Başım bacaklarıma dayalıyken hıçkırıklarım bedenimim sarsıyordu. Omzuma değen bir el irkilmeme sebep oldu. Bir erkek sesi ''Yardıma ihtiyacın var mı?'' diye sordu anlayışlı bir tonla. ''Neden? Ne hissettiğimi anlamam için mi yoksa duygularımla başa çıkabilmem için mi?'' diye sordum gözlerimden akan yaşların buğulandırdığı bir sesle. ''Hepsinde.'' dedi ses. ''Sana yardımcı olabilirim.'' diye de ekledi. ''Bu arkadaşımın beni arkadan bıçakladığı gerçeğini değiştirmez ama.'' dedim sese bir yanıt olmasını umarak. ''Ne oldu?'' diye sordu ses. ''Neden bu kadar kırgınsın? Bu hayal kırıklığı, bu üzüntü kimin yüzünden? Kim ne yaptı sana dünyanı karartacak kadar büyük bir kötülük?'' diye sordu ses yumuşak bir ses tonuyla. ''En yakın dostumun hiçbir şeyi olmadığımı öğrendim. Ev sahibim ise beni evimden kovdu ve bana benim gibi birisinin çöplükte yaşamasının daha uygun olacağını söyledi.'' dedim. Evet kırıldığım, üzüldüğüm şeylerdi bunlar. ''Dostunun aslında seni dostu olarak görmediğini ne zaman ve ne şekilde öğrendin?'' diye sordu sanki bu bir şeyi değiştiriyormuş gibi. Ne yani konuyu özetleyince konuya olan bakış açım falan mı değişecekti? Bunu mu bekliyordu? ''O beni babasının yeni açıldığını iddia ettiği dükkanına götürdü. Sonra da miko gelip kıvırcığın aslında buraya benden önce ona gösterdiğini ve bununla kalmayıp bana haber bile vermeden orayı karargahları haline getirmişler ve 40 tane toplantı yapmışlar. En kötüsü de hem bana hiçbir şey söylemediler hem de hepimizin kararlarının önemli olduğunu iddia ettikleri bir gurupta beni görmezden geldiler.'' şeklinde özetledim olayları. ''Ama biliyor musun? Artık o kadar da kötü hissetmiyorum. Açıkçası belki de kıvırcık bana haber vermeye geldiğinde belki de ben evde değildim. Ya da belki kıvırcık yanlış evin kapısını çaldı. Belki de ben buluşma yerini yanlış anladım. Kıvırcığın arkamdan gelmeme sebebi de o sırada ağlıyor olması olabilir.'' dedim. Evet, bu yabancı beni tanıyordu. Konuyu tekrardan gözden geçirirsem göremediğim şeyleri görebileceğimi biliyordu. ''Teşekkürler.'' dedim ona. ''Eğer sen olayı tekrar gözden geçirmemi istemeseydin en yakın arkadaşımla aram bozulacaktı. Ama hâlâ bir evim yok.'' dedim. İçimden bana yardım eden yüze bakmak geldi. O yüze bakmak ve ona sarılmak istiyordum. Sesin sahibini tanımadığımdan ise adım kadar emindim. Başımı kaldırıp önce etrafı inceledim yabancının yüzünü görünce ani bir tepki vermemek için. Beton binaların arasında kalan bu boşlukta bizden başka kimse yoktu. Kafamı çevirip yabancıya baktım. Siyah bir pelerinin içindeydi. Yüzü, gözleri, ağzı bile gözükmüyordu. Nasıl görüyordu bu adam? Ya da nasıl konuşuyordu? Benim ona baktığımı anlamış olacak ki kafasını çevirdi. Yüzünü bana bakmak için mi çevirmişti yoksa bana bakmamak için mi anlayamadım. Bir bacağı düz bir şekilde toprağın üstündeyken diğer bacağını kendisine doğru çekmişti. Elleri toprak ile temas ediyordu. Karşımda böyle birisini beklemediğim için yerde bulduğum kırık bir cam parçasını yabancının yüzünü çizmek için kullandıktan sonra oradan olabildiğince hızlı bir şekilde uzaklaşmaya başladım. Eğer kıvırcığın babasının yeni açılan dükkanına gidersem bu yabancı beni bulamazdı. Hem belki kıvırcık veya miko hâlâ oradaydı. Beni zora düşersem kurtarabilirlerdi. Birden aklıma varlığını unuttuğum kaykayım geldi. Yabancının yanında unutmuştum kaykayımı! Ama şimdi geri dönemezdim. Dönersem yabancı beni yakalardı. Olabildiğimce hızlı bir şekilde dükkana doğru koşmaya başladım.
