Selamlar arkadaşlar
İyi okumalar
🎧
Bipolar,Sertab Erener

🪀🪀🪀
Başıma giren, artık benim için rutin hâline gelmiş baş ağrısı ile duvardan çekildim. Bayık gözlerimi yerden çekip Ateş'e çevirdim. "Bu konuları konuşmayalım," diyerek nefesimi sessizce verirken dudaklarımı büzdüm, "Babam olmayan o adamın, ortağının çocuğusun sadece." Gözlerimdeki gözleri adının hakkını vererek yakarken içimi, bakışlarına anlam veremedim.
"Haklısın." Diyerek gülümsedi, fazla güzel ama asla inandırıcı olmayan öylesine bir gülümseme. "Biliyorum." Dedim gıcıklığına, baş ağrıma inat umursamazca okula doğru yürüdüm.
Demir sütümü almıştır umuduyla sınıfa çıkarken arkamdan Ateş gelmiyordu. Nereye gitmişti bilmiyorum. Eşek kadardı yani kendi çaresine bakardı.
Sınıfa girdiğimde bir elinde çilekli sütle diğer elinde kahvesiyle duran Demir'in gözleri beni bulunca rahatlar gibiydi. Sessizce yerime oturduğumda önüme çilekli sütümü bıraktı. Gülümsedim. Bilmiyordu ama bana bu sütü alması bile benim için çok önemliydi.
Çünkü annem bile bana sütünden vermeyi fazla görüp süt anne tutmuştu.
Bazen küçük şeyler çok büyük anlamlar taşır. Benim hayatımda yer edinen bu büyük çukur, artık güzel anılar biriktirmeye o kadar çok muhtaçtı ki bir kedinin ayağımı okşamasına bile büyük anlamlar katıyor ve öyle mutlu olmaya çalışıyordum.
"Teşekkürler." Dedim ummadığı bir şekilde sakince konuşmamla biraz şaşırmış gibiydi, kaşlarını kaldırıp indirirken başını olumsuzca salladı, "önemli değil." Der gibi. Önemliydi işte.
Ve farklı olan da bana bir abi ya da kardeş gibi hissettiriyor olmasıydı. Belki de aynı hayatları yaşamış olmamızdandı. İkimizde en çok bizi sevmesini istediğimiz kişiden sevgi dilenirken, hayal kırıklığıyla dolduğumuz içindi belki.
Sütümü bitirdiğimde Ateş hâlâ ortalıkta yoktu. Sonra Demir ve Boran da gitti. Galiba onu bulmaya.
Başımı sıraya koyup biraz kestirmek istedim, hocalar bir türlü gelip karnelerini dağıtmamışlardı. Birde şu Ateş ve arkadaşları karnelerini nasıl alacaktı anlamadım. Son hafta bu okula gelmek gibi bir zekalık yapınca ne olacaktı bilmiyorum. Bu arada laf arasında Dudu, Güneş ve Demir'in ikinci dönem sayısal sınıfına geçiş yapacağını duymuştum. Ateş de sayılsalcıymış fakat bu sınıfta kalacağını söylemiş onlara.
Çok umrumda değildi ama eşit ağırlık sınıfında olup üniversite sınavında sayısal yapmayı nasıl düşünüyordu bilmiyorum.
Sınıftakilerin yavaştan sınıfa doluşmasıyla zamanı geldiğini anlamıştım. Ufuk hoca elinde karnelerle içeri girip kapıyı kapatırken ayağa kalkmış onu bekliyoruk. Sınıfa her girdiğinde kesinlikle elinde olan sıcak kahvesini öğretmen masasına bırakırken sınav kağıtlarını elinden ayırmadan bize dönüp "Günaydın Gençler." Dedi neşeli neşeli.
Bazen fazla neşeli ve tatlı bir hocayken bazen deliriyor ve fazlasıyla ciddiye bağlıyordu. Kaç kere salak olmuştuk gözünde saymamıştım yani.
Oturmamızı söylerken sınıfla küçük bir muhabbete girmişti her zamanki gibi. Şu yalakaları okulun basketbol sahasındaki potalara asmak istiyordum.
