İçeriğe geç

Yaşanamamış Bir Aşk Hikayesi

Bölüm 1 · 12 dk okuma

Yaşanamamış Bir Aşk Hikayesi

Bölüm 1

Açılamayan Bir Telefon Araması

22.05.2024

13.45

"Sikeyim böyle işi!"

Ofis hiç olmadığı kadar gergin ve karmaşıktı. Çünkü 2 hafta önce çoktan teslim edilmiş olması gereken çoğu iş teslim edilmemiş, müşteriler sözleşip aynı anda isyan çıkarmaya karar vermişçesine tek tek arayarak nefret kusuyorlardı.

Suç kimin miydi?

Yanlış soruyu soruyorsunuz. Asıl suçlunun kim olduğu önemsizdi çünkü tek yapacağı şey, zaten hazır olan işleri müşterilere ulaştırmak olan ama onu bile beceremeyen kişi suçlu bulunmazdı. Ben, yani ekip koordinatörü, sanki günlerce sabahlayıp o işleri tamamlamamışım gibi, neden teslimini takip etmediğim için azarı yerdim.

Ve evet. Kısacası suçlu ben bulundum.

Ah, deminki küfür mü? Hayır, ben içimden daha ağırlarını sıralarken bu serzenişi dışa vuran, projelerin çoğunu birlikte hazırladığımız iş arkadaşım Efe'ydi.

Efe sinirle cebinden sigara paketini çıkarıp hızlı ve sert hareketlerle içinden bir dal alarak dişlerinin arasına sıkıştırdı. Bir yandan rüzgarlı hava yüzünden bir eliyle siper ettiği sigarasını yakmaya çalışırken bir yandan da sigarasının aşağı yukarı oynamasına neden olacak şekilde dişlerinin arasından konuşmaya çalışıyordu.

"Sen o kadar uğraş didin, salak heriflerin sorumsuzluğu yüzünden iş teslim edilmesin. Ulan boşuna mı yırttık sabahlara kadar götümüzü."

Sigara molası verdi. Derin bir nefes çekip sertçe üflerken çatmaktan o şekilde kalacağına inandığım kaşlarıyla bana baktı.

"Sen niye ve nasıl bu kadar sakin kalıyorsun ayrıca!?"

Derin bir nefes verip yaslandığım bankta sırtımı çektim.

Öğle arasına çıkmıştık ama yaşanan gerginlik dolu sabahın ardından ikimizde de iştah falan kalmamıştı. Bu yüzden yakınlarda bir parka gelip köşedeki banklardan birine oturmuştuk. Daha doğrusu ben oturdum. Efe öfkeden yerinde duramıyor, bir o yana bir bu yana volta atıp duruyordu.

"Ben de çok sinirliyim ve inan ben de senin kadar verdiğimiz emeğe acıyorum. Ayrıca hatırlatmak isterim demin tüm ofisin önünde hiç hak etmediğim kadar ağır azarları, hiçbir suçum olmamasına rağmen çocuk gibi ben işittim." O anları tekrar gözünün önüne getirmiş olacak ki yüzünü buruşturarak sessiz bir küfür daha mırıldandı.

"Sadece senin gibi göstermiyor... Gösteremiyorum hislerimi. Bu kadar. Ve gerçekten üzgünüm. Çok emek vermiştik projelere ama çoktan birkaç müşteri iptal etti bile. Bazılarını kurtarabiliriz ama çoğu proje elimizde patlayacak."

Sinirle yüzü bana dönük bir şekilde sırtını bankın hemen önündeki direğe yasladı. Direk o kadar yakındı ki neredeyse ayak uçlarımız birbirine değiyordu.

Ah evet... Bazen çok saçma ve gereksiz detaylara fazla takılırdı aklım. İnsanları çok izlerdim. Nedeni olmaksızın. Bazen yorumlamadan sadece izlerdim. Ve böyle gergin konularda bile beynim şu saçma direğin niye banka bu kadar yakın bir konumda olduğunu sorgulayabiliyordu.

