Dün akşam yemekten sonra hemen uyumuştum.
Sabah erkenden kalktım ve hızlıca alarmı kapattım.
Daha çok erkendi. Hani akılla bu saatte kalkmaya karar vermiştim bilmiyordum, tek bildiğim çok heyecanlı olduğumdu.
Uyandığım gibi ayaklanınca bir gözüm kararsa bile hemen toparlandım.
Yavaşça doğruldum ve gözlerimi ovuşturarak kendime gelmeye çalıştım.
Odamdaki banyoya ilerledim ve yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçalayarak sabaha başladım.
Bugün önemli bı gündü.
'Hehehe başlasın eğlence,'
Dedi şeytan.
"Her ne yapmayı planlıyorsan hemen şimdi unutuyorsun. Bu günü bana mahvedemezsin." Dedim.
'Sen öyle san,' diye konuştu.
Ah o pislik.... Hep de kafamın kuytu köşesinde dolanıp ortaya çıkacak zaman kolluyordu.
"Sana son kez söyleyeceğim," derken aynadaki kendimi azarlıyormuş gibi duruyordum dışarıdan.
"...sakın saçma sapan şeyler yapma. Bu gün büyük gün Şeytan. Daha sonra kötülükten beslenebilirsin."
Cevap yok.
Sanırım onu ikna etmiştim.
Banyoda işlerim bitince çıktım. Kendime elbise ve güzel bir çift ayakkabı bulmam gerekiyordu.
"Başlayalım o halde..." Diye mırıldandım.
Müthiş olmam lazımdı.
Belki büyüttüğümü düşünüyorsunuz ama, hayır. Bu babamın beni götürdüğü ilk önemli yemekti.
'Şaka gibi bir hafta sonra okul açılacak...'
"Pekte inanılmaz değil..." Mırıldandım.
Evet, bir hafta sonra okul açılıyordu onunla birlikte hayatıma yeni bir sayfa.
Bu benim için zor olacaktı. Hissediyordum. Ondan ziyade biliyordum çünkü psikolojik olarak hasarlı ve asosyal birinden aniden okulu değişince ne yapmasını beklersiniz ki?
İçim içimi yiyordu, korkuyor ama belli etmiyordum. Bu kadar paniğe gerek yoktu sonuçta değil mi?
Sadece aklıma eski okulumda bile zar zor kabul edildiğimi hissettiğim geliyordu. O kadar çabayla bir arpa boyu yol katetmem içler acısı bir durumdu.
Düşüncelere boğulmuşken elbise seçeneklerimin hepsini atladığımı fark ettim. Neler vardı hatırlamıyorum bile.
Başa döndüm.
Devasa dolabımda elbiselerin bulunduğu yere tekrar bir bakış attım. Tek tek elbiselere göz atarken her elime aldığım her elbiseyle kafamda bir kargaşa çıkıyordu.
Hepsi aynı anda konuşunca halletmek zordu. Bendeki de kafaydi ya hani?
Biri beğense diğeri beğenmiyordu.
Ya lanet olsun böyle ruh arkadaşlara ya!
'Ayıp ettin, sana yardım etmeye çalışıyordum,' dedi Melek.
"Sizi kırmak istemezdim ama susmuyorsunuz ki!"
'Kendine gel Lizan. Sana iyi olanı yapmaya çalışıyoruz,' dedi Yargıç
"Sen hiç konuşma bitanem. Senin fikirlerine ihtiyacım yok." Derken ona geçenki kavgamıza imada bulunuyordum.
'O hiç birşeydi.'
"Pfft, hiç birşeymiş. Kendi yaptıklarını kabul etmeyen bir ödleksin sadece."
'Sen ne cüretle-'
"Sus, seni dinlemek istemiyorum."
En sonunda kendi dolabımdan umudu kesecekken bir elbise gözüme takıldı.
Fena değildi.
Hayır.
Müthişti.
Elimdeki elbiseye baktım ve içimde bir hayranlık hissi uyandı.
Elbise kolsuzdu ama boyun kısmından bağlanıyordu. Sırtı alt belime kadar açık olan elbise sırtımdaki kelebek dövmesini gösterir şekildeydi.