Kapının çalınmasıyla önden Ateş ve diğerleri girip Ufuk hocayla birşeyler konuşup buraya doğru geldiklerinde çatılan kaşlarımı düzeltip başımı eğdim. Yanıma oturan bedenin bana baktığını hissetsemde bakmadım ona.
Ufuk hoca ayağa kalkıp konuşanları sustururken eline taktir belgesi olan karneyi aldı. Evet o kadar zeki bir sınıftayım ki sadece bir kişi taktir almış. Taktir almadığımı bildiğim için başımı eğdim.
"Kendi sınıfımdan tek taktir çıkınca biraz hayal kırıklığına uğramadım değil." Dedi biraz dalga biraz ciddiyetle. Sıkıntılı bir nefes bırakırken yan sıramda oturan Hayra'nın taktir aldığını düşündüm. Bu sınıfa ilk geldiğimde sınıftaki ineğin o olduğu söylenmişti.
"Sınıfımızın birincisi Karaca Buz."
Ellerimde olan bakışlarım yavaştan hocaya kayarken doğruluğunu sorguladım birkaç saniye. Lan ben ne alaka?
Ateş dudaklarını birbine bastırıp başını eğdiğinde kaşlarımı çattım. "Ben mi aldım hocam?" Diye melül melül sorarken güldü Ufuk hoca. "Ben almadığıma göre Karaca'cım?" Somurtup ayağa kalktığımda hocanın yanına yürüdüm. Elime taktir belgesiyle karneyi verirken, "onur belgelerini sonda vereceğim." Diyip göz kırptı.
Neden hep kendime geç kalıyordum ben.
Sonunda karne işi biterken okul bahçesinde İstiklâl Marşı okunmuş ve okul bitmişti. Okul bitmişti! 15 günlük bir mutluluk vardı önümde! Sanırım fazla mutluyum.
Farkı bir ailede yaşadığımı unuttum galiba. Ya da düzelteyim: Hiçbir zaman mutlu olamayacağımı unutmuştum galiba.
Okuldan çıkarken Hayra'nın arkadaş grubundan birinin Ufuk hocanın beni çağırdığını söylediğinden, rehberlik servisinde olduğu için oraya giderken merdivenlerde Dudu ile karşılaşmış ama birşey yokmuş gibi yoluma devam etmiştim. Karnemi katlamış montumum cevine koymuştum bile. Mutlu mutlu göstereceğim bir annem ve babam yoktu. Kimse yoktu.
Önüne geldiğim kapıyı tıklatıp açtığımda içerde okulun rehberlik hocası ve Ufuk hoca konuşuyorlardı. "Beni istemişsiniz hocam?" Hanım hanımcık konuşmama ben bile şaşırırken gülümseyip koltuğu gösterdi Ufuk hoca. "Otur Karaca." Başımı sallayıp oturduğumda kendi sandalyesine oturmuş Selin hoca ve karşımdaki koltukta oturan Ufuk hoca ile fazla gerilmiştim.
"Karaca sen sandığından çok zekisin biliyorsun değil mi?" Diye sordu rehberlik hocası, kaşlarımı kaldırırken dudaklarını sarkıttım. "Bilmem." Dedim sadece utana sıkıla.
"Derslerin çok iyiymiş bu yıl, özellikle edebiyatın." Dedi sonda Ufuk hocaya bakarken. Başımı eğdim birşey demeden, bu konuşmanın nereye varacağını merak ediyordum.
"Böyle devam etmeni hatta daha çok çabalayıp istediğin mesleği olmanı inan çok istiyoruz." Diye gülümserken bende gülümsedim. Buruktu gülümsemem. Ders çalışmaya bile mecalim yoktu. Bahane miydi? Olabilirdi. Umrumda değildi açıkçası.
"Ailevi sorunlarının haberini aldık." Dediğinde başımı kaldırdım hemen. Neden bu kadar çok yayılıyordu bu olaylar anlamıyorum ki?! "Olanlardan etkilenip derslerinden geri kalmanı istemiyoruz," dediğinde Ufuk hoca devraldı konuşmayı, "her anlamda yanında olduğumuzu unutma." İhtiyacım yoktu. Ne bir aileye ne size demek istedim. Ama hiçbir şey diyemedim. İçimdeki fırtınanın aksine, "gerek yok hocam." Diyip ayağa kalktım, küçük bir gülümseme ile izin isteyerek hemen odadan çıktım.