Efe tuttuğu sigarayı umursamadan, sanki ağlamış gibi kan çanağına dönmüş gözlerini kapattı sağ eliyle (hayır ağlamamıştı sadece son bir aydır inanılmaz yoğun bir iş yükü vardı üzerimizde ve sürekli sabahlıyorduk. Zaten bu yüzden teslimin peşine düşememiş ve aptal gibi, diğer ekip arkadaşlarıma güvenmiştim). Parmaklarının arasındaki sigara esen rüzgar yüzünden küllerini etrafa savururken bir süre o şekilde kaldı.

Sinirini ve hayal kırıklığını çok iyi anladığım için sessizce daha iyi hissetmesini bekledim.

Bir süre bu şekilde beklediğimiz sırada arka cebimde titreyen telefonuma baktım. Bilinmeyen bir numara arıyordu. Bir süre bekledikten sonra tam açacakken

"Bu hep böyle mi olacak..." diye bağırdıktan hemen sonra bir hıçkırık kaçtı Efe'nin dudakları arasından. Ve evet. Şimdi gerçekten ağlıyordu.

Arayan numarayı unutup telefonu banka bırakıp ayağa kalktım. Adım atmama bile gerek yoktu Efe hemen önümde, eli hala gözlerini kapamış şekilde dururken, sessiz ağlayışı yüzünden göğsü hızla inip kalkıyordu. Omuzlarından tuttum.

"Gel otur şöyle." Kafasını iki yana salladı.

"Hayır."

Çatallaşmış sesi yüzünden duyulması zor bir şekilde konuşunca benim de içim paramparça oldu.

Duygularımı gizlemeye falan çalışmıyordum. Ama hayatımın her anında, hissettiklerimi dışa dökmek benim için neredeyse imkansızdı. Bilerek yapmıyordum (biri bile isteye vunu nasıl ve neden yapardı zaten) ama üzgün olduğumda veya sinirlendiğimde farketmeden içime atıp duruyordum. Sonra o hisler bir anda çok daha ağır bir şekilde kendini gösterip boğuyordu beni. Evet sırf bu yüzden, duygularımı dışa vurabilmek adına, terapi bile aldım ama bir işe yaramadı.

Şimdi ise her zaman şen şakrak Efe'nin gizlemeye çalıştığı göz yaşları kalbimi bin parçaya bölmüştü sanki.

Doğum gününde bile mumu üfledikten sonra pastasını yetiştirmeye çalıştığı projesinin başında yediğini düşününce, hiç hatası olmayan bir durumdan bu denli etkilenmesine verdiği tepkiyi normal bulacağınızı düşünüyorum.

Bir süre sakinleşmesini bekledim. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama Efe kendine gelip de benimle iletişime geçmeye karar verdiğinde artık sadece gözünün içi değil kenarları da ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu.

"Artık dönelim mi?" dedim sakince. "Yine işimizin arkasını kollaması gereken kişiler biziz çünkü. Hadi dönüp emeğimize sahip çıkalım."

Ağlamak bir işe yaramaz falan gibi saçma ve beylik cümleler kurmadım ona çünkü ağlamak en büyük hakkıydı. Ama biraz rahatladığına göre içini daha da rahatlatmak için sonuna kadar işimizin arkasında durmaya dönmeliydik.

"Tamam." dedi benimle göz göze gelemeye özen göstererek. Sanırım çekinmişti. Ağlamasını sorun etmiyordum insanın gülmek gibi ağlamak da ihtiyacıydı sonuçta ama onun çekincesine de anlayış gösterdiğim için ofise ulaşana kadar onunla beraber sessizce yürüdük.

***

18.10

İşten bugün çok daha geç çıkmak zorunda kalacağımı düşünmüştüm ama gelecek teslim tarihli olan tüm işleri bırakıp asıl soruna odaklanarak kısa sürede durumu toparlamıştık. Toparladık diyorum çünkü düzeltmemiz zaten imkansızdı. Çoktan birkaç müşteri işlerini iptal etmiş, bazıları zorunlu olarak önden yarısını ödedikleri ücreti geri isterken bazıları sadece homurdanarak sessizce artık istemiyoruz diyerek şirketimizle olan bağlantısını sonlandırmıştı. Yine de geri kalan müşterilerimizin her biriyle tek tek yaptığımız mahcubiyet dolu telefon ve görüntülü görüşmeler sonucu projelerimizi teslim ederek konuyu kapatmıştık.