Babamdan habersiz yaptırdığım dövme.
Beline kadar düz bir şekilde inip belinde kıvrılarak güzel bir detay veriyordu ve kemer gibi olmasada bel kısmında altın halkalardan süsler vardı. Eteği bacaklarımı güzelce sarıyor ve bileklerinden sonrası genişliyordu. Kalp şeklinde bir yakası vardı ve kolyeler için bir boşluk bırakıyordu.
Çok hoşuma gitmişti.
Tam isabet.
Sırıttım. Hızlıca elbiseyi yatağımın üzerine bıraktım ve dolabıma geri döndüm.
Ayakkabı.
Aramaya başladım. Kutuları karıştırdıkça bu konulardan ne kadar uzak olduğumun daha da farkına varıyordum. Hep spor ayakkabılar veya onun gibi günlük şeyler vardı.
Üst raflara döndüm.
Bir kaç tane daha kutu açıp kapattığım sırada gözüme o ayakkabıyı kestirdim.
Bingo.
Kutuya uzanıp içine baktığımda tamda elbiseme uyan altın deyatlara sahip bir topuklu buldum.
Normal bir ayakkabı gibi görünürken aslında oldukça şık bir detayı vardı. Topuk kısmı bir hançer desenindeydi ve alt tabanları altın renkteydi.
Elbiseme aynen uyan bu ayakkabıyı bulduktan sonra aramayı bırakıp giyeceğim şeyleri yatağın yanında bıraktım.
Saçımı nasıl yapsaydım?
Her neyse akşam düşünürüm diye kendimce tasarı yaptım ve odamdan çıktım.
Şimdi ben evde ne yapacaktım?
Akşama kadar vakit nasıl geçerdi ki?
Çok heyecan iyi değilmiş Lizan.
Koridorda boş boş beklerken yanıma Mira geldi. Ona gülümsedim ve bahçeye doğru yürümeye başladım ama aniden aklıma gelen şeyle adımlarım yere takıldı.
"Lizan..? İyi misin?" Dedi Mira hemen anaç sesiyle.
"Mira, senden bir şey isteyebilir miyim? Biraz... Zor olabilir ancak," Keskin bir nefes verdim ve ona döndüm, gözlerimdeki ihtiyacı görmesini sağladım "...Ancak sana güveniyorum."
Mira kelimeleri dikkatle dinledi ve sindirdi. Sanki beni bu kadar endişelendiren şey hakkında ne isteyeceğimi düşünüp tartıyordu. Dalan bakışlarından emin olmadığını anlayabiliyordum ama sorun ettiği kendisi degildi, benim.
En sonunda derin bir nefes alıp başını salladı, söyle der gibi bakıyordu.
"Babam... Okulumu değiştirmesinin sebebi neydi?" Direkt konuya daldım.
Onun boş bakışlarından bunu bilmediğini anlayabiliyordum.
"Geçen kaçtığım sırada meydanda karşılaştığım bir çocuk beni tanıyordu, çok şerefsiz biriydi ama konu o değil, babamı bilmeyen yok zaten ama bana... Bir şeyler söyledi... Kavga hakkında."
Durmadan anlatmaya devam ettim ama o sırada onu kenara çekiyordum ki sesimiz başka yerlere çok gitmesin. Biraz daha alçak bir sesle devam ettim.
"Okulda bir kavgaya karıştığımdan bahsetti, bir kişiyi hastanelik etmişim. Babam bu yüzden okulumu değiştiriyor ama ben kavga etmedim Mira. Anlıyor musun? Burda bana karşı yapılan bir eylem var ve ben bunu açığa çıkarmak istiyorum, benim için bunu yapabilir misin?"
Söyleyeceğim şeyler bitince nefesimi farketmeden tutup gözlerimi ona diktim, kabul etmesini umarak beklenti içinde ona baktım. Gözlerim, lütfen, diye yalvarıyordu.
Mira biraz düşündü, söylediğim şeyler pek inanılır değildi farkındaydım ama ona yalan söylemeyeceğimi biliyordu.