Bugün Ateş ve ailesi, Kamer hanımlara gelecekti ve bu yüzden o eve gitmek istemiyordum. Yarın da zaten artık kafede çalışmaya başlamalıydım.
Kimseye yakalanmadan okuldan çıkarken Ateş'i de hiçbir yerde görememiştim zaten. Diğerleri de o olmayınca gitmiş olmalıydılar. Beni bekleyecek halleri yoktu ya?
Başım eğik, hızlı adımlarla okulun kapısından çıkacakken birine toslamam ile çarptığım kişi geriye birkaç adım sendelememe izin vermeden kolumdan tuttuğunda burnuma talan eden kokusuyla Ateş olduğunu anladım. Gerçekten beni rahat bıraktığını düşünmeme bile zaman vermiyor.
"Nereye böyle?" Dediğinde omuz silktim, "Nereye olabilir?" Ters ters konuşurken yanımızdan hızla geçen kişiyle Ateş'in bakışları ona döndü. Arkama bakarken en az 40'larında olan adamın okulun bahçesinde dolandığını gördüm.
Bakışları yeniden bana çevrilince ellerim cebimde başımı sağa doğru yasladım. "Akşam görüşürüz Buzlar Kraliçesi." Diyip göz kırparken gülüp başımı eğdim. Akşam o evde kalmayacaktım ama yine de, "Görüşürüz Ateşler Kralı." Dedim.
Kafasını arkaya atarak kahkaha attığında yanağının sağ ve sol altında iki tane kocaman gamze belirdi. Onunla ilgili yeni bir şey daha: sadece kahkaha attığında gamzeleri görünüyordu.
Adımları geriye giderken koşarak uzaklaştı. Nereye gitti bilmiyorum ama sokağın başından dönünce başımı öne çevirip bende kendi yoluma baktım. Telefonum çalıyordu kaç saattir cebimde ama bakmaya lüzum yoktu. Büyük ihtimal Kamer hanım arıyordur.
Kulaklığımı yanımda almadığım için eve gidip onu alacaktım ve sahile gidecektim. Akşam o eve gitmeyecektim. Daha kendilerine alışmamışken yeni insanlarla muhatap olmak istemiyordum ve bana isteyip istemediğimi bile sormamışlardı. Onlar beni birşeylerden haberdar etmiyorsa ben de etmezdim. Ailem değillerdi sonuçta. Bir kağıtta yazılanların ne önemi vardı ki?
Birkaç gün önce Zerrin'in çocuğuydum ve onunla aile olamamanın ne demek olduğunu anlamışken tekrardan aynı şeyleri öğrenmenin kimseye bir faydası yoktu.
Yürüdüm ayaklarım ağrıyana kadar, ne bir taksiye bindim ne bir dolmuşa. Kendime acı vermeyi seviyordum galiba. Bu evde neden bu kadar uzaktı okuluma? (Konunun, evin okula uzaklığıyla alakası yoktu aslında.) Ev, çok uzaktı bana. Ev bana hep uzak bir kelmeydi, birde buna sahiplik eki ekleyenler vardı ya, işte onları anlamazdım. Bir ev işte. Dört duvarı, bir çatısı, belki bir bacası olan normal bir ev.
Sonunda önüne geldiğim evin bahçesindeki sürgülü kapı korumalar tarafından açılırken içeri girdim istemsizce. Islak taşların üzerinde yürürken ağzımdan çıkan sıcak buharla üşüdüğümü iliklerimi kadar hissettim. Umarım akşam bu kadar soğuk olmazdı. Yoksa hipotermi geçirip bir bankın üstünde trajikomik bir şekilde ölecektim.
Soğuktan dişlerimi birbirine vurarken kıpkırmızı olmuş elimi cebimden çıkarıp kapı ziline bastım. Çok geçmeden kapı açılınca akan burnuma lanet ederek burnumu çektim. Kesin nezle olacaktım. Kahrubela.
