2016
''Amcacığım bu öyle hemen karar verebileceğin bir konu değil. Önünde biraz daha zaman var. Daha detaylı düşünmeni tavsiye ederim.''
Babam ve annem öldüğünde 18. yaşımın 3. günündeydim. Herkesin 18 yaş için kurduğu hayallerin çoğu elbette benim için de geçerliydi. Yetişkinliğe daha vardı evet ama 18 sanki yetişkinliğin ilk adımlarıydı.
Ama daha 5 gün önce üniversite sonucumu kutlarken annemle babamın vefatı sonrası kaldıramadığım haberin etkisinden daha yeni yeni kendime gelebildiğim ve dünyaya döndüğüm bir senaryoyu hiç düşünmemiştim.
Şimdi ise toparlanana kadar var olan tek yakın akrabamız, amcamda kalıyorduk. Evimiz bize aitti ve maddi durumumuz iyiydi; sağlık sigortası ve banka yatırım hesaplarımız sayesinde de ne kardeşim ne de ben üniversite okurken zorlanmayacaktık.
Ve birkaç gün içinde tercih paneli kapanacaktı. 5 gün önce tercihim çoktan belliydi. Liseden bu yana işletme okumakta kararlıydım ve Ankara'da hedeflediğim üniversite için çokça çalışmam gerektiğini biliyordum. Ve öyle de yaptım. Gelen sonuçlarım da çok iyiydi. Sıralamam çok yüksekti ve muhtemelen eğer hayalimdeki okulu seçersem yerleşebilecektim.
''Hayır amca.'' dedim tabağımdaki yemekle oynarken. ''Yiğit'i nasıl yalnız bırakabilirim ki? Artık annemler de yok ve daha önce hiç yalnız başına tatile bile gitmedi. Hem bu sene daha liseye yeni geçti. Ortamı değişti her şey değişti. Onun için işler çok daha zor olacak... Yakınlarda bir üniversite yazarım hatta belki bu sefer seçim yapmam daha sonra bir daha girerim bilmiyorum.''
Yengem şefkatle gülümseyerek sırtıma dokundu.
''Canım benim, Yiğit 4 yaşında değil biliyorsun. Evet, ikiniz için de çok zorlu bir süreç olacak ama biz her zaman buradayız. Yiğit'in de senin de huyunu da çok iyi bildiğim için, bizde kalın demeyeceğim. Keşke birlikte yaşasak ama evinizi ne kadar sevdiğinizi zaten biliyoruz. Ama sen okuluna gittiğinde aklın burada kalmayacak merak etme. Kimi zaman bizde kalır kimi zaman Esin ve Poyraz (Yiğit'ten bir yaş küçük ikiz kuzenlerim) kalır Yiğit'le. Kimi zaman biz sizin eve gideriz... Her zaman yemekleri konusunda da bizimle olur merak etme.''
Derin bir nefes verdim. Amcam devam etti.
''Şu an ne kadar farklı ve zor bir süreç geçirdiğinizi anlıyoruz kızım. Ama maalesef hayat durmaya pek izin vermiyor. Bu şansı kaçırmak delilik olur. sıralaman çok yüksek ve bir sonraki sene aynı psikoloji ile çalışabileceğinden emin misin? Ayrıca Yiğit bunu ister mi sence? Fedakarlık güzel bir şey evet ama fazlası hem ana hem sevdiklerine zarar verir. Sen yiğit için endişelenme. Onu el birliğiyle liseden mezun edeceğiz ve istediği üniversiteye göndereceğiz. Sen asıl kendin için endişelen. Yeni bir dünyaya açılacak olan sensin. Ama bil ki biz her zaman senin yanında olacağız.''
Ve öyle de oldu.
