağın önüne çöktüm, başını eğip ağladığını saklamaya çalışıyordu bense tam gözlerinin içine bakmak istiyordum. “Daha erken öğrenip yanına gelemedim, itiraf edeceğiniz her anda korkup kaçtım, yeni bir dünya ve yeni gerçekler beni çok korkuttu alıştığım kendime ruhen eziyet ettiğim bir düzenim vardı ve bunu yok etmek istemedim, bu yüzden belki de en çok seni üzdüm, özür dilerim anneciğim.” Belki de son zamanlarda içimde yaşanan çatışmanın asıl nedeni içimdeki savaşı kontrol edemiyor olduğumdu, sadece kendimi değil etrafımdaki herkese bu sebepten zulmetmiştim, en azından beni affetmelerini isteyebilirdim.
Annem tam cevap vermeye yeltenecek iken kapı aniden açıldı, annemin önünden kalkana kadar babam içimden geçip annemin yanına oturmuştu bile. “Beni hiç dinlemiyorsun ama bak hasta olacaksın üzüntüden, dinlenseydin ya.”
“Sadi, uyumadım çünkü Evrin burada astral gezgini şu anda az önceye kadar konuşuyorduk.” Babam etrafına bakındı ama bir şey göremeyince anneme tekrar döndü. “Seninle bağlantı kurdu o zaman tamam, size bir iyi bir de kötü haberim var!”
Babamın kafasının içinde bütün bağlantıları birleştirip çabucak bir sonuca bağlamasına bayılıyordum, olayları çok iyi analiz edebiliyor ve hemen çözüm yoluna gidiyordu, keşke huyum biraz ona çekseymiş diye düşünüyordum tanıştığımızdan beri. Annem meraklı gözlerle cevabını bekliyordu. “Parti gecesi Evrin’le beraber 10 kişiyi birden kaçırmışlar, hepsini de yeryüzü oyunlarında yer alacak takımlardan seçmişler, gece halkını savunan koruyucu topluluğunun başının altından çıkmış bütün olanlar. Kurul geceden beri rehine pazarlığında zarar gelmeyecek şekilde orta yolu bulmaya çalışıyormuş, bizim kızın tek şansızlığı o an dışarıda olmasıymış onları iş başındayken gördüğünü düşünmüş olmalılar.”
Gerçekten de tüm şansızlığı üstüme çekmiş gibi hissediyordum, aklım bambaşka yerde olduğu için tek rota evime giden yoldu o an ayaklarım nereye götürürse oraya gidiyordum. “Kötü haber de pazarlık iyi geçmezse ellerindeki tüm koruyucuları öldürmekle tehdit ediyorlar, birkaç video gönderilmiş gece boyunca işkence görmüşler aileler perişan durumda.”
“Eski peynir fabrikası olabilir tutulduğumuz yer, küflü peynir gibi kokuyordu etraf, eski marka etiketleri vardı ‘On Süt Ürünleri’ yazıyordu.” Annem dediklerimi olduğu gibi babama aktardığında heyecanlandı.
“Şehrin güney çıkışındaki terkedilmiş fabrikanın ismine benziyor, hemen karargâha haber versek çok iyi olacak ne kadar çabuk harekete geçebilirsek o kadar iyi, dikkatli ol güzel kızım sakın dikkatlerini çekme gözleri dönmüştür gaddarların sana kötü bir şey yapmasınlar tamam mı?” Duyduğumu bildiği için etrafına bakınarak konuştuğunda; “Merak etme babacığım bilincim kapalı sandıkları için bana dokunmayacaklardır.” Dedim fakat beni duyamadığı için annem aynen aktarmıştı.
İstemsizce yeniden bir yere çekildiğimi hissediyordum, anneme; “Sanırım bedenime geri çekiliyorum, beni merak etmeyin siz gelene kadar hayatta kalmak için elimden geleni yapacağım.” Kafasıyla onaylama işareti yaptığını bile zar zor görmüştüm komple karanlığa teslim olmadan önce kardeşimin; “Korkma! Beni göremesen de hep senin yanında olacağım.” Dediğini duymuştum.
Gözümün perdesine inen karanlık gittikçe derinleşiyordu ve canımın acısını en şiddetinden hissediyordum, bedenime zorla geri çağırılmış olmalıydım çünkü karnıma doğru çok sert bir tekme yemiştim. Acıdan sızlanarak bulunduğum yeri anlamaya çalışıyordum, gözlerim uzun süre kapalı olduğundan kısık şekilde aralamıştım, buğulu görüyordu. “Kalk! Seninle daha işimiz bitmedi, hemen ölemezsin.”
Sert zemini hissediyordum, sanırım artık bedenimi paçavra gibi attıkları koltukta değildim fakat ses beni kaçıran adamlardan biriyle aynıydı. Çiğnediği naneli sakızın kokusu burnuma dolduğunda güçlükle ayılmaya çalıştım, kendimi yerden kaldırmak bir tarafa dursun vücudumun herhangi bir yerini oynatmak bile eziyetten beterdi. “Su! Suyunuz var mı?”