"Hoşgeldin kızım, erken gelmişsin, Birşey mi oldu?" Nahif sesiyle gülümserken içeri girdim hemen, botlarımı soyarken onu yanıtlamayı ihmal etmedim. "Erken verdiler karneleri Makbuş Hanım." Başını sallayıp kapıyı kapatırken, "Hanıma gerek yok kızım." Dediğinde omuz silktim. Herkese omuz silkmeme ben bile gıcık olmuştum. "Nasıl isterseniz." dediğimde salona girdim kimlerin olduğuna bakmak için ama kimse yoktu. İşime gelirdi. "Herkes dışarıda Karaca kızım ama bir saate gelirler."
İyi, çıkmak için gizlenmeme gerek yok yani, bir saat vardı sonuçta. "Bilgi için teşekkürler." Diyerek bana verilen odaya çıktım.
Kapıyı kapatıp çalışma masasının üstünde şarjı yüz olan kulaklığımı boynuma geçirdiğimde telefonumu montumun cebinden çıkartıp masaya bırakırken karnemide yatağın üstüne attım. Siyah ve beni daha çok ısıtacağını düşündüğüm montumu dolaptan çıkarıp üstümdekini soyarak onu giydim.
Telefonumu tekrar elime alıp siyah botlarımı aldım. Aşağıya inerken Makbuş hayalet gibi yine karışma çıkmıştı.
"Birşey mi oldu Makbuş abla?" Dedim resmiyet koymadan. "Yok kızım da bir yere mi gidecektin?" Sıkıntılı bir nefes bırakıp bir yalan uydurmaya başladım. "Okulda işim var biraz geç gelebilirim." Derken botumu giyiyordum. "Akşama misafirler var ama geç kalma lütfen. Hem dışarısı da çok soğuk dikkat et." Diye tembihlediğinde gülümsedim sıcacık.
Birinin beni düşünüyor olması güzel hissettiriyordu.
"Merak etme Makbuş abla." Kapıyı açıp gidecektim ki, "ha bu arada," demesiyle durup ona döndüm. "Kamer hanım size ulaşamıyormuş, ararsa cevap verin olur mu merak ediyor sizi." Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Telefonum kapalı, siz ona haber verseniz olmaz mı?" Sıkıntılı bir nefes verdiğini hissettiğimde başını salladı buruk bir gülümsemeyle.
Hemen kapıyı açıp oradan uzaklaştım. İnsan mutlu olmadığı bir yerde ne kadar huzurlu olabilirdi ki?
Ne içindeyim zamanın,
Ne büstünün dışında.
Yekpare geniş bir anın,
Parçalanmaz akışında.
Ezebere bildiğim satırlar beynimde tekrarlanırken başımı kaldırıp etrafa baktım bayık gözlerle. Yorgun ve halsizdim normal halimin aksine.
Sanki soğuk olan hava ayriyeten bir soğuktu. Sahil de daha çok soğuk olurdu ama gidecek başka bir yerim de yoktu. Alaca'yı da boşlamıştım kaç gündür, bugün sadece sabah görüşmüştük. Sonra ne aramıştım ne yazmıştım. Soğuktan titreyen elimle aldım telefonu. Son aramalar kısmında Kamer hanımdan ve Azat beyden çokça cevapsız arama vardı. Onları es geçip "Işığım🍋" yazan yere basıp Alaca'yı aradım.
"Abla!" Sesiyle yüzümü buruşturup güldüm, "kulağım yok oldu Alaca." beni çok umursamadan sözlerini sıralamaya başladı yorulmadan, "Neden beni hiç aramadın, o aileyi anlatmalısın bana hemen! Ha birde bize arada gel olur mu? Çok sıkılıyorum tek başıma. Ay birde okulda neler olmuş öyle!" Sonda tekrardan bağırdığında telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. "Ne olmuş?" Dedim diğer söylediği şeylere cevap vermeyip merakımı dile getirirken. "Spor salonunda biri ölmüş!" Diyip çığlık attığında gözümü kapandı.
Alaca! Düzgün anlat şunu." Dayanamayıp ona kızarken göz devirdim. "Öf ya orta yaşlı bir adam ölmüş işte. Yani biri öldürmüşte olabilir ama intihar gibi görünüyormuş." Bir süre sustuğunda yutkunuş sesini ben bile duydum. "Tecavüzcüymüş ölen kişi, onlarca kızın canını yakan iğrenç bir taksiciymiş." Dedi sessiz sessiz. Boğazımdaki yumruyla adımlarım dururken gözlerim doldu yavaştan. Cinayet miydi bilmiyorum ama eğer öyleyse bile öldürenin eline sağlıktı.