Dükkanın tabelasını gördüğümde kendimi şanslı hissettim. Belki de bunu düşünmek için erkendi. Hızla ayağıma çarpan bir nesne yere yüzüstü düşmeme neden oldu. Neydi bu? Yoksa yabancı mı? Arkama baktığımda sadece uçan top olduğunu gördüm. Çocuklar oyun oynuyordu. Yabancı değildi. Derin bir nefes alıp ayağa kalkmaya çalıştım ama uçan topun çarptığı bacağım bana itaat etmiyordu. Birinin bana doğru koşmaya başladığını gördüğümde panik ellerimi bağladı. Kimdi bu? Bana doğru koşan kişi kimdi? Koşan kişinin yüzünü gördüğümde endişelenmem gereken bir şeyin olmadığını anladım. Gelen kişi mikoydu. Yanıma geldiğinde yerde yatmaya devam ediyordum. Telaşla ''Ne oldu?'' diye sordu. Ona sadece ''Bacağım...'' demem bile sorunun ne olduğunu anlamasına yetmişti. Beni sarsmamaya çalışarak kucağına aldı. Aklıma bir kaç yıl önce miko beni kucağına aldığında onu nasıl azarladığım geldi. Ama bu sefer onu azarlamak yerine sarıldım. Tekrar mikonun yüzüne baktığımda yüzünün az da olsa kızardığını gördüm. Utanmış mıydı? ''Seni utandırdıysam özür dilerim.'' dedim birden. Miko ''Hayır, hayır.'' dedi. ''Beni utandırmadın sadece bana sarılman bana biraz değişik geldi.'' dedi. Evet, sarılmayı çok sevmezdim ama bu birisine sarılmayacağım anlamına gelmezdi. Miko yürümeye başladığında ona nereye gideceğimizi sormam gerektiğini tahmin ettim. ''Nereye gidiyoruz?'' diye sordum meraklı bir tonla. Mikonun ''Sen nereye gitmek istersin?'' diye sormasıyla onun da aklında belirli bir yer olmadığını anladım. ''Sakıncası yoksa birkaç günlüğüne sende kalabilir miyim?'' diye sordum çekinerek. Sonuçta artık bir evim yoktu. ''Olur. Tabi ki. '' dedi miko şaşkınlıkla. Ona durumu anlatmam gerektiğini düşünüp ''Artık bir evim yok.'' dedim kısaca. Ayrıntıları anlatmak istemiyordum. Miko da bunu anlamış olacak ki bu konu ile ilgili soru sormadı.
Uzun bir yürüyüşün sonunda mikonun evine geldik. Yolculuk boyunca çok fazla konuşmamıştık. Yürüyüş genel olarak sessiz bir şekilde ilerlemişti. Miko evin kapısını açmaya çalışırken ona zorluk çıkardığımı fark ettim. Ben yere inmeye çalışınca miko yol boyunca yaptığı gibi beni kucağında tutmak için çaba sarf etmedi. Artık dinlenmiş olabileceğimi veya sıkıldığımı düşünüyor olabileceği geldi aklıma. Kapı gıcırtıyla açılırken miko bu sefer de anahtarı kapıdan çıkarmakla uğraşıyordu. Bu kadar gelişmiş olan bu dünyada bile geçmişten kalan izler vardı. Nihayet miko anahtarı çıkarmayı başardığında beni içeriye davet etti. Topallayarak içeriye girdim. Miko arkamdan içeriye girdikten sonra kapıyı kapattı. İçerisi çok karanlıktı. Acaba gündüzleri de mi bu kadar karanlıktı burası? Belki de sadece geceleri bu kadar karanlıktı. Miko ışıkları açtığında odayı inceleme şansını yakaladım. Burası küçük bir odaydı. Farklı odalara açılan üç kapı vardı. Ev dört odalıydı: mutfak, lavabo, yatak odası, işlevsel salon. Birden aklıma mikonun bu evde tek başına kalmadığı geldi. Miko üç arkadaşıyla kalıyordu bu evde. Çünkü faturaları ancak böyle ödeyebiliyorlardı. En azından benim bildiğim buydu. ''Miko, benim burada olmam diğerleri için bir sorun olur mu?'' diye sordum. ''Edy ve Mark birkaç gün boyunca gelmeyecek. Edy bir yere gitmişti. Sanırım halasının yanına gitmişti. Mark da şuanda bu şehirde değil. İşi mi ne varmış. Yani sadece Pedro gelecek. Onun senden rahatsız olacağını düşünmüyorum.'' dedi miko düşünür gibi bir sesle. ''Peki ben nerede kalacağım?'' diye sordum. Kendimi bencil gibi hissetmeye başladım. Mikodan beni evine götürmesini istememeliydim. ''Benim yatağımda yatabilirsin. Ben de Mark'ın yatağında yatarım. Bana bir şey demez ama tanımadığı birisinin onun yatağında yatmasına izin vereceğinden şüpheliyim.'' dedi garip bir ses tonuyla. Daha sonra da sanki aklına bir şey gelmiş gibi ''Gel koltuğa otur da ayağına bakalım.'' dedi. Etrafı incelemek istediğim için koltuğa oturmayı düşünmemiştim ama ayağıma bakmalıydık. Koltuğa oturup pantolonumun