"Ne yapabileceğime bakarım..." Dediği an tuttuğum nefesimi hızla verdim. Tam ağzımı açıp bir şey diyecektim ki benden önce o söze atladı.
"Ama çok bir şey bekleme, her ne olursa olsun bu evde sözüm geçmiyor ama bir şeyler deneyeceğim."
Yüzümde bir sırıtışla hızla kafamı salladım ve kollarımı ona doladım, benden uzun olduğu için boynuna değil beline doladım ellerimi, sıkıca sarıldım.
"Teşekkür ederim, teşekkür ederim, teşekkür ederim! Sen bir tanesin!"
O daha ne olduğunu anlamadan ondan ayrıldım ve bahçeye doğru yol almaya devam ettim.
Sırtımda sevgi dolu bakışlarını ve sıcak gülümsemesini hissediyordum.
Hızlıca bahçeye çıkıp çardakta terimi aldım, akşama kadar ne yapmalıyım diye düşünmekten kafayı yiyeceğim yarım saat geçmişti ve sıkıntı içinde oturmaya devam ediyordum.
Başımı geriye atmış, kollarımı göğsümde bağlamış, ayağımı hızlı bir ritimde yere vurup duruyordum.
Ofladım ve ellerimi saçlarıma geçirip biraz şekil vermeye çalıştım.
Sinir bozucu bir sessizlik vardı kafamda, hiç biri konuşmuyordu.
Normalde zihnindeki kaos beni yalnız bırakmazken onlarda sıkılmış gibi kendi mağaralarına çekilmişti.
"Hey," dedim içindeki ruhlara.
"Orada mısınız?" Mırıldandım. Ses yoktu.
"Çok sıkıcısınız!" Aniden doğruldum ve bu hareketin ile birlikte bahçedeki görevlilerden biriyle göz göze geldim. Bu yüze aşina değildim, herhalde babamın yeni işe aldığı elemanlardan biriydi ama şimdiden onu korkutmuşum gibi bana bakıyordu.
Gözlerimi ona diktiğim sırada aceleyle bakışlarını kaçırıp başka bir şeyle meşgulmüş gibi yapması dikkatimden kaçmadı.
Sakince geri yaslanıp gözlerimi ondan çektim, ellerimle oynamaya başladım.
Lanet olsun cidden çok sıkılmıştım.
Temiz havada yapılacak bir şey bulamayınca ayaklanıp içeri girdim, mutfaktan lezzeti kokular geliyordu. Gözlerim kolumdaki saate kaydı.
Bu saat annemden bize kalan tek şeydi sanırım. Babam başkalarını saklıyorsa şaşmazdım ama bunu bana verme cüretini göstermişti. Bunun için ona minnettardım.
Evet, tahmin ettiğim gibi kahvaltı saati yaklaşıyordu. Adımlarım istemsizce mutfağa ilerledi, Nazlı ablanın yemekleri parmak yedirtiyordu.
Kapıyı açıp içeriye adım attığım sırada türlü çeşitlerle donatılmış kahvaltı masasını gördüm, gülümsedim.
"Ellerine sağlık Nazlı abla." Ona döndüğümde bana gülümseyişini sundu.
"Ne demek canım. Afiyet olsun." Dedi her zamanki tatlılığıyla.
Masaya değil onun yanına gidip sandayle çektim. Yerleşip ona baktığım sırada meyve suyu yapıyordu.
"Daha ne yapacaksın abla, bırak yeter. Gözümüz doydu zaten hepsi bitmez bunların."
Gülümseyerek iç çekti.
"Ziyan olacak desene,"
Öyleydi, babam sofradan bir şey eksik etmek istemediği için yemekler çoğunlukla ziyan oluyordu ve bu içimi burkmaktan başka bir işe yaramıyordu.
"Hayvanlara veririz abla." Diye bir çözüm önerisi mırıldandım. Zaten bunu yaptığını biliyordum, içim gidiyordu bu tatlılığına.
"Veririz kuzum." Dedi son heceyi uzatarak.