Bu pisliklerin başka şekilde temizleneceği yoktu zaten. "Alaca ben kapatıyorum, kendine dikkat et." Diyerek onu beklemeden telefonu kapatıp cebime attım.
Başımı arkaya attığımda yağmur damlaları yüzüme damlayıp yere karışırken içimdeki acıları da alıp temizlesin istedim.
Uzaklaşmıştım herşeyden, hayattan ve kendimden. Bazen uzaklaşmak en iyisiydi ama ben fazla abartmış ve kendimi kaybetmiştim.
Kulaklığımı kafama takıp şarkı açarken, sadece ağlamak istiyordum. Kimse görmesin, yağmur yüzünden ıslanmış yüzü desin. Gerçi o kadar görünmezdim ki, varlığım görmezden gelindiği gibi yokluğum da çok hissedilmiyordur.
Sonunda sahil yoluna gelirken, her geldiğimde oturduğum banka doğru yürüdüm. Tek tük insanlar sokaktaydı, birkaç balıkçı hâlâ işinde gücündeyken kararan hava ile sokak lambaları yanmıştı bile, yoldan geçen arabaların da farları etrafı aydınlatıyordu.
Oturduğum bankta ayaklarımı kendime çekip başımı ıslanmış pantolonuma koydum. Sessiz sessiz ağladım. Yine kimse duymadı, yine kimse görmedi ve bende gözlerimi kapatıp beynimdeki mahkumiyetime döndüm. Boynumda bir urgan vardı ve her düşüncede daha çok sıkılıyordu sanki.
Dudaklarımı birbirine bastırıp hıçkırıklarımı durdurdum. Ben buydum işte. Beni yıkacak durumlardan ayakta durur ağlamazdım ama sonra birden kolumu duvara vurmama bile hıçkırarak ağlardım. Doluyordum ve bunu boşaltmak için bünyem kendince birşeyler uyguluyordu. Bazen bu baş ağrısına dönüyordu mesela, sebepsizce başım ağrıyordu birden ve beynime bıçak saplanıyor gibi hissediyordum. Ama çok saçma olan da bazen başım fazla dönüyor ve bayılacağımın habercisi olan kusma isteğim geliyordu.
İşte o zaman herkesten uzak bir yere gidiyor en fazla 2 buçuk saat süren baygınlıktan sonra birşey yokmuş gibi ayağa kalkıyordum. Bunun için 1 yıl önce hastaneye Zerrin ile gitmiştik ama birşey çıkmadığını söylemişti.
Birkaç saniye, bir dakika ve bir kaç saat geçti. Kulaklığımın şarjı biteli çok oluyordu, beynimdeki düşüncelerin kafamı yemesiyle ağrıdan ölecektim. Saat 10 olduğundan ayaklarımı bankın üzerinde sarkıttım bir ölü gibi. O kadar halsizdim ki ayağa kalkacak hâlim asla yoktu. Başım önüme düşünce ellerimi bankın üstüne koydum ayağa kalkmak için. Eve gitmeliydim, çok geç kalmıştım zaten. Kesin kızacaklardı. Azat bey birşey yapar mıydı acaba?
İçimdeki korkuyla titrerken ellerimin soğuktan kırmızı domates olduğunu gördüm, fakat bunun aksine yüzüm yanıyordu. Galiba ateşim vardı ve ilk defa ateşim bu kadar çıkıyordu. Önceden ateşim çıkınca umursamdan yatardım ve uyandığımda geçmiş olurdu. Şimdiyse farklıydı. Kesik kesik nefes alırken bomboş sokakta, büyük bir araba sesi duyuldu, fren yaptı diye düşündüm başımı kaldırıp bakmaya hâlim yokken.
Birilerinin sesini duydum, fazla uzaklardı bana sesleri. Koşturma sesiyle önüme çöken birini gördüğümde zorda olsa Kamer hanım olduğunu anlamıştım. Neden gelmişlerdi ki?
