ssizlik. Bir şey ifade etmiyor gibi dursa da birçok cevabı olan o şey. Artık yorulmuşken sessiziz,diyecek bir şeyimiz olmadığı zaman sessiziz,karşı tarafın anlamasını istediğimizde sessiziz ya da olacakları beklerken sessiziz. Birçok anlamı var. Birçok eylem barındırıyor.Sessizce odada yatıyordu Gökçe, onun sessizliği olacakları beklerken ki sessizlikti. Sessizken de konuşurdu insan. Gözlerdi duyguları belli eden.Bazen ise eylemler...
Biraz sonra kapı açıldığında içeri önce hemşire girmiş ardından ise Ceylin girmişti. Odanın koridoru gösteren bir camı da vardı oraya kafasını çevirdiğinde İki öğretmenini de görmeyi beklemiyordu. Şaşırmıştı. En son kötü bir halde lavaboya gidiyordu. Şimdi ise bu hastane odasında,hastane kıyafetleriyle kollarında kablolar ve etrafında bulunan makinelerle bir aradaydı. Bu görüntü onu korkutmuş yutkunmasına sebep olmuştu.
Hemşirenin işini yapıp çıkmasını bekledi. Çıktıktan sonra ona doğru yaklaşıp,yatağının biraz uzağında olan sandalyeyi çekip oturdu Ceylin. Elini tutup konuşmak için ağzını araladı,"İyi misin?" sesi beklediğinden de kısık çıkmıştı. Ağlamaktan kısılmıştı sesi.
"Ben iyiyim,neden iyi olmayayım ki? Hem senin neyin var gözlerin kan çanağına dönmüş ağladın mı?"diye konuştu Gökçe. Her şeyden bihaber. İyi değildi. Hem de hiç.
"Kötü oldum diye ağladın mı sen kıyamam ben sana" bunu derken mahçupça gülümsemişti Gökçe,eş zamanlı gözleri dolarken. Ceylin ise söylediklerinin altında ezildiğini hissetmişti sanki. İyi değildi ve bunu bilmiyordu ancak her şeye rağmen
hâlâ onun nasıl olduğunu soruyordu. Ne kadar güzel bir kalbi var diye geçirdi içinden.
"Gökçe..ben..yani şey ağlamam seninle alakalı ama başka bir şeyden.." derken sesi gittikçe kısılıyordu Ceylin'in. O'na en yakın arkadaşı olarak belki o söyleyebilirdi ama bunu yapabileceğini sanmıyordu. Arkasını dönüp camdan içeri gelmelerini anlatacak şekilde el hareketleriyle öğretmenlerini içeri çağırdı.
Kapı açılırken ayaklandı. Ellerinin tersi çoktan göz kapaklarını bulmuştu bile hazırda olan gözyaşları özgürlüğünü ilan ederken akmaya başlamışlardı pınarlarından. Arkasını dönüp "Yapamayacağım..siz söylersiniz." deyip hızla odadan çıktı. Hızla camın önünden kaybolup gidişine şahit olmuştu Gökçe. Neyi yapamazdı da onlar söyleyecekti?
"Hocam neyi siz söyleyeceksiniz? Ve Ceylin neden bu kadar kötü?"diye sordu merakına yenik düşerken. Ilgisi tamamen öğretmenlerindeydi.
Bu görevi üstlenmesi gerektiğini anlayınca rehberlik öğretmeni yavaşça yatağın yanındaki sandalyeye doğru ilerleyip çaprazına oturdu.
"Gökçe kızım nereden başlayacağım bilmiyorum ama lütfen sakin ol canım."
Sessizliği devam etti Gökçe'nin.
"Uzun zamandır bedeninde olan bir hastalık varmış ama kendini göstermemiş ve bu yüzden ilk evreleri atlamışsın şu an maalesef ki durum daha da kötü..." bir süre daha bekledikten sonra tekrar konuşmaya başladı karşısındaki bedenin elini tutuyordu bu sefer.
"Kansermişsin..burada kalıp tedavi olman gerekiyormuş."