Uzun konuşmalar ve düşünme sonucu ben Ankara'ya giderken, yaz tatili boyunca ve üniversite sonuçlarıma, yerleştirmelerime, okul ziyaretim ve yurda yerleşmeme kadar annemle babamın yokluğunu hissettirmemek için didinip durdular. Onlara her zaman minnettar kalacağımı biliyordum. Aynı şekilde Yiğit'i de hiç yalnız hissettirmediler.
Böylelikle 2016'nın Eylül ayında üniversite maceram başlamış oldu.
Her ne kadar üniversite için kararımı Ankara'dan yana kullanmış olsam da bu tamamen toparlandığım anlamına gelmiyordu. Sadece hayata devam etmek zorundaydım, en azından etrafımdakiler beni kusturacak kadar fazla söylüyordu bunu bana. Bu yüzden hala tam kendime bakamayacağımı düşündükleri ve kendimi ihmal etmemden endişelendikleri için ev yerine yurda yerleşmemin daha makul olduğunu düşünmüştü amcamlar. Böylelikle yurtlara başvurmuştum ve kampüs içindeki yurt çıkmıştı. Başta her ne kadar rahat bir süreç geçireceğimden emin olsam da, oda arkadaşları kaderdir dedikleri durumu kötü yönden deneyimleme fırsatım oldu. Birkaç kere oda değiştirmeye çalıştım ama olumlu sonuçlanmadı.
Öylesine dağınık ve gürültücülerdi ki geldiğim ilk haftadan kafamın tasını attırmayı başarmışlardı. Saat 3.00'de insan neden kahkahalarla sohbet eder ki odada? Daha okulun ilk haftası ve kimseyi tanımayan yeni bir öğrenci olduğum için şımarık biri gibi görünmek istemiyordum ve sadece sakince bir kere uyarıp geri çekiliyordum ama asla halden anlamıyorlardı. Tamam dersler henüz başlamamış olabilirdi ama sonuçta bu benim uyumama engel değildi ki? Sadece sınavlar veya derslerimin olduğu günler mi uyuma iznim olacaktı ya da kabalaşmam mı gerekecekti??
Yurttaki huzur dolu(!) yaşamımın güzelliği yetmezmiş gibi, ilk ders günüm de gerçekten dillere destan bir üniversite hayatı yaşayacağımın sinyallerini veriyordu.
İngilizcemin iyi olduğunu düşünürdüm ama hazırlıktan muaf olma sınavından geçemedim çünkü en az B2 alarak geçmem gerekiyordu bölüme ama ben B1 seviyesindeydim. Aslında iyi de olmuştu bir yandan. Her ne kadar hayata devam etmeyi kafaya koyarak yoluma odaklansam da içten içe bir toparlanma sürecindeydim ve hazırlık zamanları sürece alışmama yardımcı olabilirdi.
B1 kursundan başlamak yerine temelden sağlam gidelim mantığıyla A2'den başlamak istediğimi belirtmiştim.
Ve size genel durumdan bahsettiğim sırada beklediğim kahvem yüzünden ilk dersime an itibariyle geç kalıyordum.
"Gerçekten çok üzgünüm." dedi 10 dakika önce tam hazırladığı kahvemi bana uzatırken yanlışlıkla elinden kayıp yere düşüren ve yaka kartından adının Murat olduğunu öğrendiğim genç.
Dün gece yine odadakilerin daha ilk haftadan tabiri caizse gözlerine kestirdikleri erkeklerle ilgili yaptıkları kahkaha dolu show yüzünden uykumu alamamıştım ve sabahın 8.00'indeki derse, ilk dersim olduğu için uyanık gitmek istiyordum.
Onca kafe varken kampüsün içinde, geldiğim kafede normalde çok kişi olmamasına rağmen sipariş ettiğim kahve gerçekten çok geç gelmişti. O da yetmezmiş gibi tam sonunda kahvemi aldım derken aynı yaşlarda olduğumuzdan emin olduğum çalışan tam uzandığım sırada kahvemi düşürdü ve hemen özürler dileye dileye yenisini hazırlamaya koyuldu.