Ellerini yüzüme sararken zaten ağlayan kadın daha çok ağladığında, "Azat yanıyor?!" Diye haykırışını duydum. Neden canı yanıyor gibiydi?
Belime sarılan bir el hissettiğimde koca bedenin beni kucağına alması saniyelerini bile almamıştı. Kamer hanım beni taşıyan bedenin hemen arkasından koşarken büyük bir arabaya bindik önce. "Azat hemen hastaneye gidelim." Ağlayışları konuşmasını zorlaştırırken araya girmek istedim çıkmayan sesimle, "Hastane olmaz." duyduklarını sanmıyordum, gözümden sıcak bir yaş akarken aktığı yer yakmıştı beni.
Araba tekrardan hızlı bir şekilde durduğunda Azat beyin hâlâ kucağındayken hızlı ama dikkatli adımlarla eve doğru gidiyordu, Makbuşun -araba sesinden dolayı olmalı ki- önceden açtığı kapıyla hemen içeri girerken gözlerim artık açık kalmaya dayanamayıp kapanırken Kamer hanım Barış adlı abisi varlığa doğru konuştu, "Barış kardeşine birşey olmasın nolur." Sesindeki acıyla kesik bir nefes aldım, çok soğuktu ve artık bedenimi hissetmiyor gibiydim. "Baba benim odama al hemen."
Merdivenlerden hızla çıkan Azat bey ile bir odaya girip rahat bir yere yatmam uzun sürmedi.
Alnıma koyulan el koyulduğu gibi hemen çekilirken, "Baba bu kızın hâli ne?" Dedi endişeyle Barış. Önce üstümdeki mont ve sweatshirtü soydurup annesine birkaç şey söylediğinde Kamer hanım üstümde kalan boğazlı kazağımı da soyup ucu metal olduğundan soğuk şeyi koltuk altıma koydu. Dudaklarım titrerken benden izinsiz gözümden akan yaş yastığın üstüne düştü. Koltuk altımdan çekilen metal şey ile Barış adlı abisi varlık yine konuştu, "ateşi 39 mu?" Tedirgince söylediği şeyle yine beni taşıdığından rahatsız olmuş ve yüzümü buluşturmuştum. Yine nereyeydi acaba?
Soğuk bir zemine konulmamla vücuduma titreme gelirken acıyla inledim. Dişlerimi birbirine vurarken birden üstüme akan buz gibi suyla ellerim çıplak kollarımı sardı. "Soğuk..." Titrek bir şekilde konuşurken başımı dizlerime yaslayıp daha çok ağladım. İlk defa birileri yanımda var diye kendimi tutmamıştım çünkü şuan öyle bir lüksüm yoktu. "Anne çok soğuk." Ağzımdan çıkan kelimenin ne olduğunu ben bile algılayamazken Kamer hanımın hıçkırık sesi geldi kulağıma.
"Barış yeter..." Dediğinde sesindeki acıyı iliklerime kadar hissettim. "Anne biraz daha durması lazım. Kız yanıyor." Saçlarımı düzeltip başımı kaldırdığında gözlerim kapalıydı. "Karaca'm, güzel kızım, dayan birtenem, bak bitti, tamam mı?" Titreyen sesiyle suyun altına giren Kamer hanım ile bir hıçkırık kaçtı ağzımdan. Bana sarılıp başımı göğsüne yasladığında alnıma dudaklarını bastırdı birçok duyguyla ama ben en çok sevgiyi hissetmiştim. Beni seviyordu. Nedendi ki, kim neden severdi beni?
Evet birileri beni sevmeyince "acaba niye?" demezdim. Çünkü beni sevmemenin birçok nedeni vardı. Suratsız, kısa, çirkin, kaba, soğuk... Pek iyi yanım yoktu. Yok yani galiba. Kimse dış görünüşü bir kenara bırakıp, kalbinde kaç mezar var bu kızın demezdi.
Tekrardan yatağa yatırıldığımda önce ateşime baktı Barış adlı abisi, biraz da olsa düştüğünü görünce, önce aç karna olan bir ilaç içirmiş ve sonra herkes odadan çıkınca Kamer hanım kıyafetlerimi değiştirmişti, değiştirirken sol bileğimdeki kalın bileziği çıkaracakken izin vermemiştim ona. Yanlış anlayacağını biliyordum ve ona nedenini açıklayacak değildim. Sadece utanıyordum.