paçasını dizime kadar sıyırdım. Miko yanıma oturup ayağımı kucağına aldı. Bakmak için ayağımı çevirdiğinde dişlerimi sıktım. Yüz ifadem değişmiş olacak ki miko yüzüme baktığında ''Çok mu canını acıttı?'' diye sordu. Yavaşça başımı aşağı ve yukarı yönde salladım. Miko koltuktan kalkıp ''Ben birazdan gelirim.'' dedi ve bir kapıyı açtıktan sonra gözden kayboldu. Miko yanıma geldiğinde elinde bir sargı bezi, bir yara bandı, bant ve ne olduğunu anlayamadığım başka bir şey daha vardı. Tekrardan yanıma oturduğunda ayağımı sarmaya başladı. Sargı işlemi bittiğinde daha kalıcı olması için bantla bir kaç kez sargının üstünden geçti. Bu işlemleri tamamladıktan sonra ayakkabımı da çıkarttı ve ayağıma siyah çorap gibi bir şey giydirdi. ''Ayağını fazla hareket ettirmemeye çalış. Ciddi bir şey yok ama iyileşmen gerekiyor.'' dedi. Burnumun üstüne bir yara bandı yapıştırdıktan sonra da ''Düşünce burnun yüzülmüş.'' dedi. ''Teşekkürler.'' dedim. Miko ise şaşkınlıkla bana bakıp ''Ne için?'' diye sordu. ''Her şey için.'' dedim ona. ''Özel bir şey yapmadım ki. Kim olsa bunu yapardı.'' dedi. ''Olsun.'' dedim. ''Benim içimden teşekkür etmek geldi.'' dedim çocuksu bir sesle. ''Rica ederim.'' derken yanakları belirgin bir şekilde kızarmıştı. Bir süre sonra sanki konuyu değiştirmek için ''Ahhh, benim uykum geldi! Hadi uyuyalım.'' dedi. Esnemesinin her ne kadar doğal olması için çabaladıysa da esnemesinin yapmacık olduğunu herkes anlayabilirdi. Ama yine de bugün ikimizi de yormuştu ve güzel bir uykuyu hak etmiştik. Tam uyumaya gidecekken ''Ayakkabıları unuttuk.'' diye bağırdı miko. Ne demek istediğini ilk başta anlamasam da ayaklarıma baktığımda durumu gayet iyi anladım. Ayakkabılarımızı çıkarmayı unutmuştuk. Sol ayağımdaki ayakkabıyı ayağımdan fırlattım. Tam da istediğim yere gitti: kapının yanına. Miko da ayakkabılarla fazla uğraşmadı. Çıkardıktan sonra o da benim yaptığımı yaptı yani ayakkabılarını fırlattı.
Yatak odasına girdiğimizde miko ''Temiz kıyafet ister misin?'' diye sordu. Başımı olur anlamında salladım. Miko bir çekmeceden iki takım kıyafet çıkardı: birisi benim için, diğeri onun için. ''Şey...'' diye mırıldandım boğuk bir sesle. Miko ''İstersen lavaboda üstünü değiştirebilirsin ya da ben de çıkabilirim.'' dedi. ''Ben lavaboya gideyim.'' dedim mikoyu odadan kovmanın zalimlik olacağını düşünerek. ''Tamam.'' dedi ve bir kapıyı açtı. Kapı lavaboya açılıyordu. Ona teşekkür edip lavaboya girdim. Kapıyı arkamdan kapattıktan sonra kısa sürede üstümü değiştirdim. Tekrardan odaya girdiğimde miko yatakları hazırlamıştı bile. Birbirimize iyi uykular dedikten sonra ışıkları kapattık. Yataklarımıza girip uyuduk. Yani en azından miko uyudu. Yorgun olmama rağmen uyuyamıyordum.
Pedro eve geldikten kısa bir süre sonra yatak odasına girdi. Pedro olduğunu düşündüğüm şahıs bir yatağın üstüne kendini bıraktıktan sonra bir daha hareket etmedi. Sanırım uyumuştu. Ama benim hâlâ uykum yoktu. Belki de su içmeliydim. Evet, evet bu iyi bir fikirdi. Ses çıkarmamaya çalışarak mutfağı aramaya başladım. Yatak odasına girdiğimiz salona çıktım tekrar. Sanırım son oda mutfaktı. Son kapının yanına kadar gidip kapıyı yavaşça açtım. Çıkan gıcırtının sesi benim için çok yüksekti. Kendimi mutfağa attıktan sonra bardak aramaya başladım. Gözüme ilk çarpan şey masa oldu ve masanın üstünde bir bardak vardı. Şanslı olduğumu düşünüp bardağı elime aldım ve suyu doldurdum. Belki de suyu içerken mutfağın dışarıya bakan penceresine bakarsam uykum gelirdim. Hava karanlıktı ama ben bunu göremiyordum çünkü pencerenin önündeki iki yeşil göze odaklanmıştım. İki yeşil insan gözüne. Dışarıda, evin önünde birisi vardı ama kim? Yabancı... Bugün karşılaştığım adam... Elimdeki bardak yere düşünce odaya gitmeye karar verdim. Bunların hepsi bir rüyaydı, içimden kendime bunları söyledim. Dışarıda kimse yoktu, hayal görüyordum. Tekrardan yatağa yattığımda bu sefer de korku beni uyutmadı.