Başta ciddi miyim diye baktığına eminim homurdanarak benden uzaklaştı, kısa süre sonra da küçük bir şişe suyu üstüme fırlattı. “Al, zıkkımlan.” Ne dediği umurumda değildi yardım gelene kadar uslu durmalıydım, bir çırpıda şişeye sarıldım kapağıyla biraz boğuştuktan sonra açıp içmeye çalıştım, boğazım o kadar kurumuştu ki utanmasam Allah razı olsun diyecektim bu herifler bir duayı bile hak etmiyorlardı.
“Seni planda yoktun ama her nasılsa başını belaya sokmayı başarmışsın.” Sesin sahibi tanıdıktı uzakta olsa da çok net duyuluyordu, hiç acelesi yokmuş gibi ağır adımlarla geliyordu. Olduğum yere ulaştıktan sonra ilk yaptığı şey arsızca sakızını ağzından düşürmeyen adamın suratına bir yumruk indirmek oldu. “Ben size bu kız sağ salim getirilecek demedim mi?”
Adam geriye doğru sendeledi; “Ama efendim biz varlığını fark ettiğimizde çoktan topluluğun üyeleri tarafından dövülmüştü, bizim suçumuz yok.” Dedi. Baştaki o üstten bakan tarafı Erdi gelince süt dökmüş kediye dönmüştü, her ne olduysa kaçırılanlar arasında fark edilmiş olmalıydım, hay ben böyle işe demek isterdim fakat başımın belaları bitmek bilmiyordu bir türlü.
“O zaman git şu doktoru çağır, bu halde işime yaramaz.” Mahcup bir ifadeyle hızlıca bulunduğumuz yerden uzaklaşıp gözden kayboldu, odağını giden adamdan bana doğru değiştiren Erdi eğilip daha yakından halimi incelemeye başladı, suratını; ‘pekte bir şeye benzemiyor’ der gibi bakıyordu.
“Boynundaki kan tılsımını sana benim salak oğlum verdi değil mi?” Boynuma baktığımda Nermin annemin kolyesini hala taktığımı fark ettim anlamadığım kan tılsımı dediği şeyin ne olduğuydu. “Saçma sapan konuşma kolye benim.” Dediğimde bile duydukları umurunda değildi, sanırım kolye her neyse bildiğimden fazlasını barındırıyordu.
“Seni, benden korumak isterken aslında bana iyilik yaptığının farkında bile değildi.” Erdi’nin keyfi yerinde görünüyordu, her yanım sızlıyordu fakat aklından nelerin geçtiğini öğrenmeliydim. Doktor çağırdığına göre öldürmeye niyeti yoktu ama sanırım ölmekten beter bir durumla karşılaşacaktım.
“Oyunları sabote etme planını sen yaptın demek ki” Ortaya bir yem atarak ağzından laf almaya çalışacaktım, ailem ve arkadaşlarının anlattıklarına biraz da kendi gözlemlerimi eklediğimde, ortaya bir şeyleri kanıtlamaya ihtiyaç duyan egolu bir profil çıkıyordu eğer ağıma düşebilirse tüm planını dinleyebilecektim sadece biraz daha kendimi acınası göstermem gerekiyordu.
“Topluluğu biraz kışkırtmam yeterli geldi plan tıkır tıkır işliyor, sadece sen hesapta yoktun.” Biraz daha üstüme gelip sıkıca çenemi tuttu, dik dik bakarken canımın acıdığını biraz abartarak belli ettim, az daha sabır göstermem gerekiyordu. “Dua et oğlumun enerji ikizisin yoksa çoktan yanında yaşadığın sıradan kadın gibi mezarın dibini boylamıştın.”
Koruyucu dünyasını öğrendikten sonra Nermin annemin katillerini de öğrenmiştim, fakat elimden bir şey gelmiyordu ne ben onları öldürebilecek kadar güçlüydüm ne de onlar hatırlayacak kadar merhametliydi, acısını içime gömdüm ve belalarının bir gün bulmasını umut ederek yaşıyordum üstelik emri veren kişi kanlı canlı karşımda dururken, daha da aciz gözükebilmek için dizlerimin, üstüne oturmaya çalıştım yalvaran bir surat ifadesi takındım şimdi biraz egosunu tatmin edecek ve planının tamamını anlatmasını sağlayacaktım. “Kaçırdığınız o masum insanları öldürmeyeceksiniz değil mi?”
Nermin annemin o anki hali gözümün önüne geldiği için tanıdık hissi tekrar aradım ağlama hissi geldiğinde ne varsa süzüldü gözlerimden hatta kurduğum cümleyi o halde söylediğimin farkında bile değildim, gözyaşı dolan burnumu çektim içime, artık ondan deli gibi korktuğumu düşünüyor olmalıydı. “Final oyununa çıkabilecek takımların hepsinin içinden en iyi koruyucusu alıkonuldu, pazarlık kaçırılma hikayesi paravan kazanmasını istediğim takımın işini kolaylaştırıyorum sadece”
‘Bingo!’ sonunda ağzındaki baklayı almış olsam da sırf galaxi takımı oyunları daha kolay kazansın diye yapmış olmasını hazmedemiyordum, boşu boşuna o insanlar gece boyunca türlü işkencelere maruz kalmıştı ayrıca yeryüzü oyunlarını karıştırarak emir-komuta ağının genişliğiyle karargâhı tehdit etmiş oldu. Peki ben ne olacaktım asıl büyük soru buydu?
