2142 yılının serin bir bahar akşamında, Yeni Kadıköy'ün çok katlı teraslarından birinde, Ozan Bey mutfakta ter döküyordu. Dışarıda, İstanbul'un devasa kalkan kubbesinin hemen üzerinde süzülen yörünge asansörünün ışıkları yanıp sönüyor, gökyüzünde otonom uçan araçların oluşturduğu neon nehirler akıyordu. Ama Ozan Bey'in umurunda olan tek şey, karnıyarığın iç harcının tuzuydu.
"Baba, lütfen patlıcanları çok yağlı yapma. Zendari'lerin sindirim sistemi Dünya zeytinyağına tam alışkın değilmiş," dedi Defne, mutfak kapısında belirerek. Üzerinde şık ama sade bir akşam elbisesi vardı. Gözleri heyecandan parlıyor, parmaklarıyla gergin bir şekilde oynuyordu.
Ozan, tahta kaşığını tezgaha bırakıp kızına şefkatle baktı. "Kızım, karnıyarık dediğin yağını çekecek. Hem madem damadı taa Sirius-B sisteminden buldun, bizim Ege zeytinyağına da bir zahmet alışsın."
Defne gülümsedi ama endişesi yüzünden okunuyordu. Bu akşam sıradan bir akşam değildi. Defne, üç yıldır birlikte olduğu erkek arkadaşı Xylar'ı ailesiyle tanıştırmaya getiriyordu. Ozan için asıl mesele Xylar'ın bir uzaylı olması değildi; mesele, kızının evden uçup gidecek olmasıydı. Karısı vefat ettiğinden beri Defne onun dünyasıydı. Ha İzmirli bir çocuk, ha Siriuslu bir Zendari... Ozan için "kızını emanet edeceği adam" sınavı evrenseldi.
Kapı zili hafif bir melodiyle çaldı. Ozan önlüğünü çıkarıp derin bir nefes aldı.
Kapıyı açtıklarında karşılarında Xylar duruyordu. Neredeyse iki metre boyunda, soluk mavi ve pürüzsüz bir cilde sahip, gözbebekleri olmayan gümüş rengi gözleriyle etkileyici bir figürdü. Üzerinde kendi kültürlerine ait, yakasız, zarif ve koyu gri bir ceket vardı. En önemlisi, elinde devasa, saksıda bir Orkide tutuyordu.
Xylar, Ozan'ı görünce hafifçe öne eğildi ve kusursuz ama hafif mekanik bir aksanla Türkçe konuştu: "İyi akşamlar, Ozan Bey. Evinize kabul ettiğiniz için minnettarım. Bu, türümüzün barış ve uzun ömür dileğini simgeleyen bir armağan. Gerçi Defne dünyadaki annelerin orkide sevdiğini söylemişti, sizin de seveceğinizi umdum."
Ozan gülümsedi. "Hoş geldin oğlum, geç içeri." Xylar'ın, ayakkabılarını çıkarmak için kapı eşiğinde manyetik botlarının bağcıklarıyla boğuşması Ozan'ın hoşuna gitmişti. Hangi gezegenden gelirsen gel, bu eve ayakkabıyla girilmezdi.
Yemek masasına geçtiklerinde atmosfer başlarda biraz gergindi. Masada geleneksel Türk yemeklerinin yanında, Defne'nin Xylar için özel hazırladığı, sentezlenmiş protein küpleri ve yosun salatası vardı.
"Eee Xylar," diyerek söze girdi Ozan, suyundan bir yudum alırken. "Defne bana Atmosferik Düzenleme Merkezi'nde çalıştığını söyledi. Memnun musun işinden? Yörünge istasyonunda yaşamak zor olmuyor mu?"
Xylar, karnıyarıktan -kendi için küçük bir risk olsa da- bir lokma aldı. Yüzünde hafif bir şaşkınlık belirdi, belli ki baharatlar ona fazla gelmişti ama bozuntuya vermedi. "İşimden memnunum efendim. Dünyanızın ekosistemini korumak, benim halkımın da çok önem verdiği bir denge meselesi. Yörünge istasyonundaki lojmanlar biraz dar ama... Defne ile Dünya'da, Kadıköy tarafında bir kapsül daire kredisine girmeyi düşünüyoruz."
Ozan'ın kaşları kalktı. "Kredi mi? Faiz oranları Galaktik Banka'da çok yüksek bu aralar. Altından kalkabilecek misiniz?"
"Biliyorum," dedi Xylar ciddi bir tavırla. "Ancak iki maaşla üstesinden gelebiliriz. Defne'nin botanik laboratuvarı ile benim vardiyalarımı ayarladık. Ayrıca, Zendari kültüründe 'Kael'en' adlı bir gelenek vardır; eşler hayatın yükünü fiziksel olarak da paylaşırlar. O yorulduğunda ben onun nöbetlerini devralabilirim."
Defne, masanın altından Xylar'ın dört parmaklı elini tuttu. Ozan bu detayı fark etti. Kızının gözlerindeki o güveni, o sıcaklığı gördü.
"Peki ailen?" diye sordu Ozan, sesini biraz yumuşatarak. "Onlar ne diyor bu işe? Uzaklık zor gelmeyecek mi? Bayramlarda seyranlarda Sirius'a gitmek kolay değil, bilet fiyatları malum..."
Xylar'ın gümüş gözleri hafifçe parladı, bu onların hüzünlenme şekliydi. "Annem ve babam Büyük Göç sırasında vefat ettiler, Ozan Bey. Ben Dünya'da büyüdüm sayılır. Benim için aile, Defne'nin olduğu yerdir. Eğer siz de kabul ederseniz, sizin ailenizin bir parçası olmaktan onur duyarım."
Masaya derin bir sessizlik çöktü. Sadece dışarıdan geçen bir hava taksisinin hafif uğultusu duyuluyordu. Ozan, karşısındaki mavi tenli, gümüş gözlü gence baktı. Kendi gençliğini, eşinin babasının karşısında terler döktüğü o akşamı hatırladı. Karşısındaki bir "uzaylı" değildi; sevdiği kadın için her şeyi göze almış, ev kurma telaşına düşmüş, saygılı ve dürüst bir genç adamdı.
Ozan yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde ilk defa o akşam içten, büyük bir gülümseme vardı.
"Defne," dedi Ozan. "Kızım, sen masayı toplaya dur. Ben de damat beyle balkona çıkayım." Xylar'a döndü, "Xylar oğlum, Türk kahvesi içer misin? Yoksa çay mı demleyeyim? Kahveyi nasıl içersin?"
Xylar'ın yüzünde, Defne'den öğrendiği o tanıdık insan gülümsemesi belirdi. "Orta şekerli lütfen, Ozan Baba. Ve eğer varsa, yanında bir parça lokumla."
İki adam, İstanbul'un siber-ışıklarla yıkanan gökyüzünün altında, yanlarında demlenen çayın ve köpüklü kahvenin kokusuyla balkona çıktılar. Galaksiler ne kadar uzak olursa olsun, kaygıların, umutların ve bir aileyi bir araya getiren o sıcaklığın aslında hiç değişmediğini her ikisi de çok iyi biliyordu.