Şapkasız kalın mavi bir sweatshirt ve altına da gri eşofman giydirmişti. Islak saçlarımı taramak istediğinde birşey demedim ama korktum içten içe, ya acıtırsa diye. Zerrin ben ilkokula giderken saçlarımı yola yola tarardı. Ve ben her seferinde daha erken kalkıp evden çıkardım saçımı o taramasın diye. Kamer hanım içimdeki korkunun aksine öyle narin tarayıp öyle güzel örmüştü ki saçımı, ağlamamak için zor durmuştum.
Hayatımda ilk defa saçımı annem örmüştü.
Elinde tepsiyle içeri giren Kamer hanımla arkasında Azat bey ve Barış da girmişti. "İyi mi bizim küçük hastamız?" Diyip gülümsediğinde göz devirdim bütün halsizliğime rağmen. Öksürürken başımı eğince perçemlerim saçımdan çıktığından yüzüme düşmüştü. "İyi olacak benim kızım." dediğinde yanıma oturdu, tepsideki daha hayatımda ilk defa gördüğüm çorbaya baktım.
"Ne çorbası bu?" Diyip dudak büzdüğümde tadının güzel olmasını umdum. Gülerek yanağıma elini koyduğunda ateşime de baktığını anladım. Rahat bir nefes verirken kaşığı çorba doldurup bana uzatırken, "anneannenin tarifi, bakalım beğenecek misin." Dediğinde ağzıma giren kaşıkla bir süre susarken hayvan gibi tası kafaya dikmemek için zor durdum. "Hayatımda yediğim tek güzel çorba olabilir."
Benim sesimle gülümseyen Kamer hanım ile bende gülümsedim ama odadaki diğer erkek şahsiyetleri bizi izlemeyi bırakıp odadan çıkarsa daha mutlu olacaktım.
Odanın kapısı çalınırken içeriye koşarak Alara girdi ve yatağın üstüne atlayıp, "Geçmiş olsun Karaca." Derken yanıma gelip beni süzdü, Kamer hanım gülerek, "Yavaş kızım, kardeşin iyi merak etme." Dediğinde Alara onu takmayıp koluma yapıştı, "ödüm koptu sana birşey oldu diye!" Bağırıp bana baktığında merak etmesine anlam veremedim.
Kaşlarımı kaldırdığımda devam etti konuşmaya, "Makbuşa okula gideceğim demişsin, bizde okuldaki olayı duyunca korkudan kafayı yedik sende ordasındır diye!" Beni azarlar gibi konuşmasına gülerken ciddiyete bağlayıp başımı eğdim. Ateşler gelmiş miydi acaba?
"Misafirlere ne oldu peki?" Diye saçma bir soru sorduğumda odadaki herkes kaşlarını çatmıştı, "Misafirler gelecek diye mi eve gelmedin?" Diye soran Kamer hanım ile başımı eğip ellerime sabitledim. Biraz öyle olmuştu evet ama bunu onun bilmesine gerek yoktu.
Kamer hanım ile göz göze geldiğimde hızla odadan çıktı Azat bey. Barış varlığı, annesinin yanına gelip başına bir öpücük kondururken bana bakıp gülümsedi burukça. Gözlerimi kaçırdığımda uykusuzluktan bayılacaktım.
Saat gece yarısını geçmişti bile.
"Kamer hanım?" Diye çekinerek konuştuğumda "özür dilerim" dedi fısıldayarak. Gözleri bana dönerken elleri elimi tutmak istedi ama yapamadı. "Biz bencillik edip sana sormadık bile, özür dilerim kızım." Hayatımda ilk defa biri benden gerçekten içten bir şekilde özür diliyormuş gibiydi.
Başımı olumsuzca sağladığımda yataktan kalktı, "Alara'm, kardeşinin çorbayı içmesine yardım et." Çatallamış sesiyle içim burkulurken odadan çıkmasıyla hemen Alara'ya döndüm, "Annenin peşinden git, yanında olman lazım." Dediğimde bakışları çorba tasına dönerken, "söz veriyorum içeceğim." Dedim inanmasını isteyerek. Yataktan kalkmadan önce yanağıma hızla bir öpücük bırakıp giderken kaşlarımı kaldırıp sinirle arkasından baktım. Temastan hiç haz etmezdim!
