Saat 02:03. Ev sessizdi. Karanlık, koridorlara ağır bir sis gibi yayılmıştı. Çocuk kapısını aralayıp dışarı süzüldü. Ayakları çıplaktı. Tırnaklarının arasına toz dolmuştu. “Yavaş yavaş… Salona doğru.” “Yatak odasının kapısı açık olmalı.” İçindeki sesler yine sahnedeydi. Her biri başka bir tonda fısıldıyordu. Biri tatlı, biri buyurgan, biri nefret dolu… “Bir bak. Bir anlığına.” “O senin annen değil artık. Sadece bir beden.” Çocuk yutkundu. Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi. O an hiçbir şey istemiyordu. Ne görmek, ne düşünmek… Sadece beyninin içindeki bu pis yankıdan kurtulmak… Kapıyı araladı. Annesi uyuyordu. Yüzü yastığa gömülmüştü, ince omuzları battaniyenin dışında kalmıştı. Oda ağırdı. Ter kokusu, çürük meyve gibi eski bir parfüm. “Yanaş.” “Dokunma, sadece izle.” Çocuk durdu. Gözleri doldu. “Lütfen… istemiyorum…” diye fısıldadı. “Ben böyle bir çocuk değilim…” “Sen hiçbir zaman çocuk olmadın.” “Annen seni adam etmedi.” “Sen bizi seçtin.” Elini uzattı çocuk. Ama temas etmedi. Sadece havada kaldı eli… titreyerek. “Annesin o… annem…” İç sesi artık onunla konuşmuyordu. Onu bastırıyordu. Boğuyordu. Annesi birden kıpırdandı. Gözleri hafifçe aralandı. Çocuğun yüzüne baktı… Birkaç saniyelik bir sessizlik. “Ne yapıyorsun burada?” dedi yorgun, alkolle yoğrulmuş sesiyle. Çocuk durdu. Dondu. “Uyuyamıyordum…” diyebildi sadece. Yutkundu. Gözleri yerdeydi artık. Annesi hiçbir şey demeden arkasını döndü. Uykunun içine tekrar gömülürken sadece mırıldandı: “Git o zaman. Beni de uyandırma.” Çocuk geri çekildi. Kapıyı sessizce kapattı. Ardından içindeki bir ses alay etti: “Aşkın böyle mi olur sanmıştın?”
(Devam edecek...)