Başta gerçekten geç kalacağımı düşündüğüm için tekrar hazırlamasına gerek olmadığını ve gitmem gerektiğini söyledim çünkü şimdi çıksam bile en hızlı (koşar adımlarla) 10 dakika sürerdi sınıfa gitmem ve her halükarda 5 dakika geç kalırdım.
Ama kendini çok kötü hissettiğini ve bugün işte ilk günü olduğu için eli ayağına dolaştığından kahveyi hemen hazırlayacağını yoksa çok mahcup hissedeceğini söyleyince battı balık yan gider diye beklemeye başladım.
Murat anlayışım için mahcup bir gülümseme sunup hızla kahvemi hazırlarken ben de yapacak daha iyi bir işim olmadığı için onu izliyordum. Üzerinde Les Benjamins yazılı kahverengi şapkası siyah, kısa ve dağınık saçlarını kapatıyor; yüzündeki özenle çizilmiş gibi duran çilleri gölgeliyordu. Boyu benden sadece birkaç santim uzun gibiydi (boyum 172). Bu yüzden boyu sanırım 175 veya 178 arasındaydı.
Ekim ayından dolayı kafası karışık hava durumundan, dışarıda bir yanda sweatshirt giymiş öbür yanda t-shirt shortla gezen insanlar görmek normal geliyordu. Murat sweatshirt seçenlerdendi. Siyah kargo pantolonu ve sweatshirtü ile üzerindeki tek renkli parçası kahverengi şapkasıydı.
''Kahveniz.'' dedi bu sefer kahve bardağını iki eliyle tutarak. Her ne kadar geç kalışımın farkındalığından dolayı canım sıkkın olsa da gülmeden edemedim bu hareketine. ''Tekrardan çok çok özür dilerim.''
Hafifçe gülümsedim.
''Sorun değil. İyi günler.''
''İyi günler, iyi dersler.''
''Teşekkürler.''
Ve dışarı çıkarken kahvemden aldığım bir yudumun hemen ardından koşar adım işletme fakültesine gitmeye başladım.
Sınıfın önüne geldiğimde nefes nefese kalmıştım. Telefonumu çıkarıp saate baktığımda 15 dakika geciktiğimi gördüm. Ayrıca sabahın soğuğu yüzünden hafifçe kızarmış olan burnumun ucunu ve yanaklarımı...
Amfiye arka kapıdan girdiğim sırada kürsüdeki hocanın sert bakışı ve huysuz yüzüyle karşı karşıya kaldım. En arkadaki sıraların neredeyse hepsi boştu ama o bakışın ardından kapının en yakınında bulduğum ilk sıraya oturdum. Eşyalarımı hızla ve sessizce masanın üzerine bıraktığım sırada hemen yanımda oturan genç gülümseyerek bana baktı.
O kadar boş sıra varken hemen yanına oturmuş olmamın onu rahatsız etmiş olabileceğini düşündüğüm için
''Üzgünüm,'' diye fısıldayarak konuştum. ''Hoca öyle sert bakıyordu ki kapıdan girer girmez yok olmak ister gibi en yakın yere oturdum.''
Daha da gülümsedi.
''Ben de 2 dakika önce girdiğim için ne hissettiğini anlıyorum.''
Bu sıcakkanlı hali beni rahatlatırken elini uzattı.
''Berk ben.''
Zaten geç kalmış 2 öğrenci olarak yan yana da olsak zor duyduğumuz fısıltılarla konuştuğumuzdan konuşurken hafifçe öne eğiliyorduk birbirimizi duyabilmek için.
Uzattığı eli tutup hafifçe sıktım.
''Melis.''
''Tanıştığımıza memnun oldum Melis.''
Ve derse döndük. Başta geç kaldığım için ne anlattığını kaçırsam da bir grammer konusu işlediğini idrak etmem çok zamanımı almadı.