Duygularımı dışa vurmada beceriksiz olsam da kriz yönetiminde harikaydım. Şimdi çalış sonra ağla mottosunu mezar taşıma yazın lütfen.

Şimdi birkaç dosyayı, belki bakarım ümidiyle, sırt çantama yerleştirdikten sonra ofisten çıkıp taksi beklemeye başladım. Arabamı genel bir kontrol için arkadaşlarımdan birinin oto servisine bırakmıştım. Arkadaşımın oto servisi evime de iş yerime de çok uzaktı ama ona güvendiğim için sadece oraya arabamı emanet edebiliyordum. Aslında bugün gidip teslim alacaktım ama kafam öylesine dolu ve kendimi öylesine yorgun hissediyordum ki o kadar yolu çekmeyi gözüm almadı. Arkadaşımı arayarak yarın geleceğimi söyledim ve eve gitmek için taksiye bindim.

Taksideyken müşterilerimizden birinin aramasını alınca sabır dileyerek açtım telefonu. Bazen bu gecikmelerin hoşlarına gittiğine inanıyordum çünkü egolarını tatmin etmek adına azar çekmeleri için bir fırsat doğuyordu. Mahcubiyetinizi hissettikleri her anda daha da üstünüze gelseler de hiçbir şey yapamıyordunuz. Bu anlarla cebelleştiğim sırada arkada tekrar bilinmeyen bir numara aramaya başladı. Ama henüz azarım bitmediği için bu aramayı görmezden geldim.

Daha sonra aslında bu numaranın öğlen arayan numarayla aynı olduğunu fark etmiştim ama eve geldiğimde yorgunluktan koltukta üzerimi bile değiştirmeden uyuyakalınca arama aklımdan uçtu gitti.

***

21.26

Uyandığımda hava çoktan kararmış ve sefil bir haldeydim. Üzerimdeki ceket kırış pırış olmuş, Efe'nin üstüme üstüme üflediği sigara kokusu hem gömleğim hem saçıma sinmişken artık sanki salonumun her yerindeydi.

Lanet okuya okuya kalkıp duşa girdim. Duşta çok durmadım ama telefonuma gelen bir aramanın sesini duymuş olsam da ona yetişemedim. Pek de umursamadım açıkçası artık bu saatte de kimsenin azarını çekecek takatim kalmamıştı.

Üzerime pijamalarımı giyip odama geçtim. Sırt çantamdan çıkardığım dosyaları çalışma masasına koyup mutfağa geçerek sıcak bir kahve hazırladım.

Kahvemi alıp çalışma masama oturduğumda telefonuma gelen bildirimlere baktım. Kaçırdığım son arama bugün açamadığım diğer iki aramayla aynı numaraydı. Ve bu numaranın muhtemelen ulaşmaktan umudu kestiği için son çare bıraktığı mesaja girdim.

''Melis merhaba. Ezgi ben...''

Mesajın devamını okumadan ''NE?'' dedim şaşkınca.

Ezgi benim üniversitede tanıştığım ve arkadaş olduğumuz 6 kişilik arkadaş grubumdandı; Ezgi, Berk, Sena, Murat, Mete ve ben. Bir zamanlar tüm hayatımızı birlikte geçireceğimizden emin olduğumuz arkadaş grubundan şu anda aktif olarak konuştuğum kimse yokken önceden bilmediğimiz hiçbir sırrımız yoktu. Berk, Sena ve Murat ile sosyal medyadan tipikleşiyorduk ama Sena dışında aktif paylaşım yapan yoktu. Ayda yılda bir Sena ile bu sayede etkileşime geçebiliyorken, belki bir post paylaşırsam Berk de beğeniyordu ama bu kadar. Murat ise vardı ama yoktu sanırım. Hayatında ne noktadaydı, neler olup bitiyordu haberim bile yoktu. Mete'nin ise sosyal medya hesabı yoktu.