Başımı salladım ve yaşlandım, meyve suyunuda masaya bıraktığı zaman yanıma gelip yerleşti başka bir sandalyeye.
"Genelde-" diye söze başlayacaktım ki babamın içeriye girmesiyle sözüm kesildi. Vücudum refleksif bir şekilde gerildi ve aldığım nefesi hızla geri vermeme sebep olacak bir gerginlik havayı sardı.
"Baba," dedim ayağa kalkıp. Yavaşça sofradaki yerime oturup onun da gelmesini bekledim.
O da yerine yerleşince yemek başladı. Sessiz bir şekilde yemek yiyorduk, her zamanki gibi.
"...akşam için ne giyeceğimi hallettim." Diye söyledim ağzıma yeni lokma atarken.
"Güzel." Dedi sadece.
Of şu tavırları yok mu...
Yemek düşündüğümdan daha hızlı geçmişti, bir kaç cümle dışında bir diyaloğumuz olmamıştı.
Yemek bittiği sırada saat daha anca 12'ye geliyordu, bu demek oluyordu ki daha gitmemize 6 saat kadar vardı.
Hayatıma normal şekilde devam etmeye çalıştım ama ders yoktu, is yoktu ki. Ne yapsaydım?
Yatağıma atlayıp telefonumu kaptım. Biraz sosyal medyada gezindim ve güncellemelere baktım, yaklaşık bir kaç saat öyle devam etti, ve bu sırada hakkımızda haberler de görmüştüm. Pek dikkat etmemiştim çünkü ilgimi çekmiyordu.
'Yalancı.' dedi Yargıç.
'Sadexe göreceğin şeylerden kaçan bir ödleksin.' dedi önceki pekte tatlı geçmeyen sohbetimizden alıntı yaparak. Sanki sırıtıyordu, sesinden hissediyordum.
Onun gibi karşı çıkmak yerine sadece iç çektim ve telefonu bırakarak tavanla bakışmaya başladım.
Bir süre öyle kaldıktan sonra ayağa kalkıp kütüphaneye ilerledim.
Yarım bıraktığım kitaba devam edecektim.
Grange'in Siyah Kan adlı kitabını elime alıp kendi köşeme ilerledim, puflardan kahve makinesi ve kupalardan oluşan çok rahat ve tatlı bir kitap okuma yerim vardı.
Kaldığım yeri açıp okumaya devam ettim.
En sonunda kelimeleri anlamakta zorlandığım raddeye gelince kitabı bıraktım, saate gözlerim kaydı.
17:04
İyi bari gitmemize 50 dakika falan kalmıştı, etkinlik 7'ye doğru başlasa da bizim malikanemizden uzakta kalıyordu. Öyle demişti babam.
Yani 6 gibi çıkacaktık, hızla kalkıp hazırlanmak için odama gittim. Elbisemi giydim ve saçlarımı yapmak için banyoya ilerledim. Çok uğraşmaya mecalim yoktu topuz çubuğu kullanarak saçımı zarif bir şekilde topladım. Makyajımı da fazla abartmadan altın parıltılı detaylarla süsledim.
Banyoda işim bitince yavaşça kendime dikkat ederek çıktım, odamdaki boy aynasında yürüdüm.
Çok güzel olmuştum.
Kendi kendime gülümsedim.
Saate baktım ve cikmamiza 10 dakika kadar kaldığını gördüm, hızla dolabıma gidip siyah bir çanta seçtim ve içine telefonumu, kredi kartımı, rujumu son olarak kulaklığımı koydum. Bu sefer saçlarımı bozmamak için JBL değilde Airpods aldım, kablosuz kulaklıkla rahat etmiyor, her an düşecek diye ödüm kopuyordu ama saçımı ve makyajımı bozamazdım.
Takı kuruma ilerledim ve elime gelen ilk altın küpe setini alıp bir iki bilezikle bir kolye kaptım.
Takılarımı taktığımda işte tamamen hazırdım.
Parfüm de sıkıp odamdan hızla ayrıldım ve ön kapıya ilerledim.
İşte bizi bekleyen limuzin oradaydı.