Aradan tam dört yıl geçti.
Zaman, beni ormanın karanlığında bir sarmaşık gibi büyütürken, içimdeki o küçük kız çocuğunu tamamen boğup öldürmüştü. Artık on dokuz yaşındaydım. Ormanın amansız şartları bedenimi bir çelik gibi bilerken, doğa bana tahmin edemeyeceğim bir lütuf sunmuştu. Aynadaki yansımama baktığımda, acının ve intikam ateşinin şekillendirdiği, nefes kesici bir kadın görüyordum. Gözlerimdeki o eski korku dolu gümüş parıltı, şimdi derin, gizemli ve hipnotize edici bir yeşile dönmüştü. Saçlarım omuzlarımdan dökülen simsiyah bir nehir gibiydi ve tenim, gecenin karanlığında ay ışığı gibi parıldıyordu. Güzelliğim, en ölümcül silahımdı; çünkü insanlar güzel şeylerin arkasındaki zehri asla göremezlerdi.
Sırtımdaki o gece gökyüzü renkli kemanı ve kalbimdeki nefreti kuşanarak küllerimden doğduğum yere, o kanlı saraya geri döndüm. Ama bu kez surları aşacak bir orduyla değil, adımı gizleyerek, asil ama gizemli bir müzisyen olan "Melisande" kimliğiyle kapıdan girdim. Saray, ailemin kanı üzerine kurulmuş yeni bir saltanatın elindeydi. Tahtta, babamın katili Kral Valerius oturuyordu.
Ve o kralın, krallığın kaderini iki farklı uçta tutan iki erkek varisi vardı.
Büyük oğul, Veliaht Prens Alistair.
Kralın tam bir kopyasıydı; soğuk, acımasız ve hesapçı. Gözlerinde tek bir duygu kırıntısı bile barındırmayan, krallığı demir yumrukla yönetmeye hazırlanan bir liderdi. Saraydaki herkes ondan korkar, saygı duyardı. Onun zihnine sızmak, aşılmaz bir kaleyi tek başına fethetmekten farksızdı. Her adımı planlı, her bakışı şüphe doluydu.
Küçük oğul ise, Prens Tristan'dı.
Ağabeyinin tam aksine, saray koridorlarının en tehlikeli ve en cazibeli çapkınıydı. Kurallar, onun için sadece çiğnenmek üzere var olan önemsiz detaylardı. Yakışıklılığı ve şeytani karizmasıyla krallıktaki tüm asil kadınların aklını başından almış, gününü eğlenceyle, müzikle ve şarapla geçiren pervasız bir serseriydi. Ama saraydaki nüfuzu ve babasının üzerindeki etkisi küçümsenemeyecek kadar büyüktü.
Planım basitti ama bir o kadar da ölümcüldü. Sarayı dışarıdan yıkamazdım, bu yüzden onu içeriden, köklerinden çürütecektim. İki kardeşin arasına nifak tohumları ekecek, sarayın sütunlarını tek tek sarsacaktım.
Ve bunun için en uygun av, kolayca baştan çıkarılabilecek olan Tristan’dı.
Bir akşam, sarayın devasa kabul salonunda düzenlenen büyük maskeli baloda ilk hamlemi yaptım. Üzerimde gecenin karanlığını andıran derin yırtmaçlı, gece mavisi saten bir elbise vardı. Yüzümün yarısını kapatan dantel maskemin ardındaki gözlerim salonu taradı.
Tristan, salonun ortasında, etrafını saran hayran kadın kahkahalarının arasında kadehini yudumluyordu. Gözleri sıkılmış bir ifadeyle etrafta gezinirken, bir an için benimle kesişti. O an, zaman durdu. Bakışlarındaki o çapkın ve kendinden emin gülümseme, yerini derin bir merak dalgasına bıraktı.
Sırtımdaki kemanı yavaşça elime aldım. Salonun kenarındaki müzisyenlerin arasına süzüldüm ve arşeyle tellere dokundum. Ama bu kez çaldığım melodi ormanda çaldığım o hırçın savaş çığlığı değildi. Bu, bir erkeğin ruhunu yavaş yavaş eritecek, onu uykusunda bile peşinden sürükleyecek kadar davetkar, büyüleyici ve tehlikeli bir aşık melodisiydi.
Tristan, elindeki kadehi yavaşça yanındaki masaya bıraktı. Etrafındaki kadınları umursamadan, adeta hipnotize olmuş gibi doğrudan bana doğru yürümeye başladı. Adımları sabırsızdı.
Tam o sırada, salonun en karanlık köşesinde, bir sütuna yaslanmış halde bizi izleyen soğuk bir çift göz fark ettim. Veliaht Prens Alistair, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerini kısmış bir şekilde doğrudan beni izliyordu. Bakışlarında Tristan'ın aksine büyülenmiş bir hayranlık değil, ruhumu delip geçmek isteyen keskin bir şüphe vardı.