Duyduğu cümleyle beraber 'Ne?' diyemeden edememişti genç kız. Hiçbir şey söylemeden öğretmenlerine bakıyordu. Gözleri aralarında iplik dokuyup duruyordu ama ağzından bir kelime çıkmıyordu. Bir süre geçtikten sonra boş duvara tuttuğu gözlerini tekrar diğerlerine çevirip dakikalar sonrasında ilk kez konuştu.
"Ölecek miyim yani?" bunu derken yanaklarında sessiz,acı yaşlar yerini alıyordu.
"Doktorun böyle bir şey demedi bize ancak ciddi bir evrede olduğunu söyledi. Her şeye hazırlıklı olunmalı sanırım." diye cevap verdiğinde Salih Bey başını aşağı eğmişti.
"Anladım.."diye cevapladı Gökçe. Bu kadar sakin ve bitkin oluşu korkutucuydu belki. Ancak hıçkıra hıçkıra ağlayabilecek dermanı bile bulamıyordu kendinde.
"Annem..ona söylediniz mi?" diye sordu güçsüzce.
"Daha söylemedik yolda buraya geliyor." diye yanıtladı Tülay Hanım.
"Gelmesin!"diye sözünü kesti Gökçe. "Gelip beni böyle görmesin o kahrolur. İyi gelmez o'na bir kez daha aynı şey. Kaldıramaz o." Son cümlesiyle birlikte kapı açılıp içeriye Ayşe Hanım girmişti.
Kızına doğru atılan kadın,sıkıca boynuna sarılıp saçlarından öptü üst üste. Vücudunun her yerinde bir ağrı hisseden Gökçe karşılık bile veremeden 'ah'lamıştı. Annesi geri çekilip iyi olduğunu sorup,olumlu cevap aldıktan bir süre sonra geri çekildi. Kızının gözlerine bakıp iyi olmadığını gayet iyi anlıyordu. Ekstradan öğretmenleri de bir ayna gibi yansıtıyorlardı Gökçe'yi.
Bir süre geçtikten sonra annesi de acı gerçek ile yüzleştikten sonra odadan çıkmak istemişti. Kızının, ne kadar kötü bir halde olduğunu görmesini istemiyordu çünkü. Kanat misali kollarında bulunan o kadın şimdi yerinden kırılmış,kanlar içinde kalmıştı. Eşini aynı illetten kaybetmişti. Kızını da kaybedemezdi. Bunu göze alamazdı. Kaç yaşına gelirse gelsin gördüğü o küçük Gökçe'nin, onu bırakıp gitmesi demek yaşarken cehennemi bizzat tatmak olacaktı. Ne olursa olsun bu savaşta yenilen o olmayacaktı. Bu savaşta galip olan minik meleği olmalıydı. Gökçe tek göz ağrıydı. Saf bir su gibi güzeldi benliği,kalbi,yüzü. Hiç kötü bir çocuk olmamıştı annesinin gözünde. Her zaman iyi bir evlat olmak için çabalardı. Annesi ise babasının eksikliğini hissetmesin diye o'na hem baba hem anne hem de bir arkadaş olmuştu. Her zaman gurur duyabileceği bir evlat olmuştu. Kendisi iyi bir anne olabilmiş miydi bundan emin değildi...
Koridorda duvara yaslanıp yere diz çökerken, kızını ilk kucağına aldığı anları anımsadı. Biricik eşiyle olan güzel anıları hâlâ dün gibi taze aklındaydı. Yüzünde buruk bir tebessüm oluştu. Göz yaşları akarken gülümseyen dudakları birbirine oldukça tezattı.
Her şeyin daha yeni başladığının elbette farkındaydı. Üzüldüğünü kızına olabildiğince belli etmeyecek ve ona da hep yanında olan bir güç kaynağı olacaktı.
Gökçe ise odada tek başına karmaşık düşüncelere dalıp,sessizce gözyaşı akıtmıştı. Hayatı bir anda altüst olmuştu. Her şey hep olduğu gibi ilerlerken şimdi işler değişmişti. Farkındaydı ki hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktı. Hem kendi için hem de çevresi için