Çorba tasını elime aldığımda kaşık olmadan kafama diktim. Tadı çok güzeldi.
Yataktan kalkıp perçemlerimi kulağımın arkasına sıkıştırdım. Odadan çıkarken başım dönüyordu ama zaten bana verilen benimmiş gibi hissettirmeyen odaya çıkıp uyuyacaktım.
Kapıyı açıp dışarı çıktığımda aşağıdan sesler geliyordu. Biraz durup insem mi diye düşünsemde sadece merdivenlere doğru yürüdüm. Sesler daha çok gelmeye başlarken aşağı inmeyip öylece ayaktan dikildim.
"Bağırma Erez, ablan uyuyor." Keskin ve sert sesini duyduğum Azat bey ile ellerim yumruk olmuştu. Neden bu kadar sertti? Korkmamak için ne kadar savaş versemde bu kadar erkeğin arasında bu çok zordu. Birde ayriyeten sizi sevmeyenler olunca daha da zorlaşıyordu alışmak. Gerçi alışmak isteyen de yoktu.
"Keşke uyuyup bir daha uyanmasa!" Güldüm acıyla. Bu çocuğun beni sevmeyişi neden sebepsizce kırıyordu beni? Öylesine biriydi sonuçta. "Erez!" Kamer hanımın oğluna bağırmasıyla bir adım gerileyip yukarı çıkan merdivenlerin önüne geldim. "Odana çık ve gözüme bir süre görünme oğlum." Sesi sakin ama fazlasıyla sinir ve hayal kırıklığı içeriyordu.
Sanki ondan böyle davranışlar beklemiyor gibiydi. Merdivenlerden gelen adım sesleriyle önünde durduğum merdivene bir adım atmıştım ki Erez de bu kata çıktığı için gözlerimiz birbirine değdi. Yan yanaydık, ben sağ tarafta yukarı çıkmak istiyordum o da sol tarafta çıktığı merdivenlerde dikilmiş bana bakıyordu.
Yüzündeki saf nefret kalbimi burktu, sinirden göğsü şişip inerken geriye bir adım attım. Benden 3 yaş küçük bir çocuktan korkmaktan utandım. Ellerim yumruk olurken gözlerimi ondan çekerken çıktığım merdivenden tekrardan indim. Neden odasına gitmiyordu? Ben neden korkak gibi olduğum yerde kalmıştım?
Erez'in bakışları sol bileğime doğru düştüğünde arkama sakladım elimi. Alaylı bir gülüş dudaklarından çıktığında, "Keşke ölse dediğim tek insansın biliyor musun?" Dedi konuşmalarını duyduğumu bilerek. Omuz silktim umursamazca, "olabilir," dediğimde kaşları yukarı doğru kalktı. "Bunu diyen ilk insan değilsin." Dedim gülümseyerek. Sahte bir gülümseme olduğu kadar acıydı da. Gözümün istemsizce dolmasıyla başımı eğdim, ıslak göz sulu burun olma özelliğimden nefret ediyordum.
Korkumu bir kenara itip hızla merdivenleri çıkıp benim olan odaya geçtim.
Kapıyı kapatıp hemen kilitlerken yatağın yanına doğru yürüdüm. Karnemi katlanmış değil de açılmış bir şekilde görmemle elime aldım hemen, sinirle buluşturup yere attım aldığım belgeleri. Karneyide yırtıp masanın üstüne koyduğumda gözümden bir yaş düştü. Yatağa girip üstümü örttüğümde bir kere daha nefret ettim yaşamaktan.
Karşımdaki duvara bakıp düşüncelerimi susturmak istedim ama bu pek mümkün değildi. Onlarla savaşmaktan ve her defasında kaybetmekten yorulmuştum bu yüzden her düşüncemde bir kez daha kırılırken sadece ağladım.
🪀
Yaptığım hataları bana söylerseniz sevinirim arkadaşlar.
Yazım ve noktalama yanlışlarımın da kusuruna bakmayın gözümden kayabiliyor🫀