Oyun başlamıştı. Çapkın olanı avucumun içine alırken, soğuk olanın pençesinden kaçınmak zorunda kalacaktım. Ve bu saray, ikisinin de mezarı olana dek durmayacaktım
Arşeyi son kez yumuşakça tellerden çektiğimde salonda derin bir sessizlik oldu, ardından yapay alkışlar yükseldi. Kemanımı göğsüme bastırıp hafifçe eğilerek selam verdim. Başımı kaldırdığımda Tristan tam önümde duruyordu. Maskesinin altındaki ela gözleri adeta parıldıyordu.
"Hayatımda pek çok şey dinledim, matmazel," dedi Tristan, ses tonundaki o alışılmış kendinden emin çapkınlıkla. "Ama hiçbiri ruhuma bu kadar cüretkarca dokunmamıştı. Kimsiniz siz? Sarayda daha önce böyle bir güzelliğe ve yeteneğe rastlamadığıma eminim."
Maskemin altından hafifçe, onu meraklandıracak gizemli bir tavırla gülümsedim. "Sadece rüzgarın taşıdığı bir melodi deyin, Prens Tristan. Bugün buradayım, yarın ise belki de çok uzaklarda."
Tristan bir adım daha yaklaştı, aramızdaki esrarengiz havayı tamamen yok etmek ister gibiydi. "Gitmenize izin vereceğimi hiç sanmıyorum. Sarayımın bu kadar büyüleyici bir sesten mahrum kalması büyük bir kayıp olurdu. Sizi her gün dinlemek için ne yapmam gerekiyor?"
Onu tamamen avucumun içine almak üzereydim ki, arkasından gelen soğuk ve otoriter bir ses aramıza bir duvar gibi örüldü.
"Tristan. Misafirlerimizi rahatsız etmeyi bırak."
Gelen Alistair’dı. Maskesizdi; keskin yüz hatları, düzgün taranmış kumral saçları ve buz mavisi gözleriyle salondaki herkesi tir tir titretecek bir ciddiyete sahipti. Bakışları doğrudan benim üzerimde kilitlendi. O gözlerde en ufak bir hayranlık yoktu; sadece ruhumu, geçmişimi ve maskemin altındaki gerçek yüzümü çözmeye çalışan bir analistin dikkati vardı.
Tristan bıkkın bir nefes vererek ağabeyine döndü. "Her zamanki gibi eğlenceyi bozuyorsun, Alistair. Sadece bu harika hanımefendinin müziğini övüyordum."
"Güzel bir müzik, evet," dedi Alistair, bir adım daha atarak doğrudan karşıma dikildi. Boyu benden oldukça uzundu ve yarattığı aura üzerimde görünmez bir baskı kuruyordu. "Ama bir o kadar da tekinsiz. Çaldığınız eserin melodisi saray kütüphanemizdeki hiçbir nota kitabına ait değil. Nereden öğrendiniz bu parçayı, Melisande?"
Adımı söylerken üzerindeki şüpheyi gizleme gereği duymamıştı. Kalbimin bir anlık hızlandığını hissetsem de yüzümdeki sakinliği bozmadım. "Kendi bestem, Prens Alistair. Ormanın fısıltılarından esinlendim."
"Orman demek..." Alistair’ın gözleri kısıldı. "Sınırlarımızdaki o karanlık ormanda hayatta kalıp böyle bir melodi yaratmak... Oldukça şaşırtıcı."
Tristan hemen araya girdi, Alistair'ın bu sorgulayıcı tavrından sıkılmıştı. "Ağabey, her şeyi bir devlet meselesine dönüştürmek zorunda değilsin. Melisande sarayımızda kalmalı. Babamın yaklaşan doğum günü şenlikleri için ona özel bir müzisyen arıyorduk zaten. Melisande'den daha iyisini bulamayız."
Alistair gözlerini benden ayırmadan yavaşça başını salladı. "Belki de haklısın, Tristan. Matmazel Melisande'yi sarayda ağırlamak, onun bu sıra dışı yeteneğini daha yakından gözlemlememize yardımcı olacaktır."
Bu bir davet değil, beni gözünün önünde tutarak açığımı yakalama hamlesiydi. Alistair tehlikeliydi ama onun bu şüphesi beni durduramayacaktı. Tristan'ın ilgisini kullanarak sarayın en derin odalarına sızacak, Alistair'ın şüphesini ise onların sonunu hazırlamak için bir avantaja çevirecektim.
Gözlerimi Alistair’ın buz mavisi gözlerine diktim ve hafifçe eğildim. "Sarayınızda kalmak benim için bir şeref olacaktır, asil prenslerim."
İçeri sızmıştım. Artık oyun onların topraklarında, benim kurallarımla oynanacaktı.