Hocanın ara vermeden bitirmek istediği dersin sonlarına doğru imza kağıdı sınıfta dolaşırken en sonunda bize gelmişti. Önce Berk, adının ve resminin olduğu alanı imzaladı. Sonra kağıdı benim önüme doğru ittirdi.
Ama kendi adımı listede bulamadım. Bazı hocalar her hafta için yeni bir liste çıkarıyorlardı ve geçen hafta listede adım varken bu hafta yoktu.
Ben mi kör oldum der gibi birkaç defa sayfaları kontrol ettikten sonra
''Dersi bitirebiliriz. İmza kağıdını buraya getirin lütfen.'' diye seslenen öğretim görevlisinin sesiyle kağıdı alarak yanına gittim. Herkes ayaklanıp dışarı çıkmaya çalıştığı için biraz yavaşça olsa da sonunda kürsüye kadar geldiğimde
''Merhaba hocam'' dedim.
''Merhaba'' derken yüzüme bile bakmamıştı. Hızlı hareketlerle eşyalarını toplayıp çantasına koyuyordu.
''İmza kağıdıyla alakalı bir sorunum vardı.'' dediğimde sonunda göz göze gelebilmiştik.
''Sorun nedir?''
Konuş da git der gibi bir tavır takınıyordu.
''Listede adım görünmüyor ama geçen hafta vardı.''
Duraksadı. Kısa bir anın ardından tekrar eşyalarına dönerken
''En alta adını, okul numaranı yaz ve imzanı at. Çıktıyla alakalı bir sorun olmuş olabilir ama her ihtimale karşı bir öğrenci işleri ile de görüş. Sonra tekrar sorun çıkmasın.''
Teşekkür edip dediği gibi ismimi ve imzamı attıktan sonra kağıdı teslim edip geriye döndüm. Berk'in henüz sınıftan ayrılmamış olduğunu görünce şaşırdım. Ayaklanıp çantasını bir koluna takmıştı ama gitmemişti.
Berk gerçekten uzun boyluydu. Oturduğumuz sırada bu kadar uzun boylu olduğunu fark etmemiştim ama muhtemelen neredeyse 190 boylarındaydı. Kilolu biri diyemezdiniz, belki de boyu uzun olduğu için, ama yapılı biri gibi duruyordu. Üzerinde mor, oversize bir tshirt ve siyah bir kot pantolon vardı. Kıvırcık siyah saçları sanki kısa bir süre önce kestirmiş gibi kısaydı.
Birer ikişer merdivenleri çıkıp yanına ulaştığımda
''Telefonunu bile almadan hızla gidince bekleyeyim dedim.'' dedi durumu tuhaflaştırmamak için uğraşır gibi. Nezaketinden dolayı gülümsedim.
''Gerçekten teşekkür ederim.'' sıranın üzerine öylece bıraktığım telefonumu ve defterimi çantama koydum.
''Ne demek.''
Kapıya yöneldiği sırada soğumuş kahvemi de alarak peşinden gittim. Sınıftan çıkar çıkmaz bulduğum ilk çöpe kahvemi attığımı görünce
''Yazık oldu.'' diye yüzünü ekşitti Berk. Aynı yüz ifadesiyle konuştum.
''Maalesef... Bu arada bir şey sorabilir miyim?''
''Elbette.''
''Öğrenci işleri nerede biliyor musun?''
Evet anlamında kafasını salladı ve hızla tarif etti. Kafamı öylesine karıştırdı ki anlamadığımı sanırım daha fazla belli edemezdim. Güldü.
''Aslında sana eşlik edebilirim. Şu anda başka bir işim yok.''
''Zahmet olmasın...''
''Ne zahmeti canım...'' dedi gülerek. O kadar güler yüzlü bir insandı ki, yanında ne kadar gülümserseniz gülümseyin pasif kalırdı.
Mahcubiyetle gülümsedim.
''Bunu belki yüzüncü defa söylüyorum ama.. Gerçekten çok teşekkür ederim. Başka ne diyebilirim bilmiyorum.''
