Çantamı yanımdaki kayaya bırakıp ayaklarımı uçurumdan aşağı sarkıttım. Oturduğum taşın yüzeyi ıslak ve soğuktu; hissettiğim bu soğukluk, buraya neden geldiğimi bir kez daha hatırlattı. Saçlarım yüzüme doğru savrulurken, uyuşmuş ellerimle beceriksizce cebimden annemin eski bir fotoğrafını çıkardım. Fotoğrafa son bir kez, özür dileyerek baktım. Evet, bu anneme son özrüm olacaktı; çünkü artık ben olmayacaktım.
Gözlerimi fotoğraftan ayırırken kulağıma, uçurumun altında dalgalanan denizin öfkeli haykırışları çalındı. Tam o anda ben de haykırmak istedim; sesim denizle karışsın ve hayata birlikte isyan edelim istedim ama yapmadım. Bunun yerine ayağa kalktım, gözlerimi kapattım ve annemin bana neden Lavinia ismini koyduğunu düşündüm. Acaba o da benim, diğer tüm hikâyelerdeki Lavinialar gibi, kaybetmemi mi istemişti? Aslında şu an bunun pek bir önemi yoktu; çünkü bir uçurumun kıyısındaydım.
Gözlerimi açtım ve uçurumun ucuna kadar ilerledim. Kalbimin hızla çarpışını görmezden gelerek tekrar gözlerimi kapattım ve son bir kez derin nefes alarak kendimi uçurumdan aşağı bıraktım.