Mete... Mete'nin benim için yeri, tüm arkadaşlarımdan çok daha farklı olmuştu her zaman. Her zaman çok daha yakındık. Sanki bakışımdan anlardı beni. Zaten hislerimi pek fazla aktarabilen biri değildim ama o sanki benim bile çözemediğim bir şifre varmış ve beni çoktan çözmüş gibiydi. Bazen duygularımın onun sayesinde daha da farkına varırdım. Onunla neden mi eskisi kadar görüşmüyoruz o zaman... Ona da sıra gelecek.

Ve Ezgi... Onun ile numaralarımızı değiştirdiğimizden bile haberim olmayacak kadar uzaktık birbirimize. Bir sosyal medya hesabı var mıydı şu an aktif olarak kullandığı ondan bile emin değildim. Üniversiteden sonra birbirimizi takip etmedik. Dile kolay, birbirimizi görmemizin üzerinden 7 yıl geçmişti. Ve hayır... Her zaman böyle değildik.

Neyse asıl mesaja dönmek gerekirse...

''...Gün içinde seni 3 kez aradım ama ulaşamadım. Sana söylemem gereken önemli bir konu var. Müsait olduğunda benimle iletişime geç lütfen.''

Mesaj burada bitiyordu. Çoktan Ezgi'nin numarasını kaydedip gergin bir şekilde onu geri aramıştım bile.

Ne olmuştu acaba... Evleniyor muydu yoksa? Ya da çoktan evlenmişti ve çocuğu mu oluyordu? Belki değişen harmanlarından dolayı saçma sapan bir sebepten görüşmeyi kestiği ve hep aklının bir köşesinde kalmış olan arkadaşına bir alo demek istemişti... bir dakika bu önemli bir konu sayılır mıydı ki?

''Alo?''

Bilmem kaçıncı çalışında açılan telefon sanki hiç açılmayacakmış gibi şaşırdım bir anda. Hemen toparlayarak

''Aa... Merhaba Ezgi.'' dedim.

''Selam.'' Sesi gerçekten yorgun çıkıyordu.

''Kusura bakma, bugün biraz karışık bir gündü telefona dönme fırsatı bulamadım...''

Alay dolu bir gülme sesi eşliğinde

''E yani, her zamanki gibi meşgul Melis hanım.''

Kanın beynime bu denli hızlı çıkmasının tek sebebi alaycı sesi miydi yoksa bugün yaşananlar yetmezmiş gibi 5 yılın ardından şu saatte konuştuğum eski arkadaşımın durumun üstüne cuk oturan tavrı mıydı anlamak güçtü.

''5 yılın ardından bunu söylemek için bu kadar ısrarla araman gözlerimi doldurdu.'' dedim dişlerimin arasından. Acaba gerçekten hamileydi de anlık hormon değişikliği mi yaşıyordu?

Onun da karşıda derin bir nefes verdiğini duydum. Eskiden olsa telefonu çoktan kapamıştım ama artık hiçbirimiz o eski çocuklar değildik.

''Üzgünüm...'' diye mırıldandı. ''Burada da her şey çok karışık ne hissedeceğimi pek bilemiyorum o yüzden bir an sana patladım.''

''Sorun değil.'' derken gergin bir şekilde yerimde doğruldum. ''Sorun ne?''

Uzun süreli bir sessizlik oluştu. Ama ne ben onu konuşması için darladım ne de o tek bir kelime etti. Ne kadar sürdü bu sessizlik bilmiyorum ama keşke bu haberi duyacağıma bu sessizlik sonsuza dek sürseydi.

''Mete...''

Yine sustu.

Zaten fısıltı gibi gelen sesini duymakta güçlük çektiğim için başta yanlış anladığımı düşünüp çatık kaşlarla tekrarladım.

''Mete mi?''

Bir hıçkırık koptu telefonun diğer ucundan.

''Melis... Mete vefat etti.''

