Julian’ın kapıyı üzerimize kilitleyen o sinsi ve ağır demir sürgü sesi, mahzenin nemli taş duvarlarında dalga dalga yankılanırken odadaki tüm hava bir anda buz kesti. Alistair’ın üzerimdeki kaslı ve çıplak bedeni anında bir yay gibi gerildi. Göğsü, az önce yaşadığımız o akıl almaz zevk krizlerinin etkisiyle hala hızla inip kalkıyordu; ancak o buz mavisi gözleri saniyeler içinde o şehvetli karanlığı fırlatıp attı. Geleceğin imparatorunu yöneten o acımasız, keskin ve dahi zeka yeniden devreye girmişti.
"Bizi kapana kıstırdığını sanıyor aciz herif," diye hırıldadı Alistair. Sesi öfkeden darmadağındı ama gözlerinde zerre korku yoktu.
Hızla üzerimden kalktı. Yerdeki ezilmiş haritaların, darmadağın olmuş kumaş parçalarının arasından kıyafetlerimizi tek bir hamlede topladı. Elbisemi üzerime geçirmeme yardım ederken parmaklarının tenimi yakan o kor sıcaklığı hala yerindeydi. Kendi siyah keten gömleğinin önünü hızla kapatırken, mahzenin en karanlık köşesinde duran devasa, asırlık şarap fıçılarından birine doğru ilerledi. Fıcının arkasındaki gizli bir taş mekanizmayı eliyle kavrayıp sertçe çevirdiğinde, mermer duvar büyük bir gürültüyle yana doğru kaydı ve arkasından zifiri karanlık bir dehliz açıldı.
"Sarayın altındaki bu tünelleri sadece ben bilirim, Melisande," dedi, elimi kemiklerimi kıracak kadar büyük bir koruma içgüdüsüyle sımsıkı kavrayarak. "Julian muhafızlarla buraya döndüğünde bulacağı tek şey boş fıçılar olacak. Bizi kendi kazdığı kuyuda boğmaya çalışmanın bedelini yarın gece kanıyla ödeyecek."
Bizi karanlığın içine çekti ve taş duvar arkamızdan büyük bir gürültüyle kapandı. Julian, arkasına taktığı saray muhafızlarıyla mahzenin kapısını kırıp içeri daldığında, orada sadece birbirine karışmış yoğun şehvet kokumuzu ve yerdeki yırtık ipek parçalarını bulabilmişti. Avucunu yalayan o sinsi çapkın, bizi elinden kaçırmanın çılgınlığıyla sarayda adeta terör estiriyordu ama Alistair beni kendi dairesinin arkasındaki o korunaklı kuleye çoktan yerleştirmişti bile.
Ertesi gece, krallığın en görkemli, en ihtişamlı etkinliği olan büyük kraliyet maskeli balosu başladığında saray salonları adeta parıldıyordu. Binlerce mumun aydınlattığı devasa mermer sütunların arasında, kontlar, dükler ve leydiler sinsi gülüşlerini maskelerinin arkasına saklayarak fısıldaşıyorlardı. Yüzümde altın rengi, gözlerimi ve yüz hatlarımı tamamen gizleyen sinsi bir maske vardı. Üzerime ise Alistair’ın benim için özel olarak seçtiği, bedenimi bir yılan gibi saran mürdüm rengi, ipek ve pırlanta işlemeli görkemli bir elbise giymiştim.
Julian, bizi mahzende yakalatıp Kral’ın önüne çıkarma planı başarısız olsa da pes etmemişti. Yüzündeki siyah maskenin ardındaki gururlu bakışlarıyla yaşlı Kral’ın hemen sağında, tahtın basamaklarında duruyordu. Elindeki şarap kadehini hafifçe sallarken, gözleriyle durmadan kalabalığın arasında beni ve abisini arıyordu. Alistair ise salonun tam diğer ucunda, gümüş maskesinin altından sızan o dondurucu buz mavi gözleriyle kardeşinin her bir adımını, her bir nefesini santim santim izliyordu.
Büyük intikam ve taht planı tam da Alistair’ın o muazzam zekasıyla öngördüğü gibi tıkır tıkır işledi. Julian, uşağı vasıtasıyla yaşlı ve zalim Kral’ın kadehine o ölümcül, renksiz zehri damlattığı an, Alistair’ın salonun her köşesine yayılmış olan gizli casusları çoktan harekete geçmişti. Julian’ın zafer sarhoşluğuyla doldurduğu kendi kadehi de, fark ettirilmeden aynı ölümcül zehirle taçlandırılmıştı.
Zaman geldi. Yaşlı kral, krallığın şerefine ve geleceğine kadeh kaldırmak için tahtından ayağa kalktı. Julian da büyük bir kibir ve kibirli bir gülüşle kendi kadehini havaya dikti. İkisi de aynı anda şaraplarını yudumladılar.