Berk kalemini çantasına atıp, çantasını tekrar bir omzuna takarken
''Replik taktiği istiyorsak... Mesela şunu deneyebiliriz: 'Tebrikler, bu centilmen tavrınızdan dolayı bizden bir kahve kazandınız.' Nasıl fikir?''
Gülüşüne eşlik ettim.
''Tam olarak bunu demek istemiştim zaten.''
''Öyleyse,'' dedi yürümeye başlayarak. Ona eşlik ettim. ''İçemeden çöpe atmak zorunda kaldığın kahveni aldığın kafeye gidebiliriz? Kahveleri gerçekten güzeldir.''
Hafifçe kaşlarımı çattım.
''Yani kahveleri hızlı teslim alamayacağımızı bu sabah öğrenmiş oldum. İçemediğim için bilmiyorum tadını tabii. Kısacası zamanın varsa gidebiliriz. benim için fark etmez.''
Ve Berk'in de onaylamasıyla sabahki kafeye tekrar gittik. Bu sefer Murat yoktu çalışanlar arasında ve kahve gerçekten hızlı gelmişti. Ben sabah bitiremediğim kahvenin aynısından alırken, Berk ise kahve içelim demesine rağmen çay sipariş etmişti. Ücret konusunda kendi içeceğini ödemek istediğini, demin şaka yaptığını söylemişti ama yardımı için bir çayı ısmarlamama izin vermesi için rica ettiğimde 'peki öyleyse bir sonraki sefere içecekler benden ama' diyerek ikna olmuştu.
Ne ara arkadaş olmuştuk da şimdiden bir sonraki içecekler hakkında konuşuyordu bilmiyordum ama bu cümlesini çok garipsememeye çalıştım. Belki de öylesine söylemişti veya benim aksime herkesle çok çabuk bağ kurup arkadaş olabilen biriydi. Kim bilir?
Ben kahvemi Berk'te çayını alarak kafenin bahçesindeki boş masalardan birine oturduk. Sohbetimiz bölümlerimizden başlamıştı. Berk bilgisayar mühendisliği öğrencisiydi ama bu hazırlıktaki ilk yılı değildi. Dediğine göre ilk yılında pek önemsememiş hazırlığı, her halükarda geçerim demiş ve hazin son... Şu anda hazırlık tekrarındaydı.
Bir ara nasıl oldu bilmiyorum ama konu bir şekilde çizgi romanlara geldi. Sanırım Berk laf arasında bir çizgi roman karakterine gönderme yapmıştı ve esprisini devam ettirdiğimde resmen şoka uğramıştı.
''Benim kardeşim de çok fazla çizgi roman okur.'' dedim şaşkınlığı beni güldürürken. ''Benim hiç ilgimi çekmiyor aslında ama ister istemez birkaç şey kalmış aklımda.''
Ve böylelikle muhabbetin geri kalanı çizgi romanlar üzerine oldu. O andan itibaren Berk'in davranışları daha çocuksu gelmeye başlamıştı. Bunu kötü anlamda demiyordum sadece tıpkı Yiğit'in çizgi romanlarda etkilendiği sahneleri odama gelip gidip anlattığı zamanlardaki heves ve heyecanla anlatıyordu bir şeyleri.
Berk konuşmaya devam ederken yan masaya ayaklarını yorgunluk ve bitkinlikle sürüye sürüye Murat gelip oturdu. Yüzü bana dönük bir şekilde oturmuştu ama yorgunluktan olsa gerek kafasını bile kaldırmamıştı.
Onu gördüğüme şaşırmıştım çünkü demin kahve alırken onu görmediğim için gittiğini düşünmüştüm. Belki de sürekli hata yaptığı için kovulmuştu... Ama demek ki yanılmıştım çünkü Murat hala üzerinde önlüğü ve isim kartıyla duruyordu.
(Devamı part 2'de)