Hiçbir şey ne düşünebildim, ne de söyleyebildim o an. Ne hissettiğimden bile emin değildim.

5 yıl sonra üniversite arkadaşınız sizi arıyor ve en yakın arkadaşlarınızdan birin ilk sözleri bir diğer arkadaşımızın vefat ettiğiydi. Ne düşünebilir, ne hissedebilirdim ki?

''Yarın...'' dedi sessizliğimin üstüne. ''Öğlen defnedilecek. Cenazesine katılım sağlamak istersen biz hala İzmir'deyiz. Mete'nin anne ve babasının evindeyiz. Buranın konumunu hatırlıyor musun hala? İstersen konum atabilirim... Melis... Orda mısın?''

Kendime gelip cevap vermem bir süremi aldı. Konuşmayı nasıl başardığımdan emin bile değilim ama

''Evet.'' demeyi başarabildim. Biraz duraksamadan sonra ''Hemen yola çıkıyorum.'' diyebildim.

Doğruluğunu sorguluyordum hala kafamda. Gerçek olamazdı değil mi? Nasıl olurdu da 27 yaşında ansızın, veda bile etmeden öl... Gitmiş olabilirdi?

Ama kalbim bunları söylerken, aklım Ezgi'nin ses tonu ve söylediklerini çoktan kabullenmişti bile. Nasıl beynim ve kalbim böylesine birbirine zıt kalabiliyordu bilmiyorum ama mekanik hareketlerle çoktan telefonu kapatıp bulduğum bir çantaya birkaç eşya doldurmaya başlamıştım bile.

Böylesine bir haber benim için çok da yabancı değildi. Hayatımda ilk defa böyle bir haber almıyordum. Ama annemle babam 18. yaş günümden 3 gün sonra, evlilik yıl dönümlerinde ansızın bir trafik kazası sonucu erkek kardeşim ve beni bu dünyada yalnız başımıza bıraktığında verdiğim tepkinin tam tersini veriyordum şu anda. Haberi aldığımda hatırladığım en son şey sağa sola fırlattığım objelerdi. Geçirdiğim sinir krizi sonrası o kadar kötü bir durumdaydım ki, onların cenazesine bile katılamamıştım. Belki de beynim bu yüzden aynı hatayı yinelememek için uğraşıyordu. Çünkü bir seçeneğim olsa her şeyden önce onlara daha çok ''sizi seviyorum'' demek dışında, değiştiremeyeceğim sonları olduğunu biliyordum ama en azından onlara doğru dürüst veda edebilmek isterdim.

Sanırım bu yüzden, Mete'ye veda edebilmek adına, aptal kalbimi bir kenara koymuştum.

Hızla bir uçak bileti aradım ama en erken yarın öğle saatlerine boşluk vardı.

Sinirle saate baktım. 22.30'u geçiyordu. Oto servis çoktan kapanmış olmalıydı ama arkadaşımı arayıp 1 saate arabamı teslim alabilir ve 7 saatlik bir yolculuk sonrası İzmir'e varabilirdim.

Hızla arkadaşımı arayıp durumu anlattı. Çok üzgünüm ve başın sağ olsunlu cümleler öylesine uzak gelmişti ki... O an fark ettim. Aslına her ne kadar çabucak kabullenmiş sansam da kendimi, sanki bu olay bir yalandı ve ben o zalim insanlar Mete'yi toprağın altına kapatmadan gidip onu sonsuzluk uykusundan uyandırabilecekmişim gibi hissediyordum. Sanki sadece arkadaşımı tekrardan görmeye gidiyordum. Asla cenazesine değil.

Arkadaşım arabamı gelip alabileceğimi söylediğinde teşekkür ederek kapattım telefonu ve içine ne koyduğumu bilmeden hazırladığım çantamı yanıma alarak hızla evden çıkıp taksiye bindim.

Takside bir yarım saat geçmişti ki telefonum çalmaya başladı. Bir an arayanın Ezgi olduğunu ve bir eşek şakası yaptığını söylemesini bekledim. Ama arayan en yakın arkadaşım Bahar'dı. Görüntülü aramasını derin bir nefes vererek açtım.