İlk çığlık Kral’dan koptu. Yıllar önce benim annemi, babamı acımasızca katleden o zalim adam, göğsünü yırtarcasına tutarak tahtından mermer zemine doğru büyük bir gürültüyle yığıldı. Salonda dondurucu bir kaos patlak verdi, kadınlar çığlıklar atarak geriye kaçıştı. Ancak saniyeler sonra, aynı acı ve boğuk feryat Julian’ın dudaklarından döküldü. Ağzından gelen koyu kırmızı kanlarla yere kapaklanan Julian, gözlerini dehşet ve çaresizlik içinde abisine dikti.
Alistair yüzündeki gümüş maskeyi yavaşça çıkarıp yere fırlattı. Ağır ve kendinden emin adımlarla kardeşine doğru yürüdü. Julian, can çekişirken abisinin o galip, akıllı ve acımasız bakışlarını gördüğünde, asıl kapana kısılanın ve asıl tuzağa düşenin kendisi olduğunu anladı. Muhafızlar Julian’ın uşağını yaka paça yakalayıp diz çöktürdüğünde, uşak korkudan her şeyi itiraf etti: "Prens Julian kralı zehirlememi emretti!"
Julian, hem babasını katletmenin hem de o bitmek bilmeyen hırslarının cezasını herkesin gözü önünde, acılar içinde can vererek ödedi. O sinsi çapkın ve arkasındaki tüm hain destekçiler tek bir gecede darmadağın olmuştu.
Saray muhafızları, dükler ve tüm konsey üyeleri, tahtın tek meşru, en güçlü ve en zeki varisi olan Alistair’ın önünde diz çöktü. Alistair, adımlarıyla koca salonu büyüleyen askeri bir ihtişamla kanlar içindeki taht basamaklarına doğru yürüdü. Tam o görkemli tahta oturacakken durdu. Kalabalığın arasından doğrudan bana, altın maskeli kadınına baktı. Elini bana doğru uzattı.
"Bu krallık, hainlerden ve katillerden tamamen temizlendi!" diye kükredi Alistair, sesi koca salonda yankılanırken. "Ve yanımda, bu büyük zaferin, bu tahtın ve intikamın en büyük ortağı duracak!"
Herkesin şaşkın ve hayran bakışları altında altın maskemi çıkarıp yere attım. Taht basamaklarını tek tek tırmanıp onun o geniş, güvenli elini tuttum. Yıllar önce ailemi katleden o eski krallığın tam kalbindeydim. İntikamımı Alistair ile birlikte, onun zekasıyla almıştım. Alistair beni belimden sertçe kavrayıp herkesin gözü önünde dudaklarıma o possessesif, hırçın ve mühürleyici öpücüğünü kondurduğunda, koca saray salonu tek bir sesle inliyordu: "Kraliçe Melisande! Çok yaşa Kraliçe Melisande!"
Aradan Üç Yıl Sonra
Sarayın devasa, yüksek mermer surlarla çevrili o gizli kraliyet bahçesinde ilkbaharın taze kokusu yükseliyordu. Geçen üç yıl, krallığa Alistair’ın demir yumruğu ve benim onun yanındaki sarsılmaz duruşumla eşi benzeri görülmemiş bir barış, adalet ve zenginlik getirmişti.
Güneş batarken bahçedeki büyük meşe masanın üzerinde, krallığın sınır güvenliğiyle ilgili belgeleri inceliyordum. Arkamdan yaklaşan o tanıdık, yoğun erkek kokusu ve belime dolanan o devasa, güçlü kollar içimi anında o eski, delirtici sıcaklıkla doldurdu. Alistair, çenesini omzuma yaslayıp boynumdaki o hassas noktayı dudaklarıyla hafifçe sızlattı.
"Hala devlet işleriyle mi uğraşıyorsun, kraliçem?" diye fısıldadı. Sesi üç yıl önceki o mahzendeki gece kadar derin, hırçın ve bana karşı tamamen sabırsızdı.
"Krallığımızı ve geleceğimizi korumak zorundayım, Kral Alistair," dedim, yüzümü ona doğru dönüp o yakıcı buz mavi gözlerin içine büyük bir aşkla bakarak.
Alistair beni tek bir hamlede kucağına alıp üzerindeki tüm krallık belgelerini umursamazca yere saçarak meşe masanın üzerine oturttu. Belgeler etrafa dağılırken dudaklarında o vahşi, cüretkar ve her şeyi sahiplenen tebessüm belirdi. "Bu masanın üzerindeki kağıtları dağıtmayı ve seni bu masanın üzerinde tamamen bana ait kılmayı ne kadar sevdiğimi biliyorsun," diye mırıldandı.
Geniş ellerini elbisemin derin yırtmacından içeri daldırıp çıplak bacaklarımı sımsıkı kavrayarak beni kendine doğru çekti. Ormanda ailesinin intikamını almak için tek başına büyüyen o küçük kız, şimdi krallığın en güçlü adamının kollarında, hem intikamını almış hem de ruhunu ve bedenini onun ruhuna sonsuza dek mühürlemiş olarak muhteşem, büyüleyici bir mutlu sona ulaşmıştı. Surlar ardındaki o yangın artık sönmüştü; yerini ikimizin hiç bitmeyecek olan o büyük, tutkulu sevdasına ve zaferine bırakmıştı.
-SON-