Yine aynı ağlamaklı ve üzgün ifademi bozmadan; “Beni öldürmeyeceksin ama bırakmıyorsun da ne olur gideyim sana faydam olmaz ki değneğim bile yok, ayin yapmayı da bilmiyorum.” Dedim ama rahat halleri bir anlık sinire dönüştü ve bana; “Kes sesini! Seni ölmekten beter edeceğim, hiçbir yere gidemezsin.” Diyerek çıkıştı, aklında kalan neler var bir öğrenebilseydim.
Başımda başka bir adamı dikilirken birkaç telefon görüşmesi yapabilmek için uzaklaştı, bir süre sonra tanımadığım iki kişiyle geri döndü. Kişilere aşina gibi bakan kişinin doktor olduğuna emin oldum fakat yanında gelen kişi bilmediği bir ortama girmiş yabancı gibiydi, herkes de bir ölüm sessizliği sarmışçasına konuşmamakta direniyorduk. “Bu içerden bilgi sızdırdığına emin olduğun çalışan değil mi?”
Etrafına yabancı gibi bakan çocuk ortaya atılan suçun zanlısı olduğunu az önceki endişeli ifadesinden belli etmişti, belki kaçabilirim diye etrafına bakınıyordu çoktan bileti kesilmiş olmasına yorup içten içe üzülmüştüm fakat bunu burada, şu anda niye yapacaklar? Anlam veremediğim tek konu buydu. “Korkma, ölmeyeceksin ama bir daha yanlış bir şey de yapamayacaksın.”
Adamlardan biri çocuğu yaka paça benim olduğum tarafa getirirken diğeri kollarımdan tutup beni ayağa kaldırmaya çalışıyordu canımın acısını unutmuşken yeniden alevlendirdiği için dişlerimi sıkarak dayanmaya çalışıyordum fakat katlanılacak gibi değildi. Doktor denilen adamı Uzay, Toprak ikilisinin karşılaşmasından önce çıktığım astral seyahatten hatırlıyordum, tam olarak ne yapacağını bilmediğimden fazlasıyla tedirgindim. Bir avuç içini gösterecek şekilde bana diğerini de çocuğa doğru uzattı, parmaklarını içe doğru kapatmaya başladığı gibi duyduğum tüm o acının bütün bedenimden dışarıya doğru çekildiğini hissediyordum, çok geçmeden ellerinde biriken enerji toplarını odadaki herkes görebiliyordu.
Benden aldığı acı dolu negatif enerjiyi karşımdaki zanlıya onun enerjisini de bana aktardığında, sanki bütün gece işkence etmemişler gibi dinç ve sağlıklı hissetmeye başlamıştım, gerçi içimden bir ses bunun kısa süreli olacağını söylüyordu. Benim hastalıklı negatif enerjimi alan adam yere yığıldı acı içinde kıvranırken Erdi başına dikildi. “İspiyonladığın onca bilgiye değer gördüğün tatlı canın acıdığında nasıl da kendini düşünür oldun, kalan iyi enerjinin hepsini sömürdüğümde bir daha eskisi kadar cesaretli olamayacaksın.”
Bir hışımla yere komple itip iki elini de adamın göğsüne üst üste yerleştirdi, adamın kalan enerjisini de kendisine çekiyor gibiydi kollarından yukarı yönde akıyordu. Sonuna kadar sömürdükten emin olduktan sonra kalktı, adamları sürükleyerek zanlıyı dışarı götürdüler. “Gelelim sana.”
Bir anda odağını bana döndürüp üstüme doğru yürüdüğünde refleks olarak adımlarımı geri geri atıyordum, adamlarından biri arkamdan kollarımı sıkıca tuttuğunda direnmemin hiçbir fayda sağlamayacağına inansam da çabalamaktan geri durmuyordum. “Kendi yarattığın olumsuz düşüncelerin esiri olup sonunda ölmek isteyeceksin.”
Az evvel bütün enerjisini sömürdüğü adama yaptığı gibi kollarını göğsüme doğru uzattı, enerjimi çekiyordu bütün bedenim sarsılırken içimde yeşertmeye çalıştığım bütün olumlu anlarım dumanlar içinde kayboluyor gibiydi, sadece zihnimin değil ruhumun da ürettiği bütün pozitif enerjiyi kendine çekiyordu.
“Bak aklıma ne geldi? Geçen elimizden kaçan deneğin illüzyonunu şu kızda oluştur oyunları iyice bir karıştıralım, kıyamet projesinin ne denli büyük olduğundan korkmalarını istiyorum.” Erdi doktora konuşuyordu fakat içimden sadece yaşamanın bir anlamı olmadığına dair düşünceler zihnimi bulandırıyordu, başıma gelenlerin hepsi benim salaklığımdandı, yapabilecekleri her şeyi hak ediyordum keşke hiç doğmamış olsaydım.