''Helloooooğ''

Ekranı açtığımda kamerayı gözlerinin içine kadar soktuğu için sadece yeşil gözlerini görebiliyordum. Tüm neşesiyle beni her zaman bu saatte arar ve birbirimize günlük rapor verirdik. Genelde günümü güzel ve mutlu bitirme sebebim o olurdu.

Ama bugün o günlerden biri olmadığı kesindi.

''Selam.'' dedim zorla gülümsemeye çalışarak. Onun da neşesi kaçsın istemiyordum.

Kaşları çatılırken telefonu normal bir konuma getirdi. Kumral saçları duştan yeni çıktığını gösterircesine ıslak ve dalgalıydı. Sanırım salondaydı.

''Nerdesin sen? Eve dönmedin mi hala?''

Derin bir nefes verip kısaca durumdan bahsettim.

''NE?! Melis... Üniversitedeki Mete değil mi..''

Sessizce kafamı salladığımda boğazıma koca bir yumru oturdu sanki. Bahar üniversitedeki arkadaşlarımdan hiçbiri ile yüz yüze tanışmamıştı ama hayatımın her anını bildiği gibi onları da her detayıyla anlatmıştım ona. Ve Mete'nin benim için değerini belki de en iyi o anlardı.

Bu yüzden sanırım, gözleri dolmuştu. Bir süre sonra bulanıklaşan ekrandan anlamıştım ki benim de gözlerim artık söz dinlemeyecekti.

''7 saatlik yola tek gidemezsin Melis.'' dedi göz yaşlarını silerken. ''1 haftadır işler yüzünden doğru dürüst uyumuyorsun bile. Hele bu halde... O dalgınlıkla seni tek gönderemem.''

''Sorun yok'' dedim. ''Şu an uyku dediğin şey aklıma gelecek son ihtimal inan bana. Yolda gözüme gram uyku girmeyecek.'' Gerçekten öyleydi.

''Sadece uyku değil sorun, o dalgınlıkla yola çıkamazsın. Kendini düşünmüyorsan diğer yolcuları düşün.''

Bu cümle sanırım beni tek gitme kararımdan cayırabilecek tek ve asıl cümleydi. Annemle babam, yıldönümlerini kutladıktan sonra alkollü bir şekilde binmişler arabaya. Babam normalde asla böyle bir şey yapmazdı ama zaten 10 dakikalık mesafe deyip kimine göre talihsiz bir hata bana göreyse kardeşim ve benim hayat ışığımızı çalan aptal bir kararla alkollü bir şekilde kaza yapmışlardı. Bu haberi öğrendiğimde ya bir başkasının hayatına da mal olsalardı diye düşünmeden edememiştim. Ya duvara değilde bir araca çarpsalardı ve o araçta da bizim gibi ailelerini evde yıldönümü için hazırladıkları sürpriz hediyeleriyle bekleyen çocukları olsaydı?

''Tamam.'' diye mırıldandım ve oto sanayide buluşacağımızı söyleyerek telefonu kapattık. Ve sessizce yolu izlemeye koyuldum. Bir süre ağladım. Bazen fark etmeden her stres olduğumda yaptığım gibi baş parmağımı talan ettim.

Ama hiçbir gözyaşı, hiçbir söz Mete'yi şu an tekrar eski günlerdeki gibi yanı başımda olmasını sağlayamıyordu. sahiden, neden ayırmıştık yollarımızı ki. Eğer hayatımda olsaydı her şey benim için çok daha kolay olurdu. Neden benimle olmasına izin vermedim. Neden attığı her adımda koşarak uzaklaştım ondan. Neden neden neden...

Neden hayatımın en güzel anlarını birlikte geçirdiğimiz insana son kez sarılamadım.

Eminim siz de merak ediyorsunuzdur.

Öyleyse ben kendime yapamadığım tüm pişmanlıklar için düşüncelerimde cehennemi yaşatırken, siz de bizim hikayemizin nasıl başladığını ve bittiğini izleyin...

*Bölüm Sonu*

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.